31 Aralık 2007 Pazartesi

Galatasaray: 76 - OYAK Renault: 57

Beko Basketbol Ligi'nde devre arasına bir kala konuk ettiğimiz OYAK Renault'yu 76-57 mağlup ederek ligdeki liderliğimizi devam ettirdik. Sarı kırmızılılar karşılaşmanın ilk 15 dakikalık bölümünde oyununu rakibine kabul ettiremese de ikinci devrede Owens ve Gaines ile sazı eline alınca farkın açılması da kaçınılmaz oldu. Galatasarayımızın ligde üst üste 8.galibiyetine imza atmasında karşılaşma boyunca kaydettiği 24 sayı ile maçın en skorer ismi olan Owens'ın payı büyüktü. Bir başka isim Charles Gaines ise karşılaşmayı 17 sayı 10 ribaund ile noktaladı. Aldığı bu galibiyet ile ligin ilk yarısını lider tamamlamayı garantileyen Galatasarayımız gelecek hafta oynayacağı Efes Pilsen müsabakası öncesinde moral depoladı.

Hagi Altın Çağın Kalbinde

Galatasarayımızın ve dünya futbolunun unutulmaz sol ayağı Gheorghe Hagi son 50 yılın en iyi Rumen futbolcusu seçildi. UEFA'nın 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası vizesi alan 16 ülkenin futbol federasyonlarından ülkelerin son 50 yılına damga vuran futbolcusunu seçmesini istediğini bir önceki postta belirtmiştim. Hagi'nin kariyeri hakkında da bilgi veren haberde Hagi'nin şu sözlerine de yer verilmiş: "Futbol benim hayatım. Yani benim için her şey demek. Futbol beni ben yapandır. Galatasaray Romanya'dan sonra benim ikinci evim."
Toplam 16 futbolcu içine iki tane sokmuşuz bile. Normal ama biz Galatasarayız. Üzülmesin başkaları.

UEFA Tescilli Kral

Biz boşuna Kral demiyoruz ona. Sadece attığı, attırdığı goller için, kırdığı rekorlar için Kral diye çağırmıyoruz onu. Türk futbolunun belli bir yere gelmesi için ortaya koydukları, duruşu, insanlığı, kariyeri... Her şeyi ile bir Kral o. Türk futbolu için Metin Oktay'dan sonra gelmiş en büyük golcü... Bir Galatasaray efsanesi; Hakan Şükür.
Çok yazdılar hakkında. Çok çizdiler, karaladılar onu. Ama atmaya kendisini eleştirenleri yanıltmaya devam etti. Çocuktum o atıyordu, büyüdüm o hâlâ atıyor.
UEFA geçtiğimiz günlerde 2008 Avrupa Şampiyonası'na katılma hakkı elde eden 16 ülkeyi kapsayacak olan UEFA Jübile Ödülleri'ni açıkladı. Türkiye'de son 50 yılın en fazla göze çarpan oyuncusu ise Hakan Şükür seçildi. Haberde Hakan için "Hâlâ Milli Takım ve Galatasaray'ı golleri ile sırtladığı" söylenmiş. Hakan'ın Türk futbolunun 90lı yılların başındaki yükselişinde oynadığı rolün gözardı edilemeyeceğinden bahsedilmiş. Ayrıca kariyeri, rekorları hakkında kısa bilgiler verildikten sonra Hakan'ın açıklamalarına yer verilmiş. Kral şunları söylemiş: "Galatasaray bana teklif getirmeden önce çok tereddüt etmişti. Her ne kadar Milli Takım'a Bursaspor'dayken çağrılmış olsam da orada çok iyi bir performans ortaya koyamıyordum. Fakat en sonunda kulübe katıldım ve bu transferden hem Türk futbolu hem de Galatasaray faydalandı. Hiçbir zaman Avrupa'da büyük bir kulübe transfer olmak zorundaymışım gibi hissetmedim. Çünkü Galatasaray zaten yeteri kadar büyüktü."
Büyüksün Kral, hem de çok.

28 Aralık 2007 Cuma

Emre Güngör Galatasaray TV'ye Konuştu

"Biraz heyecanlıyım. Çok büyük bir camiaya geldim. Burada sorumluluklarımın daha fazla olduğunu biliyorum. Umarım bu büyük camiaya layık olacağım. Elimden geleni yapıp bana güvenenleri mahçup etmek istemiyorum.
Kendime çok güveniyorum. Genç yaşıma rağmen kendimi çok tecrübeli hissediyorum. Rigobert Song’un Afrika Kupası’na gidecek olmasından dolayı kendimi kanıtlama adına iyi bir fırsatım var ve inşallah bu fırsatı değerlendiririm.
Galatasaray’a gelmeden önce elbette birileriyle konuştum ama Galatasaray’ı kimseye sormaya gerek yok. Çünkü Türkiye’nin ve Dünyanın sayılı kulüplerinden birtanesi. Geldiğim için çok mutluyum ve buraya layık olmaya çalışacağım. Galatasaray, hedefleri çok büyük bir kulüp ve ben de bu hedeflere imzamı atmak istiyorum.
Galatasaray çok iyi bir takım, dolayısıyla iyi futbolcuları var ve forma şansı bulmak çok zor olacak. Çok çalışarak formayı kazanmak istiyorum.
Bireysel olarak Galatasaray’da başarılı olup iyi işler yapmak istiyorum. Bir başka hedefim de milli takım ve onu da Galatasaray forması altında gerçekleştirmek istiyorum.
Galatasaray ilk yarıda iyi koşan ve iyi mücadele eden bir takımdı. Sakatlıklar üst üste geldi ve sanırım şansızlıklar oldu ama yinede Galatasaray ilk yarı başarılıydı. İnşallah ikinci yarıda da başarılı olup şampiyon oluruz.
Galatasaray taraftarı çok büyük bir taraftar. Onların önüne çıkacağımı düşündüğümde çok heyecanlanıyorum. Umarım onlara güzel maçlar izlettiririz ve başarılara beraber imza atarız.
Ali Sami Yen’de çok maç oynadım. Ali Sami Yen’de taraftarın etkisi çok fazla oluyor. İnşallah onları da arkamıza alıp büyük başarılara birlikte koşacağız."

26 Aralık 2007 Çarşamba

Mutlu Akü Selçuk Üniversitesi: 68 - Galatasaray: 87

Geçtiğimiz hafta Türk Telekom'u devirerek Beko Basketbol Ligi'nde liderlik koltuğuna oturan Galatasarayımız 13.hafta mücadelesinde konuk olduğu Mutlu Akü Selçuk Üniversitesi'ni 87-68 mağlup etti ve Türk Telekom'un Antalya Kepez Belediyesi'ne yenildiği haftada ikinciyle arasındaki puan farkını 1'e yükselterek liderlikteki yerini korudu.
Deplasmanda oynamasına karşın rakibi karşısında son derece etkili bir oyun ortaya koymayı başaran takımımız ilk yarıyı özellikle Dee Brown'ın dış atışlardan bulduğu sayılarla 54-34 önde kapatmayı başardı. Galatasarayımız etkili oyununu ikinci yarıda da Gaines, Hite ve Brown üçlüsü ile sürdürerek karşılaşmadan 19 sayılık farkla, 87-68 galip ayrılarak üst üste yedinci galibiyetini aldı.
Karşılaşmanın en skorer ismi kaydettiği 24 sayı ile Dee Brown oldu. Dee Brown aynı zamanda takımın yaptığı toplam 17 asistin 7'sine de imzasını attı.

Emre Güngör Galatasaray'da

Galatasarayımız devre arası transfer döneminin ilk transferini Ankaragücü'nün 23 yaşındaki stoperi Emre Güngör'ü 1 Milyon Dolar bonservis bedeli karşılığında renklerine bağlayarak gerçekleştirdi.

25 Aralık 2007 Salı

Anket Sonucu

Yaklaşık 2 haftadır blogun sağ tarafında dönmekte olan ve katılımcılardan Fenerbahçe yenilgisi sonrası takımın durumu hakkında oy kullanmalarını bekleyen güzide anketimiz bundan birkaç gün evvel nihayete erdi. Yandaki resimde de göreceğiniz üzere ankette sorulan soru kelimesi kelimesine şu şekildeydi: "Fenerbahçe yenilgisi takımı etkiler mi?". Ankete verdikleri oylarla katılan 46 ziyaretçiden 15'i sağladıkları %32'lik oranla anketin en çok oy alan şıkkını belirledi. Buna göre oyların %32'lik kesimini oluşturan bu 15 kişinin oyları "Kupayı bile alırız" şıkkına gitmiş. Aferin onlara, benim oyum da o şıkkaydı zaten. Ehem, şey, neyse...
En yüksek oy alan ikinci şık ise "2006'yı hatırlatmak isterim" olmuş. Tercihini bu şıktan yana kullananların oranı %28, katılımcı sayısı ise 13.
Oyların %26'sına sahip olan "Alıştık artık, bir şey olmaz" şıkkına oy verenlerin sayısı ise 12. Kalan 6 kişinin oluşturduğu %13'lük kesim ise oylarını "Artık toparlanamayız" şıkkı için kullanmayı tercih etmişler. Öyle olsun...
Tüm katılımcılara teşekkürler.

Gençlerbirliği OFTAŞ: 0 - Galatasaray: 0

Hava muhalefetim sebebi ile izleyemedim maçı. İyi ki de izlememişim. Yenilmişiz, hem de bunu pozisyona dahi giremeden başarmışız. Bir de ligin ilk yarısını üçüncü sırada tamamlamışız. Hakkımızda hayırlısı bundan sonra...

DÜZENLEME: Yenilmek mi? Onu da nereden çıkarmışım?

23 Aralık 2007 Pazar

Galatasaray: 72 - Türk Telekom: 70

Beko Basketbol Ligi'nin 12.haftasında sahamızda konuk ettiğimiz Türk Telekom'u 72-70 mağlup ederek liderlik koltuğunun yeni sahibi olduk. Önce Beşiktaş, son Fenerbahçe, şimdi de Türk Telekom... Artık kanıtlamış olmamız lâzım kendimizi birilerine.
İlk yarısı büyük bir çekişmeye sahne olan maçta savunmada yapılan hatalar sonucu soyunma odasına 37-43 geride girdik. Ancak geldiği noktaya yaptığı müdafa sayesinde gelen Galatasarayımız ikinci yarı ile birlikte toparlandı ve maçın sonuna dek rakibine sadece 27 sayı için izin verdi. Bu yarı ile birlikte sazı ellerine alan Hüseyin, Cüneyt ve Brown üçlüsü skoru Galatasaray lehine çevirmeyi başardı. 36.dakikada skoru 67-60'a getiren Galatasarayımız bu dakikadan sonra savunmada ve hücumda art arda hatalar yapınca Türk Telekom 8-0'lık bir seri yakalayarak yeniden öne geçti. Son saniyeleri taktik fauller ile geçen karşılaşmada Ankara ekibi son hücumundan eli boş dönünce Galatasarayımız sahadan 2 sayı farkla galip ayrılarak 12.haftanın sonunda ligin yeni lideri oldu. Çok güzel oluyoruz çok!

Rakibimiz Bayer Leverkusen

UEFA Kupası'nde 3.tur ve 4.tur kuraları cuma günü İsviçre'nin Nyon kentinde çekildi. Galatasarayımız grubunu üçüncü sırada tamamladığı için grubunu lider olarak tamamlayan bir ekip ile eşleşecekti. Kura sonucu rakibimiz Almanya'nın kuvvetli ekibi Bayer 04 Leverkusen oldu.
Rakibimiz 1987-1988 sezonunda UEFA Kupası'nı müzesine götürmeyi başarmış, 2001-2002 sezonunda da Şampiyonlar Ligi'nde final oynamış, ancak Real Madrid'e 2-1'lik skorla boyun eğmişti. Bayer Leverkusen bu sezon UEFA Kupası'nda ilk turda eşleştiği Leiria'yı 3-1 ve 3-2'lik sonuçlarla elemiş ve gruplarda Spartak Moskova, FC Zurich, Sparta Prag ve Toulouse ile mücadele etmeye hak kazanmıştı. Grubunda yaptığı dört maçın sonunda topladığı 9 puan ile liderlik koltuğuna oturmuştu. Grupta aldığı tek yenilgiyi Rus temsilcisi Spartak Moskova'dan 5 gol yiyerek almış, grubun son maçında da FC Zurich'i deplasmanda 5-1 mağlup etmeyi başarmıştı.
Rakibimiz bu sezon Bundesliga'da da oldukça başarılı bir grafik çizmekte. Ligin ilk yarısı boyunca oynadığı 17 maçta topladığı 30 puanla dördüncü sırada yer almaktalar. Kadrolarında emektar kaptan Carsten Ramelow, Bernd Schneider, Tranquillo Barnetta, geçen yılın gol kralı Theofanis Gekas, Stefan Kiessling, Sergej Barbarez ve Manuel Friedrich gibi isimleri bulunduran Alman ekibi ile ilk maçımızı 14 Şubat 2008 tarihinde Ali Sami Yen'de, rövanş maçını ise 21 Şubat'da Bay Arena'da oynayacağız.
Galatasarayımız turu geçtiği takdirde kupanın 4.turunda FC Zurich - Hamburg eşleşmesinde tur atlayan ekip ile mücadele edecek.

Panionios: 2 - Bordeaux: 3

Galatasarayımız UEFA Kupası'nda adını 3.tura yazdırdı. Durun bi' dakika ya, bu cümlede bir yanlışlık var. Doğrusu; "Bordeaux, Galatasaray'ın adını UEFA Kupası'nda 3.tura yazdırdı" olmalıydı. Evet, böylesi daha doğru olur.
Öncelikle bu maç yazısı neden bu kadar geç oldu, onun açıklamasını yapmak gerek. Efendim, sinirli olduğumdan ötürü değil, aştım ben o işi geride bıraktığımız 3 günde. Biz de insanız değil mi, bayram girdi araya böyle oldu.
Bilindiği üzere Galatasarayımız perşembe gecesi UEFA Kupası'nda kaderini tayin edecek Austria Wien maçına çıkacaktı. Mutlaka kazanamamız gerekiyordu ama bu bile yetmeyecekti bize. Bordeaux'nun da Panionios deplasmanından puan alması gerekiyordu. Yalnız maçtan bir gün evvel Fransız temsilcisinin Yunanistan'a 15 kişilik genç bir kadro ile gitmesi içimize kurt düşürmedi değil. Fransızların yaptığı hangi etik kurala uyuyordu tartışılır.
Her iki maç aynı anda başladı. Panionios kazandığı takdirde bir üst tura çıkacağının bilinciyle ilk 20 dakika içinde bulduğu iki golle 2-0 öne geçti. Her şey o anda bitmişti sanki. Bu arada Ali Sami Yen'de oynanan bizim maçta ise 5000 seyirci "Goooll" diye haykıramamıştı henüz! Morali bozulan Galatasaraylı futbolcular artık kazanmalarının bile bir işe yaramayacağını anlamış gibiydiler. İnsan kendi işini kendi görmeli tabii. Sonra Bordeaux Yunanistan'da 36.dakikada kaleye çektiği ilk şutta golü buldu ve soyunma odasına 2-1 geride gitti. Ali Sami Yen'deki 15 dakikalık bekleyişe de yine golsüz girildi. Taraftarın siniri bozuluyordu.
Derken ikinci yarılar başladı. Kendi takımının bir halt edemeyeceğini anlayan taraftar artık Yunanistan'daki maçla ilgilenmeye başladı. Bordeaux tüm dedikoduları söndürürcesine bir gol daha attı Panionios'a ve skora dengeyi getirdi. İşte o anda Ali Sami Yen tribünleri ilk defa "Gooll" sesi ile inledi. Kendi takımının golü için değildi bu haykırış. Maçların son 10 dakikasına girildiğinde Bordeaux inanılmazı yaptı ve adeta "Siz ne kadar istemeseniz de Avrupa Galatasaraysız olmaz, bizden size armağan olsun bu gol" dercesine üçüncüyü gönderdi Yunan takımının ağlarına. Sevinsek mi üzülsek mi bilemiyorduk ama o anki skorlar takımımızın UEFA Kupası'nda 3.tura yükselmesine yetiyordu. Yazının başında mutlaka kazanmamız lâzım demiştim galiba, demek ki değilmiş. Maçlar bu skorlarla bitti ve Panionios ile aynı puana sahip olmamıza rağmen averajımız daha iyi olduğu için grup üçüncüsü olarak bir üst tura çıktık.
Maçtan sonra kimi Galatasaraylı bayrama erken bir adım atarken, kimileri garip düşünceler denizinde yüzüyordu. Ve futbolcular tabii ki... Bu yazının başlığı "Galatasaray: 1 - Austria Wien: 0" bile olamadıysa bunun sorumlusu sizlersiniz. Elalemin şeyi ile gerdeğe de soktunuz ya bizi, helal olsun ne diyeyim! O değil de maçtan sonraki halinizi merak ettim şimdi. Acaba sevinip turu kutladınız mı? Çünkü sevinmek değil başlarınızı ellerinizin arasına alıp düşünmek hakkınızdı.

19 Aralık 2007 Çarşamba

Kral Hapse, Tacı Sahte Krala

Galatasaray stadyumunun temeli atıldı diye sevinçten taraftara sırtında Metin Oktay yazan 20 bin forması dağıtılmış. Çok sevindirici, keşke bir tane de benim olsaydı. Bir televizyon kanalında Can Bartu da bu sevince ortak oldu, bu jesti akıl edenleri kutladı. Metin Oktay'ı anarken gözleri doldu, sesi titredi. Bartu ki mağrurdur, kendinden başkasını beğenmez ama Metin Oktay hariç.
Geçenlerde onu böyle "hariç" kılan, onu böyle efsanelere karan bir göstergeye daha rastladım. Meğer Metin Oktay "sekiz gün eksik askerlik yaptığı" gerekçesiyle 45 gün hapsedilmiş. Efsane topçu İzmir'de İkici Lig Gol Kralı olduğu 1955'te beş yıllığına bir Chevrolet otomobil karşılığında Galatasaray'a transfer olmuştu. 1959'da ise Fenerbahçe ağlarını "yırtan" golünü atmıştı.
Askerdeyken özel izinlerle maçlara çıkıyordu. Ancak maçta olduğu gün askerliğine sayılmıyordu. Yani maç için izin aldığı gün askerliğine ilave ediliyordu. Böyle sekiz izin kullandı, sonra da terhis olup askerliğini tamamladı. 1960'da Metin Oktay bu sekiz gün için aranmaya başlandı. Bunu ilk haber alan gazeteci Halit Çapın olmuştu. 14 Eylül 1960'da Milliyet gazetesi birinci sayfadan haberi şöyle duyurdu: "Polis ve savcının aradığı 40 bin kişi tarafından alkışlanıyor, golleri atıyor ama bir türlü yakalanamıyor. Oysa asker kaçağı Metin Oktay, bugün sahaya çıkıyor." Bu haber üzerine Metin Oktay ertesi gün maça çıkamadı, tutuklanıp cezaevine kondu.
Toptaşı ve Paşakapı cezaevlerinde 45 gün yatan Metin Oktay, daha sonra sekiz günlük askerlik borcunu ödemek üzere İzmir'deki birliğine teslim edildi.
Onun Toptaşı günlerini Memet Fuat "Tribünden Palavra Anılar" adlı kitabında şöyle anlatır: "Bir haber dolaştı: Metin Oktay Toptaşı Cezaevi'ndeymiş. Hep birlikte onu ziyarete gidecekmişiz. Araba vapuru iskeleye yanaşınca, bağrış çağrış çıkıp çarşının içinde Ahmediye'ye doğru başladık yürümeye başladık, bayağı bir gösteri yürüyüşü. Bu kez pencerelerden sarkıyor insanlar. Onların ilgilendiğini görünce, büsbütün şımarıp inletiyoruz ortalığı: Metin! Metin! Toptaşı'na ulaştığımızda sokaklara zor sığıyoruz. Bu nasıl bir sevgi!"
Metin Oktay'ın ne zaman adı geçse Bartu gibi benim de gönlümün bam teli sızlar. Bu nedensiz değil. Ona ömrünün son günlerinde çok ayıplar edildi. Ama o nasıl sekiz günlük askerlik borcunu gıkını çıkarmadan 45 gün ceza yatarak ödemişse, bu saldırılar karşısında da vakur ve tenezzülsüz tavrını sürdürmeyi bilmişti.
Onun asaletine iki örnek daha vereyim: 1968-69 sezonunda 17 golle krallık tacına Göztepeli Fevzi Zemzem de ortaktı. Ancak Fevzi, centilmenliğin hasını göstererek, tacı Metin Oktay'a bırakmıştı. Kral bu tacı, bir sezonda 38 gol atarak çoktan hak etmişti. Yıllar sonra Tanju Çolak bu rekoru, Yusuf'un altı pas içinde, kendi atacakken ikram ettiği, düpedüz 'şike' bir golle kırdı.
Maalesef bu konuda basından mânâlı tek tepki, "Metin olsaydı o golü atmazdı" diyen Rauf Tamer'den gelmişti. O sıralar TRT'de çalışan Ali Kırca ise, hemen bir taç devir-teslim töreni düzenleyerek, Kralı tacıyla birlikte Ankara'da canlı yayına davet etmişti. Kral, güya yeni krala tacını devredecekti. Metin Oktay, bu rolü içine sindiremedi ama kibarlık icabı geri de çeviremedi. Kendi gitmeyip tacı kargoyla Ankara'ya yolladı. Ali Kırca'nın bu reyting işgüzarlığı yüzünden Kralın tacı sahte kralın elinde kaldı.
Metin Oktay'a yapılan bir başka ayıpsa, Galatasaray'ın Florya tesislerine dikilen güya heykelidir: Kral elinde bir topla öyle hazır-ol'da, ruhsuz bir ifadeyle kazık gibi dikiliyor. Ayrıca küçücük. Oysa öyle mi olmalıydı! Taraftarın gönlünde, onun havada süzülerek çaktığı meşhur volesinin heykeli var. Fondaysa "yırtılmış fileler"...


Ümit BAYAZOĞLU
KAYNAK: http://www.ntvspor.net/pages/18147.ASP

Galatasaray: 101 - Hanzevast Capitals: 67

Galatasarayımız ULEB Cup'taki 7'nci maçında daha önce deplasmanda 93-60 mağlup ettiği Hollanda temsilcisi Hanzevast Capitals'i Ayhan Şahenk Spor Salonu'nda 101-67 gibi ezici bir skorla mağlup edip puanını 10'a çıkardı. Yedinci maçlar öncesinde grupta lider durumda bulunan Akasyavu Girona da mağlup olunca takımımızın grup liderliği iddiası da güçlendi. Maçın en skorer ismi 24 sayı kaydeden Robert Hite oldu.

18 Aralık 2007 Salı

Federasyon Kupası Galatasaray'ın

Sutopunda 2007/2008 sezonu Federasyon Kupası'nı son maçında İYİK'i 17-3'lük skorla mağlup eden Galatasaray kazandı. Sevin Galatasaraylı, eğlen, göbek at, kap bayrağını sokaklara çık. Hakkındır senin bu!

Galatasaray: 2 - Sivasspor: 0

Garip bir adamım ben. Garip olduğum kadar da bahtsızım. Uzun zamandır peşimi bırakmıyor lanet olasıca kutup ayısı. Sivasspor maçının İstanbul'dan Antalya'ya denk geldiğine mi üzüleyim, havalimanında 2 aylık bir aranın ardından gördüğüm annem ve babama ettiğim ilk kelamın "Maça kadar eve yetişir miyiz?" olduğuna mı ne diyeceğimi bilemeyeyim, inanın bilmiyorum, gerçekten!
Ali Sami Yen'de cuma gecesi lig lideri Sivasspor'u ağırladık. Ligde son iki maçtır kazanamış olduğumuzu da göz önünde bulundurursak takım için son derece kritik olduğu da aşikârdı. "Ya kazanacağız ya da kazanacağız" maçıydı bizim için.
Maçtan günler önce kulüp sürpriz yapmış ve maç biletlerini yarı yarıya indirdiğini açıklamıştı. Ayrıca bilet alan taraftarlar paralarının yarısını ceplerinde tutarken bir de Metin Oktay forması alacaklardı stadyum girişinde beleşten (güzel kafiye oldu, ıhm). Bunun da etkisi olacak ki uzun bir aranın ardından ilk kez Ali Sami Yen tribünleri iğne atılsa yere değmeyecek cinstendi. Yeni Açık Alt bile doluydu, gerisini siz düşünün.
Her hafta sürpriz kadro ile sahaya çıkmayı adeta gelenek haline getirmiş olan Kalli bu hafta sahaya şu ilk 11'i sürdü: kalede Orkun; savunmada Uğur, Bouzid, Servet, Hakan; orta alanda Barış, Sabri, Mehmet ve artiz Arda; ileride ise Hakan ve Nonda.
Maçın zor geçeceği belliydi ancak sağolsunlar Sivassporlu futbolcular bizim için biraz daha kolaylaştırdılar. Henüz 6'ncı dakikada Sedat ve 13'üncü dakikada da Balili sakatlıkları yüzünden oyundan alındılar. Bilhassa Balili oynadığı kısa zaman diliminde bize maçın sonunu getirtmemeye kararlı bir oyun ortaya koyuyordu, iyi sakatlandığı :) Bu dakikadan sonra ipleri ele geçiren Galatasaray yüklenmeye başladı. Rakibi sahasına hapsediyorduk ama pozisyon bulamıyorduk. Nasıl mı oluyor bu? Vallahi çok güzel oluyor! Feldkamp takıma "Durmadan kanatlardan oynayacaksınız, her topu ceza sahasına şişireceksiniz" deyince soyunma odasında oluyor vallahi. Tüm bunlara bir de bulduğumuz ender pozisyonlardaki bitiricilik eksikliği de eklenince buyurduk cenaze namazına.
Bitti ilk yarı!
İkinci yarı başladı. Mıknatıslı futbolcular oyuna hazır! Hmm, aklıma Pro Action Football geldi nedense. Oyuncuların kafasına kafasına vuruyordunuz onlar da şut çekip, gol atıyordu. Bizim futbolcuların kafasına vurulmuş olacak soyunma odasında ki ikinci yarı biraz daha takım gibi oynamaya başladılar. Kanatlardan bahsetmeyeceğim. Biraz Arda'dan bahsedeceğim, biraz da Servet'ten. Bu maçta adamı hasta eden futbolcuların başında Arda gelirken, adamı mutlu eden iki oyuncudan biri de Servet'ti. Arda Turan beyefendi 70 dakika boyunca kullandığı yaklaşık 10 korner vuruşunu yarısını ceza sahasına bile gönderemeyecek şekilde heba etti. Bu kornerlerde biz deli olduk tabii. Kendisi sırıtmakla meşguldü, görmemiş olabilir. Ama Servet gördü, yaşadı. Her kornerde 90 metre koştu rakip ceza sahasına. Sonra Arda orta açamadı. Servet bir 90 metreyi daha geri koştu, bir boka yaramadı koşuları. En sonunda da patladı Arda'ya. O da kendisini savununca gerildi ortalık. Feldkamp oyundan aldı Türk Messi'yi, Arda buna da içerledi ve doğruca soyunma odasına gitti. Çeksin biri şunun kulağını canım!
83'üncü dakikada maçın başından beri insanı inleten adam Uğur çıktı sahneye. Sağ kanattan sıfıra indi, çalımı bastı, ceza sahasına bakıp da ortaladı, Nonda'ya sadece kafa ile dokunmak kaldı: 1-0. Golden bir dakika sonra yine Uğur çıktı sahneye. Ceza sahasında kaleye sırtını dönen ve yine rövaşataya hazırlanan Ümit'i gördü. Ümit ıskaladı, savunma sektirdi, ceza yayında Barış sert vurdu, Şampiyonlar Ligi finalinde kupayı getiren golü atmışcasına sevindi: 2-0.
Maç bitti. İlk yarının bitmesine 1 hafta kala lideriz yine. Allah çarşamba gecesi ağlatmasın. Amin!

15 Aralık 2007 Cumartesi

TTNet Beykoz: 70 - Galatasaray: 86

Potanın Aslanları dur durak bilmiyor efendim. Geçtiğimiz hafta Fenerbahçe'yi mağlup eden Galatasaray'ımız bu hafta da deplasmanda karşılaştığı rakibi TTNet Beykoz'u 16 sayı farkla, 86-70 mağlup ederek ligdeki üst üste 5.galibiyetini alarak maç fazlasıyla liderlik koltuğuna oturdu. Maça tutuk başlayan takımımıza Gaines, Hüseyin ve Owens'ın bulduğu sayılar ilk periyodu önde tamamlayabilmek için yetmedi ve ev sahibi takım çeyreği 22-15 üstün tamamladı. İkinci periyotta da etkili bir oyun ortaya koyan Beykoz, Galatasaray'ımızın dirençli oyunu karşısında farkı açamasa da devre arasına 45-41 önde girdi. Galatasarayımız karşılaşmanın üçüncü çeyreğinde sazı eline aldı ve maçın başından beri ilk defa 25.dakikada öne geçmeyi başardı: 50-49. Karşılaşmanın son çeyreğine girilirken sarı-kırmızılı takımımızın 65-59'luk üstünlüğü göze çarpıyordu. Son periyotta ise son derece rahat bir Galatasaray izledi sporseverler. Takım bu çeyrekte muhteşem bir isabet yüzdesiyle oynayınca fark da giderek açılmaya başladı. Gaines, Hite ve Owens sahne aldı, fark 16 sayıya dek çıktı, zaman sıfıra doğru hızla aktı ve bitti: 70-86.
Maç takımımızın rahat aldığı galibiyetle biterken maça damgasını vuran isimse Robert Hite oldu. Hite kaydettiği 24 sayı ile maçın en skorer ismi olurken bu 24 sayının 21'ini attığı 3 sayılık atışlarla buldu.
Hafta içinde takımın ULEB Cup'tan yorgun olacağını bile bile cumartesi günü oynanacak olan maçı cuma gününe alan federasyona sevgilerimizle...

14 Aralık 2007 Cuma

Bir Rüyaydı Sevdamız

Yanlış olmasın ama sanırım sene 1997 idi. O zamanlar her konuda efsane olan başkan Faruk Süren vardı başımızda. Belki de görev süresi boyunca ortaya attığı en mantıklı, en adamakıllı iş Yeni Ali Sami Yen Stadyumu Projesi'ydi. Türkiye'de birşeylerin değişmesi lâzımdı ve buna da Galatasaray öncü olmalıydı. Yeni, modern futbola elverişli bir stadyum inşa edilmeliydi. Galatasaray ülkenin en iyi ve en modern stadyumuna sahip olacaktı. Hazırlıklar tamamlanmıştı. Öyle ki yazılı ve görsel reklamlardan tutun da lansman gecelerine kadar ilerletilmişti. Ne olduysa ondan sonra oldu zaten. Yeni Ali Sami Yen Stadyumu maket olmaktan öteye gidemedi yıllar boyu. Süren 2001 yılında kulüp başkanlığı görevini tamamladıktan sonra kulübün başına Mehmet Cansun geçtiğinde Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu'nu yenileme çalışmalarını bitirmek üzereydi. Her ne kadar Mehmet Cansun da kendisinden önceki başkan gibi iddialı demeçler verse de boş bir araziye kürek dahi çakamadı. Sarı kırmızı renklere gönül verenler her seferinde karton parçaları görmekten usanmıştı. Haliyle taraftarın en büyük isteği giderek rüya olmaya başlamıştı. Cansun'un kısa dönemlik başkanlığı sona erdiğinde olanlar da malum. Özhan Canaydın kulübün başına bir geldi pir geldi. Üst üste yapılan hatalar, taraftarın kendisine sırt çevirmesi... Üstelik Fenerbahçe'den sonra Beşiktaş da İnönü Stadyumu'nu yenilemişti. İlk olmak isteyen Galatasaray'da hâlâ "tık" yoktu.
Aradaki boşlukları atlıyorum. Devletle Seyrantepe konusunda anlaşma sağladı kulüp. Ali Sami Yen Stadyumu üzerindeki hakkından kulüp vazgeçinde, devlet Seyrantepe'ye yapılacak yeni stadın 49 yıllık kullanım hakkını Galatasaray'a verdi. 10 yıl sonra işler yolunda gidiyordu ancak taraftar ilk kazmayı görmeden inanmak istemiyordu. Dün gördük ilk kazmayı. Artık adı Aslantepe olan Seyrantepe'ye büyük bir törenle atıldı yeni stadımızın temeli. Azami 2 sene içinde tamamlanacak olan stadyumla birlikte Galatasaraylılar belki Türkiye'nin ilk modern stadına sahip olamayacak ama en modern stadyumuna sahip olacağı kesin. Keyfini sür Galatasaraylı. Çık dışarıya koş, eğlen, zıpla. İçkiyi fazla kaçırma. Ya da kaçır anasını satayım, hak ettiniz siz bunu!

13 Aralık 2007 Perşembe

Sivasspor Maçı Biletleri

Yönetimden yapılan açıklamada yarın Ali Sami Yen Stadyumu'nda konuk edeceğimiz lig lideri Sivasspor maçı için bilet fiyatlarında %50'lik bir indirime gidildiği belirtildi. Üstelik forma promosyonu da cabası olacakmış. Yani Kapalı Üst'e gitmek istiyorsunuz diyelim. Bilete 80 YTL yerine, 40 YTL vereceksiniz. Bununla da yetinmeyeceksiniz... Bir de Metin Oktay forması sizin olacak.
Yönetim her ne kadar bu kampanyayı bugün temeli atılacak olan Aslantepe Projesi'nin şerefine yaptığını duyursa da deli gönlüm bu kampanyanın üst üste alınan başarısız sonuçlar yüzünden bu önemli maçta tribünlerin dolması için hazırlandığını söylüyor. Öyle ya Sivasspor'u da yenemezsek artık biraz zor toparlanacağız. Ulan ne güzeldi her şey sene başında!

10 Aralık 2007 Pazartesi

Kendi Göbeğini Kendin Kesmek

Biraz geç oluyor bu yazı. Geçen hafta cuma günü yazmalıydım ama unutmuşum, insanlık hali. UEFA Kupası'nda grubumuzdaki hâlimiz malum. Panionios karşısında aldığımız 3 puan bizi bir nebze olsun rahatlatmıştı ki geçen hafta bay geçtiğimiz 4.maçlar sonunda Avusturya'dan gelen haber hepimizi son derece üzdü. Austria Wien karşısında yapacağı maça kadar 2 maç yapmış olan Yunanistan temsilcisi Panionis bu 2 maçta sadece 1 puan toplamıştı. Kalan 2 maçından 6 puan alması halinde puanını 7'ye çıkartacak ve bizim Austria Wien'i yenmemiz bile işe yaramayacaktı. Yaramayacak da. Çünkü artık kendi göbek bağımızı kendimiz kesemeyeceğiz. Panionios, Austria Wien deplasmanında 90+1'de attığı golle güldü ve puanını 4'e çıkararak 3.sıraya yerleşti. Önümüzdeki hafta oynanacak olan grupların son maçlarında Panionios grupta liderliği garantilemiş olan Fransız temsilcisi Bordeaux'u ağırlayacak. Yunan takımı o maçtan da 3 puanla ayrıldığı takdirde bizim Ali Sami Yen'de grubun iddiasız takımı Austria Wien'i yenmemiz bile işe yaramayacak. Allah korusun bu tablo gerçekleşirse ve kimisinin 4 puanla bir üst tura çıktığı grup maçlarında 6 puan toplamış olmamıza karşın 3.tura çıkamazsak kusura bakmayın ama ben koyarım böyle adalete.

Galatasaray: 88 - Fenerbahçe: 77

Ne varsa basketbolcularımızda var. Sarı kırmızı renklerin, Galatasaray formasının hakkını sonuna kadar veren bir şubemiz varsa o da basketbol şubemiz. Tekerlekli sandalye basketbol takımımız ve su topu takımımızın da hakkını yemek istemem ama böyle bir cümle ile başlamanın vurucu olduğunu düşündüm. Basketbol takımımız hakkında sene başında nelerin yazılıp çizildiğine bundan önceki yazılarımda az buçuk değinmiştim. Özetlemek gerekirse biz şampiyonluk kelimesini ağzımıza almakla büyük yanlış yapıyormuşuz. Şampiyonluğun aday adayı dahi değilmişiz. Nereye kadar gidebilirmişiz ki? Ligin başında çizdiğimiz üstün performans kolay takımlarla karşılaşmış olmamızın neticesiymiş. Fikstür zorlaştığında görmeliymişiz Galatasaray'ı. Haftalar ilerliyor ama nedense fikstür bir türlü zorlaşamıyor. ULEB Cup'ta da zorlaşamadı, ligde de zorlaşamadı nedense. Bundan 3 hafta evvel Galatasaray'ın akıbetinin sırasıyla oynayacağımız Beşiktaş, Kepez Belediyesi ve Fenerbahçe maçları sonunda belli olacağını yazmıştı bazı spor yazarları. Galatasaray önce Beşiktaş'ı, ardından da Kepez Belediyesi'ni deplasmanda yıktı. Hafta sonları ligdeki rakipleriyle ilgilenen Galatasaray hafta içleri de Avrupa'daki rakiplerini yenmekle meşguldü ki buna değinmeyeyim bile. Neyse gazetecilerin ve rakip takım taraftarlarının çizdiği 3 maçlık zincirin son halkasında Fenerbahçe'yi ağırlayacaktık. Kimine göre şansımız sıfırdı... Biz "kimi" olmayanların ise inancı tamdı.
Pazar günü Ayhan Şahenk'te muhteşem bir atmosfer vardı. Ne maçtan önce Solomon'un giydiği formaya yakışan çirkef tavırları, ne Rasim Başak'ın Galatasaray taraftarına çektiği "siktir"i ne de Mirsad'ın şaklabanlıkları etkilemişti bizi. Biz sadece ve sadece galibiyete inanmış ekibimize galibiyeti almasında yardımcı olmak için oradaydık. Kimilerinin bizi sinirlendirip taşkınlık çıkarmamız ve dolayısıyla tribünlerin boşaltılması için yaptığı hareketlere sadece küfür ederek karşılık verdik. Önce Solomon'a küfrettik, sonra da Rasim'e. Bunları yaparken Mirsad Türkcan ve tabii ki Ömer Onan'ı da boş geçmedik. Ancak hiçbiri maç başladıktan sonra 40 dakika boyunca basketbolcularımızın sahada ettiği küfür kadar etkili olmadı.
Hakemin topu havaya atmasıyla maçın durması bir oldu. Atılan konfetiler toplanmalıydı öncelikle. Maç tekrar başladı. Muhteşem tezahüratlarla inledi 3500 kişilik Ayhan Şahenk. Maçın ilk 5 dakikalık süresi itibariyle skorda 12-5'lik üstünlük kurduk. Periyot sona erdiğinde skorda 22-18'lik üstünlüğümüz göze çarpıyordu. Tezahüratlar devam ederken Fenerbahçeli sporcular kadar yabancı oyuncularımızda atmosferden etkileniyordu. Yalnız bir tarafın bacakları titrerken, diğer taraf kamçılanıyordu.
İkinci periyotta da Aslanlarımız oyunda kontrolü elinde bulundurdu. Her ne kadar çeyreğin başlarında Fenerbahçe skora dengeyi getirse de yeniden toparlanan takımımız Hite, Cüneyt, Hüseyin ve Erdem'in 3 sayılık basketleri ile farkı 9 sayıya çıkardı. Kalan dakikalarda savunmada yapılan hatalar sonucu Fenerbahçe devre arasına farkı 4 sayıya indirerek girdi.
Üç periyot ise daha hızlı başladı. Her iki takımda hücumda sayı buldu. Galatasarayımız Hüseyin ve Owens ile sayılar buldu. Hüseyin attığı her sayıdan sonra taraftara koştu, formasını öptü. Onun adını haykırdık biz de. Periyodun son dakikasına girilirken takımımız farkı 15 sayıya çıkararak skoru 62-47'ye getirdi. Kalan dakikada Damir Mrsiç'in kaydettiği iki 3 sayılık atışa mani olamayınca karşılaşmanın son çeyreğine 64-53'lük üstünlükle girdik.
Fenerbahçe'yi bilirsiniz. Galibiyet alamayacaklarını anladıkları an yapmayacakları çirkeflik yoktur. Eğri oturup doğru da konuşmak lâzım son yıllarda Fenerbahçe'ye karşı şansımız yaver gitmiyor. Kendilerine karşı kaybettiğimiz maçlardan sonra sahanın ortasına hindi getirip, Galatasaray tribünlerine spotları doğrultmalarından tutun da sporcularımızın üzerlerine yağdırılan yumurtalara kadar görmüşüzdür. Dahası da vardır. Merak eden olursa açıklamaya hazırım. Hep efendi bildiğimiz adamlar bile sarı lacivertli formayı giydiği an bir anda farklı olur. Fenerbahçe hamuruna bürünür. Aralarına yeni katılanlara artık nasıl bir Galatasaray nefreti aşılıyorlarsa her maçta yapmadık şey bırakmazlar. Pazar günü oynanan basketbol karşılaşmasının son periyodunda Solomon isimli Fenerbahçeli basketbolcu oyuncumuz Dee Brown'ın sıkı savunmasınu alt edemeyince işi çirkefliğe vurmaya başladı tahmin edebileceğiniz üzere. Attığı bir sayı sonrasında Dee Brown'ın kulağına bir şeyler fısıldadı, sonra döndü taraftara hareket çekti. Neyse ki basketbolcularımız işi bize bırakmadı ve cevabını sahada verdiler. Arka arkaya atılan NBAvari smaçlar ile biz delicesine coşarken Solomon efendi ve takım arkadaşları kahrolmakla meşguldüler. Müsabakanın 34.dakikasına gelindiğinde skor tabelasında takımımızın 68-58'lik üstünlüğü göze çarpıyordu. 36.dakika ise Galatasaray yakaladığı 10-3 seri ile farkı bir anda 17 sayıya kadar çıkardı; 78-61. Bu dakikadan sonra mağlubiyeti kabullenmiş rakibi karşısında oyundaki üstünlüğünü sürdüren Galatasarayımız sahadan 88-77'lik üstünlükle ayrılarak hem puan tablosunda rakibini arkasına aldı hem de "Bu takım şampiyon olamaz" diyenlere "Bir daha düşünün" mesajı gönderdi.
Bu sene baskette tarih yazmadan ve kupaları şirketlere bırakmadan önce 10.hafta sonunda oluşan puan tablosuna bir bakalım.

9 Aralık 2007 Pazar

PAF Ligi: Fenerbahçe: 0 - Galatasaray: 1

Bu yazıyı neden mi yazıyorum? Hani bazıları işlerine geldiği gibi yorum yapmayı çok seviyorlar ya, işte bu kez de bizim işimize geliyor olsun. Gerekçemi de "Galatasaray ile Fenerbahçe çelik çomak oynasa bile önem arzeder" sözüne dayandırıyorum. 8 Aralık 2007 Pazar günü iki ezeli rakibin ilk karşılaşmasında alınan sonuç böyleydi. Tabii bazıları PAF liginde Brezilya karması çıkaramayınca sahaya böyle oluyor işte...

Fenerbahçe: 2 - Galatasaray: 0

Söylenecek çok şey var aslında. Söylediğim zaman kimileri tarafından asılmama neden olacak sözler bunlar. Tek bir şey söyleceğim ki bu takımda bu takımın formasını giymeyi hak etmeyen birçok adam var. Suç onların mı, tabii ki de değil! Bir şey daha... Hâlâ 1 puan da olsa önünüzdeyiz...

6 Aralık 2007 Perşembe

Cenk Akyol Galatasaray'da

Galatasarayımız Efes Pilsen'in genç oyuncusu Cenk Akyol'u sezon sonuna kadar kiralık olarak renklerine bağladı.

Metin Olun!

EDİT:Taraftar çıkacaktı ki sahaya...

5 Aralık 2007 Çarşamba

İlk Kazma 13 Aralık'ta... Sonunda!

Galatasaray: 86 - BC Hemofarm Stada: 71

Galatasarayımız ULEB Cup'taki 5.maçında Ayhan Şahenk'te ağırladığı Sırbistan temsilcisi BC Hemofarm Stada'yı 15 sayı farkla, 86-71 mağlup etti. Bu skorla takımımız 5.maçında 4.galibiyetini alarak grubunu lider olarak tamamlama şansını devam ettirdi.

4 Aralık 2007 Salı

Galatasaray: 2 - İstanbul Büyükşehir Belediyespor: 2

Ali Sami Yen'de en son ne zaman gündüz maçı oynadık hatırlamıyorum. Ancak bildiğim bir şey var ki o da gündüz maçları bizim takıma yaramıyor. Aslında bunu söylemek işin kolayına kaçmak belki de. Belki değil düpedüz öyle. Pazar günü karşılaştığımız İstanbul Büyükşehir Belediyespor'a kendi evimizde puan verdik. Yenilebilirdik de. Hak etmiştik bana kalırsa. Hatta keşke de yenilseydik. Yenilmek her şeyi yeni baştan başlatabilirdi. Takımın silkinmesine yol açabilirdi. Doğru olan bir şey daha var ki o da takımın son haftalarda her maçla birlikte daha da kötüye giden formu. Panionios maçında ders almamışız diyeceğim Kalli'yi görünce bunu da diyemiyorum. Sene başında herkes gelmesini istiyordu ben karşıydım. Haftalar ilerledi, ilk yarının sonuna yaklaştık Galatasaray taraftarının büyük kesimi hâlâ "Kalli" diyor başka da bir şey demiyor, ama ben yine de karşıyım. Bana "Yahu takım ligin yenilgisiz lideri, Türkiye Kupası'nda iyi, Avrupa'da da henüz şansı bitmedi... Daha ne olsun?" diyebilirsiniz. Ancak ileriyi de görmek gerekiyor tabii. Çekirge misali yani... Daha kaç zıplama hakkımız kaldı? İyi oynamıyoruz, hem de hiç. Felaketler yakındır. İşte o zaman kimsenin laf söylemediği Kalli yerden yere vurulacak. Çünkü o gün geldiğinde hiçbir şey toz pembe olmayacak.
Feldkamp'dan bahsettim de söylemeden edemeyeceğim. Bu adamın bir huyu var. Aslında birden çok ama birinden bahsedeceğim sadece. Bir önceki hafta gol atan adamı bir sonraki maçta oynatmazsa olmuyor. Rakibin kim olduğunun dahi bir önemi yok. Henüz Panionios maçında sahaya sürdüğü her hali risk kokan kadrodan ders alamamış olacak ki pazar günü de Ali Sami Yen'de buna benzer bir takım sürdü sahaya. Kalede ağzını burnunu oynatmaktan başka bir iş yapmayan Orkun, savunmada bir gideceğim bir de gitmeyeceğim diyen Song'un yanına "Para için geldim" diyen Servet... Bek olarak ise Hakan ile Uğur, aman ne iyi. Orta alana bakıyorsunuz Beşiktaş maçından bu yana adeta yokları oynayan Lincoln, iyi niyetinden şüphe duymasam da yetersiz bir Mehmet Topal, sağı solu belli olmayan Hasan ve iyi kıvırtan Arda... İleri ikilide ise 'Atina Fatihleri' Serkan ile Hakan Şükür. Yedeklerde kimler var peki? Ümit Karan, Linderoth, Nonda... Daha sayayım mı?
Lig uzun bir maraton. Elbette ki her maçınızı kazanamazsınız. Ancak biraz da mücadele etmek gerek tabii. Maçın başında adeta büyüklüğünüze güvenip rakibi ciddiye almazsanız ilk yarı sonunda hem de kendi seyirciniz önünde soyunma odasına 2-0 geride gidersiniz. Üstelik koca bir futbol adına sahaya hiçbir şey koymamışsınızdır. Bir sonraki hafta ligin en önemli karşılaşmasına çıkacaksınızdır ve taraftarınıza hiçbir şekilde umut vermemişsinizdir.
Pazar günü Ali Sami Yen'de saat 16:15 itibariyle olanların resmiydi bir önceki paragrafta anlattıklarım. İstanbul Büyükşehir Belediyespor'un da hakkını vermek gerekli tabii. Bunu ilk kez yapmıyorlar. Ligin ilk haftasında Fenerbahçe'yi mağlup ettiler, Beşiktaş'tan puan aldılar. Bir gün Galatasaray'ın başında görmek istediğim adam Abdullah Avcı ve yardımcısı Arif Erdem gerçekten çok kaliteli ve sağlam bir takım kurmuşlar. Benim tebriklerim umurlarında olmaz belki ama çok takdir ediyorum kendilerini.
Peki karşılaşmanın ikinci yarısındaki tablo neydi? Aslında 'olması gereken' vardı sahada. İki tane olması gereken... Birincisi; ikinci 45 dakikada sahada olması gereken takım ilk yarının başında sahada olmalıydı. İkincisi ise Galatasaraylı futbolcuların üzerlerindeki formaya yakışan oyunu oynamaları... Taraftar maçın öyle ya da böyle çevrilebileceğini biliyordu. Yeter ki Galatasaray Galatasaray gibi oynamalıydı. Öyle bir ikinci yarı oldu ki adeta bir sinir harbiydi. Koca 45 dakika tek bir yarı alanda oynandı. Hangi yarı alan olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Biz vurduk Hasagic çıkardı, biz yine vurduk o yine çıkardı. 72.dakikaya kadar bu böyle gitti. O dakikada duvarlar yıkıldı, Büyükşehir daha fazla dayanamadı, Hakan Balta adaşının pasında bendi çiğnedi. Kalan son 18 dakikaya ise yürek dayanmazdı. Çizgiden çıkan toplar, altıpas içinde kaleciye nişanlanan toplar, verilmeyen iki net penaltı, bu kararlara sinirlenen ve itirazları sonunda önümüzdeki hafta oynanacak olan Fenerbahçe maçında oynatılamayacak şekilde hakem tarafından cezalandırılan Hasan Şaş... Belliydi Hüseyin Göçek'in o gün sahaya maç yönetmek için gelmediği. Maçın başından beri yapmak istediğini geç de olsa ifa etmiş oldu. Ancak 10 kişi kalmak da durduramadı Galatasaray'ı. Normal şartlarda beraberliğe sevinmeyecek olan Galatasaray taraftarı 90+2'de Ümit'in vuruşunda inletti Mabed'i. Kazanmış gibiydik sanki. Maç bitmişti halbuki. Ancak Galatasaray ikinci yarıdaki oynasındı da kazanmasındı...
Kısacası pazar günü Ali Sami Yen'de iyiye ve kötüye tanıklık ettik. Futbolculardaki potansiyeli gördük. Bir sorunu daha halledebilseydik kazanabilirdik de. Hem de çok net bir skorla. Neydi peki o sorun? Orta yapma sorunu elbette ki! Sabri ve Uğur sağ kanattan, Hakan Balta da sol kanattan ikinci yarı boyunca neredeyse 100 kadar orta yaptılar ceza alanına, hepsi de hüsranla sonuçlandı. Bulduğumuz golleri de savunmayı ortadan açarak bulduk zaten. Olması gerekenlerden biri de budur. Kendimi çok teknik direktör gördüm canım. Bakmayın siz yukarıda saydırdıklarıma. Recep İvedik gibiyim ben. Agresifim, sinirliyim, futbolcuma saydırırım ama perdelerimi kaldırdığımda kedi gibi bir adam oluveririm. Onları çok severim ben. Ne olursa olsun onlara inancım tamdır benim. 8 Aralık'ta da yüzümüzü güldürecekler inşallah. Biraz Kalli'ye de bağlı tabii :)

Galatasaray'a Büyük Şok!

Bir önceki günün öğlen saatlerinde Superleague Formula organizasyonuna katılacağı açıklanan Galatasaray, İstanbul'un karşı yakasından gelen haberle sarsıldı.
Fenerbahçe Spor Kulübü'nden yapılan yazılı açıklamada, kulübün bu yıl düzenlenecek olan Hacı Murat Cup organizasyonuna davet edildiği belirtilirken, dünya çapında trilyonlarca izleyici tarafından takip edilen bu yarışlara katılmaktan ötürü büyük memnuniyet duyulduğu vurgulandı. Galatasaray'ın katılacağı Superleague Formula'nın sadece kısıtlı bir kitle tarafından tekip edilen yerel bir organizasyon olduğuna da değinilen açıklamada "Kulübümüz SF yerine, bir dünya takımı olarak kendine yakışanı yapmış, Hacı Murat Cup organizasyonuna katılmayı uygun görmüştür" denildi.
Boğazın karşı yakasından gelen bu haber ile sarsılan Galatasaray'da ise, üye ve taraftarların yönetime tepkili olduğu belirtildi.

İŞTE FENERBAHÇE'NİN ARACI VE MÜTHİŞ ÖZELLİKLERİ

Fenerbahçe'nin yarışlara katılacağı aracın resimlerini de yayınlandığı açıklamada, otomobile ait üstün özellikler de şöyle sıralandı;
  • İkisi sağa sola yönlendirilebilen 4 adet tekerlek.
  • 360 derece dönebilen direksiyon sistemi.
  • Arkadan gelen araçları gösteren araç içi dikiz aynası sistemi.
  • Bir kişilik sürücü koltuğu.
  • Kaza anında sürücüyü koltuğa sabitleyen emniyet kemerleri.
  • Ön ve arka camlar.
  • Özel anahtar ile açılabilen bijonlar.
  • İhtiyaç halinde basılabilen fren pedalı.

3 Aralık 2007 Pazartesi

Kepez Belediyespor: 71 - Galatasaray: 86

Galatasarayımız Beko Basketbol Ligi'nin 9.haftasında memleketim Antalya'nın ligdeki iki ekibinden biri olan Antalya Kepez Belediyespor'u deplasmanda 86-71 mağlup ederek hem üst üste 3.galibiyetini aldı hem de önümüzdeki hafta oynayacağı Fenerbahçe Ülker maçı öncesi moral depoladı. Kepez Belediyespor maça çok hızlı başlasa da sonradan toparlanan takımımız ilk periyodu 18-14 geride tamamladı. İkinci çeyrekte ise işler değişti. Özellikle Owens ve Hüseyin ile bulduğumuz sayılar sayesinde devreyi 42-31 önde kapattık. Üçüncü periyotta da etkili oyununa devam eden Galatasarayımız Charles Gaines, Hite ve Owens'ın sayıları ile son periyoda 67-49 önde girdi. Son çeyrekte de oyunun kontrolünü elinde bulundurmayı başaran sarı kırmızılı takımımız maçtan 86-71 galip ayrılmayı başardı.

30 Kasım 2007 Cuma

Panionios: 0 - Galatasaray: 3

UEFA Kupası'ndaki ilk puanlarımızı dün akşam Yunanistan'da Panionios karşısında aldık. Malumunuz gruptaki ilk iki maçımızda Bordeaux ve Helsingborg karşısında sahadan mağlup ayrılarak işimizi zora sokmuştuk. Haliyle kalan iki maçtan da 3 puan alıp 6 puana ulaşmamız gerekiyordu. İşin garibi toplayacağımız 6 puan bile yetmeyebilirdi. Garip olan bu değil tabii. Garip olan Fenerbahçe'nin geçen sezon 4 puanla gruptan çıkmış olması ve bizim olası 6 puan ile gruptan çıkamayacak olmamız. Kötü senaryoyu aklımıza getirmemekte fayda var. Maça geçelim biz...
Dedik ya kazanmak şarttı dün. Deplasmanda da olsa, o deplasman Yunanistan deplasmanı da olsa mazeretimiz yoktu. Ya kazanacaktık ya da kazanacaktık. Yönetim tam kadro Atina'daydı dün. Takımda geçen haftaya nazaran eksiklerin daha az olmasına rağmen Feldkamp çok ilginç bir kadro sürdü ilk yarıda sahaya. Bu kadroyu gören herkes şaşkınlık içindeydi. Çünkü öyle bir yedek kulübesi vardı ki aslardan daha kaliteliydi. Sadece oyuncu seçimi dolayısıyla asılmadı Kalli, kazanmak zorunda olan bir takım gibi değil de 1 puan için sahaya çıkan bir takım gibi oynattı dün Galatasaray'ı. Öyle ki dörtlü savunmanın önünde ön libero görevini üstlenen bir Mehmet Topal, mevkisinin dışında sağ kanatta oynatılan bir Linderoth, ileride tek başına bırakılan 1,67'lik Serkan. Bir de bunlara maçın başından itibaren oynanan temposuz ve doldur boşalt futbolu da eklerseniz Galatasaraylıların nasıl bir ilk yarı izlediğini az çok tahmin edebilirsiniz. Kaldı ki neticede koca bir yarı boyunca rakip kaleye tek şut atamadık. Bir şeylerin değiştirilmesi gerekiyordu. Çünkü bu sezon Avrupa'daki kaderimizi kalan 45 dakika belirleyecekti.
Kalli ikinci 45 dakikada ilk yarıdaki hatasından az da olsa dönmek için çaresizce hamle yaptı. Linderoth oyundan alındı ve forvet Hakan Şükür ile ikilendi. 51.dakikada savunmadan uzun yine uzun oynanan bir topta sol kanatta Arda topla buluştu. Aslında topa dokundu sadece ve deyim yerindeyse "kabak gibi" ofsaytta olan Serkan Çalık'ı gördü. Oyuncularımız dahil herkes ofsayt diye arkasını dönerken Serkan "Belli mi olur" diye düşünmüş olacak ki kaleciyi de geçip meşin yuvarlağı rakip filelere gönderdi. Yan hakem bayrağını kaldırmayınca orta hakem de golü verdi. Maç yüzünden sinirli bir hale bürünen biz bile gole sevinemedik. Golden 10 dakika sonra yine savunmadan uzun bir topla sağ taç çizgisinin üzerinde topu aldı Hakan Şükür ve tek top oynayarak Serkan'a tam da istediği toplardan birini attı. Serkan'ın önünde uzun bir mesafe ve arkasında da 4 tane rakip vardı. Ancak Serkan'a bu yüzden rüzgârın oğlu diyoruz. Kaptırdı gitti. Ceza sahasına girdiğinde ise kendini yere bıraktı. Yan hakem işaret etti, hakem penaltıyı verdi. Gülsek mi ağlasak mı, sevinsek mi üzülsek mi bilemedik. Bu sırada penaltıya sebebiyet verdiği iddia edilen Panionios takım kaptanı itirazları sonucunda sarı kart gördü. Sonra Song golü atınca yeniden itiraz etmeye başladı ve bu kez kızararak takımını 10 kişi bıraktı. Kalan dakikalarda şans eseri bulunan gollerin ve rakibin 10 kişi kalmasının etkisiyle daha rahat bir oyun ortaya koyan Galatasarayımız 83'de Mehmet Güven'in ortasında Hakan Şükür'ün kafa vuruşunda skoru belirledi: 0-3.
Öyle ya da böyle maçtan 3 puanla ayrıldık. Ancak bu net skora rağmen hiçbir Galatasaraylı'nın yüzü gülmüyordu maç sonunda. Peki bu saatten sonra gruptan çıkmamız neye bağlı? Öncelikle önümüzde 19 Aralıkta oynanacak olan Austria Wien maçını kesinlikle kazanmalıyız. Sonra da Panionios'un kalan iki maçını takip edeceğiz. Eğer ki Yunan ekibi Austria Wien ve Bordeaux ile oynayacağı maçlardan 6 puan çıkarırsa bu sezonki Avrupa maceramız sona erecek. Çeyrek finalden aşağısı da başarısızlık olacak...

29 Kasım 2007 Perşembe

CSU Asesoft Plolieşti: 81 - Galatasaray 83

Galatasarayımız ULEB Cup'ta grubundaki 4.maçında deplasmanda karşılaştığı Rumen rakibi Asesoft Plolieşti'yi 83-81 mağlup ederek 2.sıradaki yerini korudu. Maça iyi başlayan sarı kırmızılı takımımız ilk periyodu 24-19, ilk yarıyı da 40-39 önde tamamlamayı bildi. Her iki takım da ikinci yarıya hızlı başladı ve son periyoda Galatasarayımız 62-58 önde girmeyi başardı. Son periyodda da etkili bir oyun ortaya koyunca sahada 2 sayı farkla galip ayrılarak 4.maçımızdaki 3.galibiyetimizi aldık. Ekibimizde sahanın en skorer oyuncusu kaydettiği 21 sayı ile Charles Gaines oldu.

28 Kasım 2007 Çarşamba

Biri Hakkında

Nankör adamı hiç sevmem. Satılmış adamı da öyle. Hele bu iki özelliği birlikte taşıyorsa bir insan dünyadaki en nefret edilesi kişi oluverir benim nazarımda. Şimdi bu iki özelliği birlikte taşıyan bir adamdan, sözde bir spor yazarından bahsedeceğim. Her ne kadar isim vermeyecek olsam da "şıp" diye bulacağınızdan da adım gibi eminim.
Söz konusu şahıs yıllar önce Fenerbahçe'de futbolcuydu. Başarısız bir performans ortaya koyunca Fenerbahçe tarafından tek söz dahi söylenmeden kapı dışarı edildi. Deyimi yerinde kullanmak gerekirse kıçına tekme basıldı afedersiniz. Sonra ne oldu peki? Galatasaray sahip çıktı bu adama ve sarı kırmızılı formayı giymesi istendi. Bundan iyisi şamda kayısı mantığıyla hemen atladı bizim Fenerbahçe'den kovulan futbolcu. Galatasaray'daki performansı da Fenerbahçe'dekinden farklı olmasa da en azından adam yerine koyuluyordu Florya'da.
Yıllar geçti ve bu adam futbolu bıraktı. Her ne kadar kendine 'Kral' dese de futbolculuğunu pek hatırlayan yoktur herhalde. Kendisine yeni bir ekmek kapısı bulması gerekiyor olmalıydı ki spor yazarlığını seçti. Türkiye'de bundan kolay meslek yoktur zaten. Spor medyasının çok büyük bir bölümünün Fenerbahçeli olduğunu ele alırsak sadece Galatasaray'ı karalamaya yönelik yazılar yazmanız yeterli olacaktır bunun için. Yoksa o yazıların yayınlandığı sütunlar kesilip harika bir şekilde tuvalet kağıdı olarak kullanılabilir vesselam. Neyse, sapmayalım konudan. Ne demiştik, hah, dediğim gibi kolaydır bu meslek.
Anlattığım gazeteci yukarıda da belirttiğim üzere kolay yolu seçti. Fenerbahçe egemenliği altındaki bir gazetede yazmaya başladı. Yazısını kaleme aldığı günler kendi takımını anlatmaktan çok Galatasaray'a bel altından vurmayı kendine ilk edindi. Tek amacı bir zamanlar kendisini kapı dışarı eden kulübün taraftarları tarafından poh pohlanmak ve kendisine kucak açan takımın taraftarlarını kızdırmaktı, ötesi yoktu yani. Kendisi hâlâ bu politikayı sürdürmekte, köşesinde aslan kesilmekte ancak kendisine mail yoluyla ulaşan Galatasaray taraftarlarına cevap verebilecek cesareti kendisinde bulamamaktadır. İnsanın "Ne ödlekmişsin sen" diyesigeliyor.
Dün Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi'nde Inter'e konuk oldu. Gruptan çıkmayı garantileyebilme ihtimali vardı maç öncesinde. Aynı günün sabahı çıkan gazetede bu gazeteci kaleme aldığı yazısında Fenerbahçe'nin gruptan çıkmayı bu maçta garantilemesi halinde son maçlara kalmadan gruptan çıkmayı garantileyen ilk Türk takımı olacağını yazmış. Bu yazıyı yazma sebebimdir bu sözleri. Uzun uzun anlatmayacağım Galatasaray'ın yaptığını. Sadece 2001 yılına bir göz atmasını isterdim muhattap olsam. Hayır hafızanız zayıf, bunu biliyorum da en azından araştırmacı yönünüzü kullansaydınız. Hani gazetecisiniz ya...

26 Kasım 2007 Pazartesi

Trabzonspor: 0 - Galatasaray: 1

Turkcell Süper Lig'in 13.haftasında Trabzonspor deplasmanındaydık. Beşiktaş zor da olsa Oftaşspor'u tek golle geçmiş, Fenerbahçe de kendi evinde Ankaraspor'u 4-2 mağlup etmişti. Nefesini ensemizde hissettiğimiz rakibimiz Sivasspor ise kendi evinde oynadığı maçta güçlü rakibi Kayserispor'u 1-0 ile geçip liderlik koltuğunu maç fazlası ile elimizden almıştı. Dolayısıyla zirve koltuğunu geri alabilmemiz için Avni Aker'den mutlak 3 puanla dönmemiz gerekiyordu, öyle de oldu.
Karşılaşma öncesinde bu sezon her maçta yaşadığımız sakatlık sorunlarıyla uğraştı Galatasaray. Zorlu Trabzon deplasmanına Hakan Şükür, Ayhan Akman, Tobias Linderoth ve Shabani Nonda gibi önemli oyunculardan yoksun gitti takımımız. Aslında açıklama yapmaya gerek yok. Kayseri, Gençlerbirliği, Gaziantep, Trabzon... Bunlar zor deplasmanlardır her zaman. Görünen köy kılavuz istemez derler ya hani aynen o hesap işte. Hatta hangi takım bu deplasmanlardan en çok puanı koparmayı başarırsa lig sonunda en tepede o takım yer alır. Böyle deplasmanlardan galibiyetle dönemiyorsanız bile beraberlik sizin için yine de hayırlıdır. Dediğim gibi Trabzon da bunlardan biri. Aslına bakarsanız maç öncesinde birçok Galatasaraylı beraberliğe razıydı. Buna ben de dahildim. Çünkü Galatasaray öyle bir takım ki büyük maçlar öncesi gereksiz stres yapar ve özellik bu maçlar deplasmandaysa büyük ihtimalle puan da bırakır. Yalnız dün maç başladığında fikrim tamamen değişmişti. Yazık olurdu dünkü maçı kazanamasak.
Yukarıda da belirttiği üzere neredeyse maça tam kadro hazırlanmış olan bir Trabzonspor önünde Trabzon'da oynayacaktık. Kalli'nin sürdüğü kadro her ne kadar beklenilen bir tercih olsa da Ümit Karan'ı yedek kulübesinde görmek birçoğumuzu "Nedir aklından geçen bu Kalli efendinin?" sorusunu sormaya yöneltti. Zaten eksikler yeteri kadar canımızı sıkıyordu. Bununla beraber ilk 11'e bakınca kaleyi bu kez Orkun'un aldığını gördük. Bir türlü istikrar sağlanamadı bu bölgede. O yüzden 'bu kez' dedim ya anlamışsınızdır zaten. Sonra geri dörtlüde beklenmedik bir değişiklik yoktu; Hakan Balta, Song, Servet ve Uğur. Orta alanı beş oyuncuyla kurmayı düşünmüştü hocamız. "Beraberliğe gelmedik" açıklamasıyla çelişiyordu yani. Daha açığı ileride tek başına görev alacak olan Serkan'ı Mehmet Topal, Barış, Arda, Lincoln ve Hasan destekleyecekti.
İki paragraf önce de belirttim ya, dünkü maçı kazanamasak harbiden yazık olurdu. Evet, belki çok harika bir futbol oynamadık ama oyunu baştan sona domine ettik ve rakibimize ciddi bir pozisyon vermediğimiz gibi çok net goller kaçırdık. Özellikle Serkan, Serkan ve yine Serkan'ın kaçırdığı goller "Ah Ümit olacaktı" dedirtmedi değil. İlk yarıyı golsüz kapadı her iki takım da. Aslında maçın tamamını golsüz tamamlamaya, "İkinci mi oluyoruz şimdi?" hesabı yapmaya hazırdık. Bitmek üzereydi maç. Ancak maç izlerken yerinde duramayan ben sanki birşeyler biliyormuşum gibi daha sakin izlemiştim maçı. Hiçbir zaman maç öncesinde içime herhangi bir his dolmaz. Ancak bu maçın başlama düdüğüyle birlikte maçı kazanacağımıza adım gibi emindim. Öyle ki son 5 dakikaya girdiğimizde bile inancım tamdı. Artık son 2 dakikaya girilmişti ve Trabzonspor ya tutarsa hesabı yapıp yüklenmeye başlamıştı ki sol kanattan Volkan ile topu kazandık. Az adamla yakalanmıştı rakip. Sonra Volkan rakip yarı alana geçtiği gibi pasını ortadan ceza sahasına doğru kateden Serkan'ı gördü. Topla buluşan genç futbolcumuz 10 metre kadar topu sürdü ve maçın başından beri kaçırdıklarını çok fena bir vuruşla affettirdi: 0-1. Kalan 3 dakikalık uzatma bölümünden başka gol sesi çıkmayınca zorlu deplasmandan 3 puan ile dönüp birkaç saatliğine emanet verdiğimiz liderliği geri aldık. Biliyoruz, çok güzel oluyoruz...

25 Kasım 2007 Pazar

Beşiktaş: 75 - Galatasaray: 80

Bu sezon BEKO Basketbol Ligi'nde deplasmanda oynadığı maçlardan galibiyetle dönmeyi başaramayan Galatasarayımız dün zorlu maçlar serisinin ilki olan Beşiktaş deplasmanındaydı. ULEB Cup'da kendi evimizde aldığımız yenilgiyle bozulan moraller ve dolayısıyla takımın üzerinde oluşan baskı en büyük handikapımızdı maç öncesinde. Akatlar Spor Komleksi'ni tıka basa doldurmuş Beşiktaş taraftarı ve ULEB Cup'ta 3'te 3 yapıp, ligin son haftasında da Efes Pilsen'i mağlup etmeyi başarmış Beşiktaş takımı karşısına taraftar desteğinden yoksun çıkan Aslanlarımız'ın tek dayanağı galibiyete olan inançlarıydı. Sezon başından beri ne yapsa kimseye yaranamayan Galatasaray'ın "zor maçlardaki" performansı bazıları tarafından merakla bekleniyordu. Çünkü onlara göre Galatasaray henüz zorlu bir maç yapmamıştı. Ligde geldiği nokta olsa olsa tesadüftü.
Neticede dünkü derbi maçta Galatasarayımız muhteşem bir mücadele ortaya koydu ve baştan sona önde götürdüğü müsabakadan 5 sayılık bir farkla, 80-75, galip ayrılmayı bildi. Bu neticeyle ligdeki 6. galibiyetimizi almayı başardık. Galibiyetimizde maçın başından sonuna dek harika bir performans ortaya koyan Dee Brown büyük rol oynadı. Karşılaşmanın en skorer ismi ise attığı 14 sayı ile Charles Gaines oldu.
Bir de şu NTV kanalına dokundurmadan geçersem yazık olur. Bu kanal futbol, basketbol, Formula 1 demeden hangi spor dalı olursa olsun taraf tutmayı çok sever. İspanya ligi maçı verecekse Barcelona'lı olduklarını açıkça beyan ederler. Reklamlarında çalan jenerik müziğini hatırlatırım size; Manu Chao. Bundesliga maçı verirler, Bayern Münih'i desteklerler. Formula 1'in yayın hakkı ellerindeyken "Michael Schumacher" derler başka da bir şey demezlerdi. Bunu bir yere kadar anlayabiliriz belki ama iş iki Türk takımının karşılaşması olunca taraf tutmak niye? Beşiktaş takımı için "Bizim çocuklar farkı iyice kapattılar" demenin manası nedir? Aynısını bugün oynanan Bandırma Banvitspor - Efes Pilsen maçında yaptılar. Efes'in yediği her sayıda bir ağlamadıkları kaldı. Ulan tamam tutun tutacaksanız da bunu bari eşit yapın. Her maçta Galatasaray'ın karşısında olmanız sinir ediyor beni. İşin kötüsü önümüzdeki perşembe akşamı Yunanistan deplasmanında Panionios ile oynayacağız ve maçı bu kanal verecek. Korkuyorum Panionios'un tarafını tutmalarından.

24 Kasım 2007 Cumartesi

Perşembe Günü Ekran Başına

Galatasarayımız'ın UEFA Kupası grubundaki kritik Panionios karşılaşması 29 Kasım 2007 Perşembe günü saat 21:00'da NTV ekranlarında. Yunanistan deplasmanına gidemeyecek taraftarlar için kaçırılmaması gereken bir fırsat.

23 Kasım 2007 Cuma

Galatasaray: 75 - Spirou Charleroi: 83

Galatasarayımız ULEB Cup'taki üçüncü maçında salı gecesi Belçika temsilcisi Spirou Charleroi'yi konuk etti ve sahadan 8 sayı farkla, 75-83, mağlup ayrıldı. Takımımız maça iyi başlamasına karşın ilk periyodun sonunda oyunda üstünlüğü rakibine verdi ve maç sonuna kadar da bir daha öne geçmeyi başaramadı. Bunun yanında zaman zaman farkı kapatmayı başaran takımımız istikrarını sürdüremedi. Bu sonuçla her iki takımda gruptaki üçüncü maçları sonunda ikişer galibiyete sahip oldu. Galatasarayımız Akasyavu Girona'nın ardında ikincilik koltuğuna gerilerken Belçika temsilcisi de üçüncü sıraya kadar yükselmeyi başardı. Bu arada karşılaşmanın en skorer oyuncuları kaydettikleri 19'ar sayı ile oyuncularımız Brown ve Hite oldu.

20 Kasım 2007 Salı

Galatasaray: 88 - Darüşşafaka: 50

Galatasarayımız Beko Basketbol Ligi'nin 7.haftasında konuk ettiği rakibi Darüşşafaka'yı 88-50'lik skorla deyim yerindeyse darmadağın etti. Bu skorka ligde 4. sıraya yükselen sarı kırmızılı ekibimiz ULEB Cup'da bu akşam oynayacağı Spirou Charleroi karşılaşması öncesi moral depoladı. Karşılaşmanın en skorer ismi ise rakip potaya 19 sayı bırakan Gaines oldu. Galatasarayımız bu haftadan itibaren Beşiktaş karşılaşmasıyla başlayıp Antalya Kepez Belediyesi ve Fenerbahçe Ülker ile devam edeceği zorlu bir fikstüre başlayacak.

19 Kasım 2007 Pazartesi

Super League Formula'ya Davet Edildik

Galatasarayımız yeni başlayacak bir motor sporları yarışı olan Formula Süper Ligi'ne davet edildi. Yarış kapsamında 750 beygir gücüne sahip 20 araç olacak ve bu 20 aracı dünyanın tanınmış futbol takımlarının logoları ve renkleri kaplayacak. Milan, Porto, Olympiakos, PSV Eindhoven, Borussia Dortmund, Anderlecht, Flamengo ve FC Basel gibi kulüplerin katılmasının resmiyet kazandığı organizasyon için Türkiye'yi temsilen sadece Galatasaray davet edildi. Formula Süper Ligi'nin başkanı Alex Andreu yaptığı basın açıklamasında "Dünyanın en önemli futbol kulüplerini start düzlüğünde görmeyi hedefleyen Super Lig Formula organizasyonu olarak, Galatasaray Spor Kulübü'nün aramıza katıldığını açıklamaktan büyük mutluluk duyuyoruz" dedi. "Avrupa Fatihi"nin değiştirilmeye çalışıldığı şu günlerde bazılarına kapak niteliğinde bir haber oldu bu.

Galatasaraylılık Adamlıktır

Geçtiğimiz günlerde Fotogol gazetesindeki köşesinde Fenerbahçeliliğin tanımını yapmış kendince Meriç Tunca bey. Aslında doğru da yazmış. Tam da ne olduklarını inkar etmeden, olduğu gibi yazmış. Aşağıda önce Meriç Tunca'nın söz konusu yazısını bulacaksınız. Akabinde Alpaslan Dikmen'in kendisine 17 Kasım 2007 tarihli Fotogol gazetesinde verdiği tokat misali cevabı okuyacaksınız. Daha da açık olmak gerekirse bir Galatasaraylı ile bir Fenerbahçeli arasındaki farkı göreceksiniz. Meriç beyin yazısıyla başlayalım...
-------------------------------------------------------------------------------------
6 yaşındaydım.. Yanılmıyorsam bir pazar günü akşam üstüne doğru babam eve üzgün geldi..
Annem hemen sordu;
’’Hayrola niye suratın asık?..’’
Babam kısaca cevap verdi;
’’Bizimkiler Galatasaray’a yenildi..’’
Annem ’’Amaannn takma kafana. Hep biz yenecek değiliz ya. Bir sefer de onlar yensin’’ dedi..
Babam hasta Fenerbahçeli’ydi. Ve bu Fenerbahçeliliği aile içinde, anneme, iki ağabeyime ve bana da iyice aşılamıştı..
Evde her şey Fenerbahçe ve sarı-lacivert renkler üzerine kuruluydu.. Yani Fenerbahçe bir yaşam biçimimizdi.. Babam konu ne zaman Fenerbahçe’den açılsa, kulübün yönetici ve futbolcularının Kurtuluş Savaşı sırasındaki rollerinden söz eder, ’’Böyle bir olay dünyanın hiç bir yerinde yok. Olamaz da.. Fenerbahçelilik bana babamdan geçti, ben de sizlere aşıladım. Biz Büyük Atatürk’ün kulübüyüz ’’ derdi. Ve hemen ardından Galatasaray’ı neden sevmediğini de anlatırdı..
Ona göre Galatasaray kulübü, Kurtuluş Savaşı yıllarında hiç bir şey yapmamış, özellikle Galatasaray Lisesi işgal kuvvetlerine yardımlarda bulunmuştu.. Allah rahmet eylesin babam 1972 yılında vefat edene kadar ne zaman Galatasaray’dan söz etse ya da o hafta bir Fenerbahçe-Galatasaray maçı olsa gözlerini hırs bürürdü.. Yendik mi acayip sevinir, berabere kaldık mı ya da yenildik mi acayip üzülürdü. Tabii onunla birlikte biz de sevinir, ya da üzülürdük.. Ama Galatasaray Fenerbahçe’yi fazla yenemediğinden dolayı sevincimiz, üzüntümüzden çok daha fazla olurdu.. Eğer kaybetmişsek ailece bir matem havasına girerdik..
Babamın yazının ilk girişinde bir Galatasaray yenilgisi sonrası eve gelişini anlattığım günlerde ben o sene ilk okula daha yeni başlamıştım ve evimizin hemen yakınındaki Kültür Koleji’nde okuyordum..
Pazartesi sabahı okula gittiğimde bir kaç Galatasaraylı kızdırmak amacıyla beni daha sınıfa girmeden yakaladı.. Aslında Galatasaraylı sayısı okulda fazla değildi. Kolejin neredeyse tamamına yakını Fenerbahçeli’ydi ve bir kaç tane de Galatasaraylı vardı. Nedendir bilinmez ya da şu an aklıma gelmiyor okulda hiç Beşiktaşlı yoktu..
Galatasaraylılar’dan birinin ismi Şener’di. Ve ukalanın tekiydi.. Ailesi sonradan görmeydi. Herşeyi para ile satın alabileceklerini sanıyorlardı..
Açık söyleyeyim ben Şener’e hem ailece böyle oldukları, hem de Galatasaraylı olduğu için acayip gıcıktım..
Beni bahçede karşılar karşılamaz, ’’Oooo dün size nasıl geçirdik’’ deyiverdi..
Bir an duraksadım, ’’Ya Meriç şeytana uyma git sınıfa otur’’ dedim kendi kendime..
Ama baktım Şener denilen çocuğun peşimi bırakmaya niyeti yok.. Hakaretleri salladıkça sallıyor, ardı ardına ’’Nasıl geçirdik.. Nasıl geçirdik’’ diyordu..
Dayanamadım. Durdum. Ona doğru döndüm.. Ve ’’Bak öyle geçirilmez, böyle geçirilir’’ diye kafayı çaktım.. O an bir kan banyosu yaptığımı hatırlıyorum.. Şener’in kaşı açılmış ve fışkıran kan benim de suratımı kaplamıştı..
Etraftaki çocuklar bir an sendeledikten sonra ’’Ne yaptın sen?’’ diye araya girmeye çalıştılar..
Ben de ’’Bir daha Fenerbahçe’ye laf atanın suratını böyle yaparım’’ dedim..
Şener’i oradan koştura koştura okulun revirine götürürken ben de soluğu müdür Osman Bey’in odasında aldım..
Olayı anlattım. Ama vurduğum için suçluydum.. Osman Bey bana ’’Oğlum ben de Fenerbahçeli’yim. Bunların alayı böyle. Bizim hanım Galatasaraylı. Dün akşam bana neler yaptı bir bilsen. Keşke vurmasaydın. Sen de ona küfür etseydin’’ dedi.. Osman Bey babamı da okula çağırdı ve olayı anlattı.. Rahmetli, müdüre ’’Merak etmeyin bir daha böyle bir şey olamayacak’’ diye beni oradan alıp uzaklaşırken, ’’Aferin oğlum. Keşke iki de dişini kırsaydın. Kimse Türkiye’nin takımına geçirdik diyemez. Hele bu bir de ülkeyi düşmana satmışların takımının taraftarıysa. Biz cepheye silah taşırken, bunlar Galatasaray Lisesi’nde işgal kuvvetleri komutanlarına viski taşıyorlardı.. İyi yapmışsın’’ ifadesini kullandı...
Bu olaydan sonra disipline sevkedildim ama namım da okula yayıldı. ’’Galatasaraylı Şener’in kaşını patlatan çocuk’’ olarak bayağı bir süksem oldu..
Bir daha da ne Şener, ne de bir başkası Fenerbahçe-Galatasaray maçları öncesi ve sonrası bana dokunacak bir sözü söylememeye gayret ettiler..
Ben o günden bu yana hep bir şeyi öğrendim.. Ne, Kadar, Galatasaraylı, Varsa, Hepsi Ailece, Sinirli.. Ve bunu Fenerbahçeli arkadaşlarla aramızda N.K.G.V.H.A.S diye kısaltmasını yaparak okulun duvarlarına ve sınıfın kara tahtasına yazdık.. Bu meşhur lafta o günlerden bu günlere kadar geldive tüm Fenerbahçeliler’e yol gösteren bir ışık oldu..


Yarın:
İyi Fenerli G.Saray’ın rakibini destekler

-------------------------------------------------------------------------------------
Alpaslan Dikmen'in yazısıyla devam edelim...
-------------------------------------------------------------------------------------
Meriç Tunca’nın Fenerbahçelilik anlayışını karşı sütunda okudunuz sanırım! Maalesef Fenerbahçelilerin çoğunluğunun da aynı duygularda olduğunu bilmek en azından bir sporsever
olarak bana ıstırap veriyor… Bir yandan da Galatasaraylı olduğum için Allah’a şükrediyor ve farklı bir gurur duyuyorum.
Geçmişten uyduruk hikayeler anlatmış Tunca; Ben de size çok yakın zamanda yaşanan gerçek bir olayı anlatayım. Sanırım F.Bahçelilik ile G.Saraylılık arasındaki farkı da böylece daha iyi anlatmış olurum.
Ankara’daki ultrAslanların başındaki arkadaşlarımızdan birisi geçen gün ultrAslan forumuna hepimizi ağlatan bir yazı yazdı. Yazıyı yazan şahıs öyle bedavadan bir adam da değil; Ankaralı Aslanların kurucularından ve yeri geldiği zaman G.Saray için canını ortaya koymuş olan Aslanlardan biridir hem de... Ama yine de takım sevgisinin İNSANLIĞIN önüne geçmesine izin vermemiş adam gibi bir adamdır.
Yazdıklarının satırına dokunmadan aktarıyorum;

”Çocuğuna Fenerbahçe forması almak”
Hayatım G.Saray’la geçti dersem yalan olmaz. Tanıyanlar iyi bilirler. Hatta okul yaşantım boyunca arkadaşlar bana hep “Cim Bom Ersin” derlerdi. Bundan 3 yıl önce evlendim. Allah nasip etti bir de oğlum oldu.
Eşimin babası muhteşem bir insan, adı da Erdal… Ama tek kötü bir huyu var, o da fanatik F.Bahçeli olması. Aziz Yıldırım ile okul zamanı aynı evi paylaşmışlar, devamlı görüşürler.
Oğlum şimdi 2 yaşına geldi, torununu çok seven kayınpederimle aramızda son zamanlarda tatlı bir rekabet başlamıştı.
O oğlumu F.Bahçeli yapmak istiyordu ama bana olan saygısından dolayı sadece F.Bahçe marşı dinletebiliyordu. Beni de sık sık sık yoklardı “İsmail’e F.Bahçe forması alacağım” diye… Ama benin nasıl bir G.Saraylı olduğumu bildiği için buna cesaret edemezdi.
Geçen hafta kayınpederim öksürmeye başladı, öksürük bir hafta geçmeyince doktora götürdük ve adeta yıkıldık.
Lanet olası “Kanser” dediler. Bir ay ömür biçtiler. Ne yapacağımı şaşırdım. Kayınpederim olmasına rağmen ama en az kendi babam kadar çok sevdiğim bir insan çok kısa bir süre sonra artık hayata veda edecekti.
Ellerim ayaklarım titreyerek kendimi Fenerium’a attım. Bu, şoktaki bir insanın mı, yoksa babasına son vazifesini yapmak isteyen insanın ruh hali miydi ben de anlamadım.
Mağazanın içi olduğu gibi Sarı-Lacivertti. Zaten ortam kötü idi, ben de kötüydüm… Daha kötü oldum. Paranoyak gibiydim, tüm insanlar hep bana bakıyor gibi hissettim.Tezgahtara kısık bir sesle ve utanarak “2 yaşa göre bir F.Bahçe forması” dedim.
(Allah’ım ben ne yapıyordum… Kendime inanamıyordum ama artık ok yaydan çıkmıştı.)
“Beyefendi arkasına Alex mi, Carlos mu yazalım?” diye sordu tezgahtar… Bir an duraksadım
ve gözlerimden yaşlar süzülürken ağzımdan şu cümle çıktı: “Hayır; ERDAL DEDE!”
Bu yazıyı bizler gözyaşları içerisinde okuduk. Yazıya yorum yapan genç-yaşlı tüm ultrAslanlar ise Allah’tan şifa dileklerini iletirken hep olumlu mesajlar verdiler. Çünkü mevzu bahis olan bir insan hayatıydı. Bir insanın son nefesinde de olsa mutlu olmasıydı.
Bakalım ne yazmış ultrAslanlar: “Futbol sadece futboldur” , “ …ve hayat sadece futbol değildir” , “Bir G.Saraylıdan beklenecek hareketi yapmışsın” , “Böyle bir durumda renk ayrımı yapmak çok saçma olurdu zaten”, “İşte bu yüzden G.Saraylıyız” , “ Sen o formayı almakla bizi yücelttin bence”, “Kelimelerle tarif edilemez bir erdem göstermişsin” , “Mevzubahis bir can ise renkler teferruattır” , “Eğer kayınpederinin ömrüne bir gün katacaktıysa keşke sen de bir F.Bahçe atkısı taksaydın” , “Sizin gibi G.Saraylıları tanıdığım için çok mutluyum”, “Oğlun İsmail büyüdüğünde, yaptığın bu hareketin ne manaya geldiğini idrak edecek hem sana olan saygısı, hem de G.Saray’a olan sevgisi katlanacaktır.”
Sözün bittiği yer budur herhalde diyorum ve Kurtuluş Savaş’ı yıllarında tüm şehit düşenlerin yüzü suyu hürmetine, aslında dolu bir insan olduğunu bildiğim Tunca’ya, basında daha eğitici bir rol üstlenmesi gerektiğini söylüyorum.
O zaman, vatan işgal altındayken Harrington Kupası oynayanların değil de Çanakkale, Sina, Gazze, Filistin, Galiçya, Kafkasya gibi cephelere GÖNÜLLÜ OLARAK gidip, Ay Yıldızlı bayrağımız için ŞEHİT olan Galatasaraylıların karşısına daha rahat çıkabilir ahrette... Kim bilir?


Yarın:
Kahraman ve Şehit Galatasaraylılar

"Çocuğuna F.Bahçe Forması Almak"

Geçtiğimiz günlerde ultrAslan forumunda ultrAslan Ankara'nın kurucularından bir abimiz son derece duygusal bir yazı yazdı ve deyim yerindeyse adeta tüm forumun gözleri nemlendi. Bir sonraki yazıyı buna bağlayacağım için öncelikle abimizin yazdığı yazıyı bloga taşımam gerekiyor.
--------------------------------------
"Hayatım Galatasarayla geçti" dersem yalan olmaz. Bunu beni tanıyanlar iyi bilirler. Hatta okul yaşantım boyu arkadaşlar bana 'Cim Bom Ersin' derlerdi. Bundan 3 yıl önce evlendim. Allah nasip etti bir oğlum oldu. Eşimin babası çok muhteşem bir insan, adı Erdal. Ama tek kötü bir huyu var o da fanatik Fenerli olması. Aziz Yıldırım ile üniversitede aynı evi paylaşmışlar, devamlı görüşürler. Oğlum 2 yaşına geldi ve kayınpederle aramızda tatlı bir rekabet başladı. O oğluma bana olan saygısından dolayı sadece Fener marşı dinletebiliyordu. Beni sık sık yoklar "İsmail'e Fener forması alacağım" diye. Ama benden dolayı buna cesaret edemez. Geçen hafta kayınpederim öksürmeye başladı, 1 haftadır geçmedi. Doktora götürdük ve adeta yıkıldık. Lanet olası kanser dediler. En fazla 1 ay ömür biçtiler. Ne yapacağımı şaşırdım. Çok sevdiğim bir insan ve yakında artık aramızda olmayacaktı. Ellerim ayaklarım titreyerek kendimi Fenerium'da aldım. Bu bir şoktaki insanın mı yoksa babasına son bir vazifeyi yerine getiren insanın ruh hali miydi ben de anlamadım. İçerisi olduğu gibi sarı lacivertti. Zaten kötü idi daha kötü oldum. İnsanlar hep bana bakıyor gibi hissettim. Tezgahtara kısık bir sesle utanarak 2 yaşa göre bir Fener forması dedim. Allahım ben ne yapıyordum. "Beyfendi arkasına Alex mi Carlos mu yazalım?" dedi. Ben bir an duraksadım ve ağzımdan ağlayarak şu kelimeler çıktı: Hayır ERDAL DEDE!

17 Kasım 2007 Cumartesi

Tobi'ye Ödül

İsveçli futbolcumuz Tobias Linderoth ülkesinde 2007 yılının en iyi orta saha oyuncusu seçildi. Inter'de forma giyen Zlatan Ibrahimovic ise yılın en iyi oyuncusu ödülünün sahibi oldu. Tebrikler Tobi!

15 Kasım 2007 Perşembe

Hanzevast Capitals: 60 - Galatasaray: 93

Galatasarayımız ULEB Cup'da grubundaki ikinci maçında Hollanda temsilcisi Hanzevast Capitals'i deplasmanda 33 sayı farkla, 93-60, mağlup ederek liderliğe yükseldi.




12 Kasım 2007 Pazartesi

Yorumsuz!



NOT: YouTube'dan kaldırılmış bu video. Öyle işte...

Galatasaray: 3 - Gençlerbirliği: 2

Uzun bir aradan sonra ilk defa Ali Sami Yen Stadyumu'nda seyircili bir lig maçı. Helsingborg faciasının beraberinde getirdiği acılar taze. Biletler pahalı. Tribünlerin yarısından çoğu boş. Takımda bir ton sakat ve kesik yiyen oyuncu. Rakip güçlü Gençlerbirliği. Hocası tanıdık; "Büyük Kaptan" Bülent Korkmaz. Fenerbahçe ve Beşiktaş yenilmiş. Yakalanacak bir fırsat, bozulan moralleri ve kötü gidişatı durdurup yeniden aslanın kükremesine vesile olacak bir fırsat. Kaçmamalıydı. Kaçmadı!
Düne gidelim. Ancak öncelikle uğrayacağımız yer Ali Sami Yen değil. Mekanımız Kayseri... Kayserispor "Avrupa Fatihi" Fenerbahçe'yi ağırlıyor. Şu dünyayı ben yarattım havasında olan takımı. Maçın başında gol buluyor Fenerbahçe. Sonra Brezilya karmasının Brezilyalılarından biri atılıyor oyundan. Kayserispor 2 tane çakıp şişen balonu patlatıyor. Geçtiğimiz hafta yakalanan haksızlığın acısı bir yerlerden çıkıyor.
Kayseri'de patlayan balonun sesi Ali Sami Yen'in boş tribünlerinden rahatlıkla işitiliyor. Rakip Gençlerbirliği. Hocası Bülent. "Kusura kalma Kaptan üzeceğiz seni bu gece"... Takımlar çıkıyor. Takımda bir dünya değişiklik. Geç yapılmış ama yerinde değişiklikler. Mehmet Topal var mesela maç sonunda herkesin ağzını bir karış açık bırakacak. Sonra Serkan Çalık var Hakan Şükür ile Ümit Karan'ı kulübeye postalayan. Kaleyi yine Orkun almış. Böyle idare edeceğiz bir süre, bir maç Aykut, bir maç Orkun. Kafasında Galatasaray'ı bitiren Sabri kulübede bile değil örneğin. Olmasın! Sonra Song var. Yenilik Song'un ilk kez bir karşılaşmaya takım kaptanı olarak başlaması. Yakıştı da Afrika Aslanı'na... Sonra 3.dakikada ayağına çarptı top. Yön değiştirdi, gol oldu. Endişe etmedi az sayıdaki taraftar. Çünkü istikrarsız takımın iyi oynadığı gündü o gün. Dakika 13 oldu sonra. Maç sonunda müsabakanın tartışmasız en iyisi olacak olan Mehmet Topal aldı topu. Düzeltti. Çaktı. 1-1 oldu! Baskılı oyununa golden sonra da devam etti sarı-kırmızılı takım. 30.dakikada bir başka genç yetenek Serkan Çalık buldu çerçeveyi: 2-1. İlk yarı da böyle bitti.
İkinci yarı başladı. Sağ kanattan tek paslarla yüklendi takım. Barış ceza sahasında kendini unutturan Lincoln'ü gördü. O da gol attı, 3-1 oldu. Dakika 49'du. Bu dakikadan sonra maçta futbol adına pek bir şey görülmedi. Sadece az sayıdaki taraftarın tribün şovu vardı izlenmeye değer. Galatasaray'ın galibiyeti kesin gibiydi. Gençlerbirliği yüklenemedi, Galatasaray zorlamadı. 90+3'de Tuna vurdu kafayı, Orkun izledi ve fark 1'e indi. Maç bitti. Galatasaray aynı puana sahip olduğu Sivasspor'un averaj ile önünde liderliğini sürdürdü.

Mersin Büyükşehir Belediyesi: 63 - Galatasaray: 53

Beko Basketbol Ligi'nin 6.haftasın ligin zayıf ekiplerinden Mersin Büyükşehir Belediyesi'ne konuk olan Galatasarayımız karşılaşmadan, 10 sayı farkla, 63-53 yenik ayrıldı ve bu sezonki ikinci yenilgisini alarak ligde 6.sıraya geriledi. Galatasaray karşılaşmaya etkili başlayıp ilk periyodu 19-14 önde kapatmayı başarmış olsa da ikinci periyod boyunca topu topu 2 sayı atmış olması ve dolayısıyla devre arasına 37-21 geride girmesi mağlubiyetin habercisiydi adeta. İkinci yarıya ilk yarıya oranla daha derli toplu başladık ve bulduğumuz 24 sayı ile son periyoda farkı 2 sayıya indirerek girdik. Hatta son 8 dakikaya girilirken takımımız Gaines ile bulduğu 3 sayılık basket sayesinde 50-43 öne geçmeyi de başardı. Kalan bölümde ise rakibin 16-3'lük serisine engel olamayınca sahadan 63-53 mağlup ayrıldık. Maçın en skorer ismi ise attığı 16 sayı ile Galatasaray'dan Brown oldu.

Anket Sonucu

Yaklaşık bir ay önce başlattığım anket birkaç önce sona ermiş ve ben bunun farkına henüz varıyorum. Olsun, sorun değil. Yalnız sorun olan şu ki anket yanlış bir zamanlamaya sahne oldu. Şöyle açıklayayım... Anketin başlangıç tarihi doğru olsa da gereğinden fazla uzun tutuldu. Bunun nedenini de çıkan sonuçlar ile takımın bulunduğu durumu karşılaştırınca anlamak mümkün. Hâlâ anlamadıysanız sonuçları vermekle başlayalım. Daha anlaşılır olacaktır.
Öncelikle ankete katılan 50 kişiye teşekkür ederek başlayayım. Bordeaux maçına kadar olan sürede ankete katılanların oldukça büyük bir bölümü takımın UEFA Kupası'nda grubunu lider bitireceğine sonuna kadar inanıyordu. Takım Bordeaux deplasmanından yenilgiyle dönünce ankete oy verenlerin meyli ikinciliğe düştü. Helsingborg faciasından sonra ise takımına hâlâ güvenenler "üçüncü oluruz, çıkarız" yönünde oy kullanırken, diğer kesim Galatasaray'ın 3.turu göremeyeceği doğrultusunda oy kullanmış. Peki oy dağılımı nasıl oldu? Resimde görüldüğü gibi...

10 Kasım 2007 Cumartesi

Sevgi, saygı ve minnetle... YERİN KALBİMİZDİR!

9 Kasım 2007 Cuma

Hayal Kırıklığı "Galatasaray: 2 - Helsingborg: 3"

Dün gece Ali Sami Yen'de yüksek tutulan bilet fiyatları ve yağan doluya rağmen tribünlerin büyük bölümü doluydu. Taraftar hazırdı. Avrupa'da yeni zaferlerin yazılmaya başlanacaktı... Hepsi palavra oldu tabii. Sahada aldıkları dünya kadar paraya rağmen sırtlarına geçirdikleri formanın değerinden bihaber topçular ordusu olunca Galatasaray UEFA Kupası gruplarındaki ikinci maçından da puansız ayrıldı. İsveç ligini orta sıralarda tamamlayan Helsingborg İstanbul'a gelirken sarı kırmızılı takıma ikinci bir "Tromso Faciası" yaşatacağını tahmin bile etmiyordu sanırım. Maçtan önce Liverpool'dan 8 tane yiyen Beşiktaş'la dalga geçildi, "Avrupa Fatihi" oluşumuza gönderme yapan tezahüratlar yapıldı... Hâlâ geçmişte yaşadığımızın ve başkalarından önce kendimize bakmamız gerektiğinin göstergesiydi bu. FC Sion'a 5 tane attıktan sonra takım hakkında methiyeler düzülmüş, UEFA Kupası'nın favorisi olduğumuz bile söylenmişti. Grup kuraları çekildiğinde grubu lider tamamlayacağımız, Bordeaux mağlubiyetinden sonra da gruptan ikinci olarak çıkacağımız söylenmişti. Şimdi de grubu üçüncü olarak tamamlayabileceğimizi söylüyor bunları söyleyenler. "Çeyrek finalden aşağısı başarısızlık olur"du, oldu da. Dünkü takımı gördükten sonra "Yazıklar olsun" demekten başka bir şey demek gelmiyor içimden. Birkaç spor yazarının Galatasaray'ın vahim durumunu anlatan yazılarıyla baş başa bırakıyorum sizi...

Levent TÜZEMEN: Güçlü olan zayıf yanını herkesten iyi bilendir. Daha güçlü olan ise zayıf yanına hükmedebilendir. Kalli'nin 43'te Sabri'yi çıkarıp Arda'yı sokması ve Galatasaray'ın Arda'nın ortasında Nonda ile golü bulması doğru bir hamle olarak görülebilir. Ama bu hamle yenilen ilk golden sonra yapılabilirdi. Çünkü Galatasaray; karşısında diri, mücadeleci, birbirini iyi tanıyan, akıllı paslaşan, agresif ve hücuma çok çabuk çıkan bir Helsingborg buldu... ... Maçı okuyamayan, Galatasaray'ın zayıf yanına müdahale edemeyen Kalli, seyirci ıslıklamaya başlayınca Sabri'yi oyundan aldı. Tamam, gollerde Sabri hatalı ama onun hazır olup olmadığını, fizik gücünün yeterli olup olmadığını tespit edemeyen Kalli suçlu değil mi? ... Galatasaray çok gol kaçırdı ama rakibin fizik gücüne karşılık veremediği için kaybetti. Kalli, ısrarla "Fizik gücümüz iyi" diyor ama son 20 dakikada oyuncularının dili dışarıdaydı. Bu da Galatasaray'ın iyi idman yapmadığının göstergesidir. Ayrıca Galatasaray'a iki gole imza atan Nonda gibi bir golcü daha lazım. Herkes Galatasaray için, "UEFA'da final oynar" diyordu. Dilerim Kalli ile kalan maçlarda sıfır çekmezler.
Aziz ÜSTEL: Bir varmış bir yokmuş, bir Avrupa fatihi Galatasaray vamış... Avrupa'daki bütün takımların korkulu rüyası, önüne gelene 3-4 tane atan ve sonunda da UEFA Kupası ve Süper Kupa'yı kaldıran bir Galatasaray. Sonra 2002 yılında Allah şifasını versin, Özhan Canaydın gelmiş ve koca Galatasaray günden güne erimeye başlamış. Sonunda da tribünlerin hâlâ "Avrupa fatihi" diye çağırdığı Galatasaray, Avrupa'nın klasman dışı takımlarından biri olan Helsingborg'a Ali Sami Yen'de yenilip, tuş olmuş. ... Eğer Kalli daha fazla bu takımın başında kalırsa Turkcell Süper Lig'de de Helsingborg faciaları birbiri ardına gelecektir. Eğer Galatasaray yönetiminde bir parçacık basiret kalmışsa hemen Kalli'ye bir Almanya bileti alır, Takımı kim çalıştırırsa çalıştırsın, bundan daha kötüsü olamaz. Galatasaray camiasının bir an önce toparlanıp, ciddi, güvenilir, genç, dinamik, uluslararası yöneticilik deneyimi olan bir başkan adayının çevresinde kenetlenmesi gerekir. Yoksa Galatasaray dün geceki gibi faciaları daha çok yaşar.
Ahmet ÇAKIR: Futbolun bir yanı da bu: Mutlak, hatta aşırı derecede favori çıktığınız maçta bile golleri kalenizde görüp neye uğradığınızı şaşırabiliyorsunuz... Hatta hiç de kötü oynamadığınız halde rakip kaleciyi geçemeyip yeni bir Trömsö faciası yaşayabiliyorsunuz... Haftalardır yanlış kadrolarla sahaya çıkmakla eleştirilen teknik adam bu kez doğruya en yakın 11'i bulmuş... Hakan Şükür'le Linderoth'un sakatlıktan kurtuluşu, Lincoln'ün de biraz güç kazanmasıyla herhangi bir sorun kalmamış gibi... Gerçi İstanbul'un aylardır beklediği yağışın bu maça denk gelişi biraz talihsizlik... Çünkü tam rakibin istediği gibi bir ortam doğmuş oldu. Ayrıca tribünlerin boş kalması da belli ki oyuncularda bir burukluk ve tutukluk oluşturdu... Buna bir de rakibin istediği gibi sürekli yüksek toplarla oynama yanlışı eklenince "Bu takım gol yemeden oynamaya başlamayacak" durumu doğdu. Öyle de oldu. Fakat 1 değil de 2 gol yiyince iş alabildiğine tatsızlaştı... ... Bu sahada Milan karşısında 2-1 yenik durumdan 3-2'yi, Real Madrid önünde 0-2'den 3-2'yi bulabilmiş Galatasaray'ın böyle bir rakip karşısında düştüğü durum Beşiktaş'tan sonra ikinci Avrupa felaketi oldu... Gruplar belli olduğunda "Banko, hatta birinci olarak çıkar" dediğimiz Cim Bom'un durumu da Milli Takım'a döndü. Böyle bir gruptan çıkabilmek için artık mucizelere ihtiyaç var...
Şansal BÜYÜKA: Kardeşim, benim anlamakta zorluk çektiğim bir şey var... Top bizim kalecilerden dönüyor, rakip o dönen topla buluşup golü atıyor... Top rakip kalecilerden dönüyor, bizim oyuncular o dönen topla buluşup golü yapamıyor... Sorum şu: Rakip, bizim kalecilerden dönen topla buluşup golü yapıyor... Biz rakip kalecilerden dönen toplarla buluşup niye gol yapamıyoruz! Neyimiz eksik!... ... Linderoth sahada... Barış sahada... Ama Galatasaray sahada yok... Şimdi sormak lazım... Linderoth'u tribünde oturtan Feldkamp mı haklı, oynatılması için ısrarcı olan yönetim mi? Ancak haklıyı, suçluyu aramanın bir faydası yok... Burası Avrupa arenası... Hakemdi, fauldü, değildi gibi bahaneler hikaye... Takke düşüyor, kel görünüyor... Dün gece olduğu gibi...

8 Kasım 2007 Perşembe

Karakter Oyuncusu "Popescu"

Az sonra okuyacaklarınız haftalık olarak çıkan "F" dergisinin 26.sayısında Ali Ece tarafından kaleme alınmış yazının kopyalanmış halidir. Yalnız belirtmek istediğim bir husus var ki o da yazıda yapılan bir yanlışla ilgili. Okuduğunuz zaman rastlayacaksınız ki yazının bir yerinde Levent Özçelik'in adı geçmekte. Ali Ece bu isim yerine Ercan Taner ismini kullanmıştır. Ben doğrusuyla düzelttim, bilginize... Sonra "Vay efendim nasıl değiştirirsin yazıyı" diye başımın etini yemeyin. Yanlış bilgi olur mu? Olmaz tabii...
---------------------------------------------------------
Uzun yıllardır, Galatasaraylılar bir araya geldiklerinde şu soruyu sorarlar: “Galatasaray’a gelmiş en büyük savunma oyuncusu kimdir?” Song çok büyük bir savunma oyuncusudur, Falco sarkık liberolu 3-5-2 çağının kralıdır, yabancı bir oyuncu olmasına rağmen Stumpf tekmeye kafa sokmasıyla her zaman kalplerin en unutulmaz köşesinde kendine yer bulur. Bu isimler saygıyla anıldıktan sonra asıl tartışma başlar: “Hayatında sadece Galatasaray forması giyen Bülent Korkmaz mı, yoksa dünya futbolunun en klas, en stil savunma sanatçılarından Popescu mu?”
Bülent ve Popescu, anketlerden hep kafa kafaya çıkar. Kıstas olarak yürek alındığında Bülent fotofinişle Popescu’yu geçer ama oyun zekası söz konusu olduğunda Popescu, savunmacı olarak Bülent’e bile fark atar. Ama işte tam da bu anda tartışmanın beyhudeliği bir kez daha kanıtlanır. G.Saray’a gelmiş en büyük savunma, dünya tarihinde bile eşine az rastlanır bir yürek-zekâ sentezine imza atan Bülent-Popescu tandemidir.
Futbol, her şeyden önce bir sanattır. İnsanoğlu, kalbine sığmayıp taşanları, zekâsıyla sanat eserlerine dönüştürür. En unutulmaz sanat eserlerinde, Picasso’nun Guernica’sı, Baudelaire’in Albatros’u, Beatles’ın “Tomorrow never knows”unda, zekâ ve kalp, olabilecek en zarif şekilde iç içe girer, sevişir ve dünyayı değiştirecek kalibrede güneşler doğurur. UEFA Kupası’nı kazanan Galatasaray’ın kimyası da tüm bu eserlerden farklı değildir. Hagi’nin tanrısal yeteneği ve top büyücülüğü ne kadar belirleyiciyse, takımın en ileri ucunda Hakan Şükür’ün hücum presinde başlayan takım savunması kurgusunda, Popescu’nun ayakları ve kafasındaki demir perdenin kestiği tüm toplar Galatasaray’a ve Türk futboluna UEFA Kupası olarak geri dönmüştür.
Nasıl “Hagi olmasa UEFA Kupası’nı kazanamazdık” diyorsak, Popescu olmasaydı da o efsanevi geceyi yaşayamayacağımızı kabul edelim artık. Bugün Türkiye Milli Takımı, dördüncü beşinci sınıf takımlardan Hababam Sınıfı maçlarında bile yenilmeyen golleri yiyorsa bu bunca yıldır savunma oyuncularına gereken saygıyı esirgemiş, hak ettikleri değeri vermemiş olmamızın doğal sonucudur. Bu saygı ve değeri esirgedikçe, biz o golleri yemeye devam edeceğiz. Savunma ve hücum bölümleri başka hiçbir oyunda olmayan bir devamlılık ve bütünlük arz eden futbolda, savunmayı hücumun devamı değil de tam tersi olarak görmeye devam ettikçe Kemal Sunal filmlerindeki gollerden çok daha trajikomiklerini yiyeceğiz.
İşte tam da bu yüzden bu topraklara gelmiş en büyük futbol filozofu Hagi, Popescu’nun alınmasını istedi. O zamanlar, Popescu geldiğinde “Hagi, bacanağını getirdi” diye yazıp geçtiler. Herkesi aptal kendilerini tek akıllı zannedecek kadar aptal olanlar için Popescu’nun tek özelliği Hagi’nin bacanağı olmasıydı. Ama o gün Atatürk Havalimanı’nda başlayıp, Kopenhag Havalimanı’nda UEFA Kupası ile biten o muhteşem filmin en iyi yardımcı erkek oyuncusu tam da bunları yaşamak için gelmişti.
Gheorghe Popescu, 9 Ekim 1967’de azgın Tuna Nehri’nin üstündeki en büyük liman olan Kalafat’ta dünyaya geldi. Adını, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlara karşı unutulmaz bir direniş mücadelesi veren pilot Gheorghe Popescu-Ciocinel’den aldı. Uzun boyu ve Transilvanya’daki mitolojik heykelleri andıran fiziğiyle küçük yaşlardan itibaren “Kalafat Prensi” lakabıyla doğup büyüdüğü mahallenin en ünlü simalarından biriydi.
Ailesi önce onu kızlarla olan düzensiz ilişkilerinden koparmak ve adını verdikleri İkinci Dünya Savaşı kahramanı gibi olması için askeri okula göndermeyi kararlaştırdı. Tam da bu esnada futbol Popescu’nun imdadına yetişti. Futbol sayesinde hem Çavuşesku ordusunun aşırı militarist ve hamaset dozu yüksek tedrisatından kurtulacak ama bir yandan da ailesinin gururu olarak askeri eğitime tabi kalmadan binbaşı rütbesine kadar yükselecekti.
1985 yılında Universitatea Craiova formasını giymek için Kalafat’tan ayrıldığında mahallelerinde oturan birçok genç kız adeta yas tuttu. 1985-1990 yılları arasında formasını giydiği Universitatea Craiova’dan sadece 1988 yılında Çavuşesku’nun emriyle Steaua Bükreş’e kiralandığı dönem ayrılmak zorunda kaldı. Çavuşeksu ve oğlunun imparatorlara yakışan bir sertlikle yönettiği Romanya futbolunun lokomotif takımı Avrupa Şampiyonu olmalı ve Romanya futbolunu Avrupa’nın zirvesine taşırken Çevuşesku rejiminin başarısını da tüm dünyaya göstermeliydi. Ama yine zorla güzellik olmadı, Popescu, hakemlerin de açık açık Steaua’nın on ikinci oyuncusu olarak oynadığı sezonda Romanya Ligi şampiyonu ve Romanya Kupası şampiyonu olarak, gerçek evi Universitatea Craiova’ya geri döndü.
Ailesinin istediği gibi tarihi kahraman Gheorghe Popescu’ya yakışır bir Popescu olmuştu. Ama 1988 yılında “Savunmanın yeni kralı Gheorghe Popescu II” adıyla Rumen futboluna damgasını vurmaya başladığında, 1918 yılında doğup efsanevi bir teknik direktör olmadan önce uzun yıllar Romanya futbol tarihinin en iyi savunma oyuncularından birisi olarak addedilen “Gheorghe Popescu I” ile karşılaştırılıyordu. O yıllarda Rumen futbolunu Avrupa’nın zirvelerine yaklaştıran Lucescu tarzı takım savunma anlayışında, aynı karşılaşma içinde önlibero ve libero mevkilerinde Avrupa’nın en çok gelecek vaat eden savunma oyuncularından birisi olmuştu.
Böylesine eşine az rastlanır bir savunma oyuncusu, Çavuşesku ve oğullarının mutlakiyet rejiminin duvarlarına sığmayacaktı. Adı sosyalist kendisi saltanat olan düzen çatırdamaya başladığında Demir Perde’yi aşarak Avrupa’ya transfer olan ilk Rumen oyunculardan birisi oldu. 1990 yılında Hollanda’nın PSV takımına transfer olduğunda, PSV’nin yeminli düşmanlarından Ajax’ın sembol ismi Cruyff ilk PSV-Ajax derbisinden sonra Popescu’yu yere göğe sığdıramadı: “Bugün iki takım arasındaki tek fark Popescu’ydu. Bizim Ajax’lılar, üzerlerine gelen her topu taca atmayı savunma yapmak zannediyorlar. Halbuki benim bildiğim savunma, hücumu başlatmak için yapılır. En iyi savunma, hücum; en iyi hücum da savunmadır. Popescu, bunu en iyi şekilde özümseyerek sahada adeta futbol dersi verdi.”
Aslında kendisi bile bu kadarını beklemiyordu en başta. Romanya’da, oynadığı her maçta lider anlamına gelen “Bacinul” lakabıyla büyük bir saygı görüyor, çok fazla efor sarf etmeden pozisyon alması, takım savunmasını organize etmesiyle çağının en önemli savunma silahlarından birisine dönüşüyordu. Ama asıl PSV’ye geldikten sonra, takımın sembol ismi Eric Gerets ile yolları kesiştiğinde mevkisinin en iyisi olmayı başardı. 36 yaşında olmasına karşın karşısındaki oğlu yaşındaki rüzgar gibi oyuncuları durdurmayı başaran Gerets, yine aynı odada kaldıkları bir gece ona savunma sanatının en büyük sırrını açıkladı: Oyunun okumak!
Popescu 1989’da Hagi’yi bile geçerek Romanya’da “Yılın Futbolcusu Ödülü”nü almıştı. PSV kamplarında Eric Gerets ile geçirilen uzun geceler, bambaşka bir Popescu yarattı.
1991 ve 1992 yıllarında yine Hagi’yi geride bırakarak yılın futbolcusu seçilirken artık oynadığı her maçta oyunu bir Rimbaud şiiri gibi sindire sindire okuyor, dizeleri birbirinden ayıran, kelimelerin anlamını en güzel şekilde büyüten, ölümsüzleştiren virgülleri, noktaları, ünlemleri hep aynı ustalıkla yerine koyuyordu.
G.Saray, yıllar sonra UEFA Kupası’na giden yolda o günlerin en güçlü takımlarından Mallorca’yı deplasmanda hezimete uğratırken işte o oyun okuma ustası yine en iyi yardımcı erkek oyuncu rolünde Oscar’lık bir performans sergileyecekti. O gece, oyunu sürekli o sezonun en formda sol açığı Jovan Stankoviç’in kanadından kuran İspanyollar, sol açıkları her seferinde G.Saray’ın sağ bekini geçtiğini zannettiğinde hep savunmanın ortasındaki yerini bırakıp kelime anlamı “özgür adam” olan liberoya sarkan Popescu’yla karşılaşacaklardı. Mallorca her seferinde, bu oyunu şiir gibi okuma tuğlalarından oluşan duvara çarpacak, Galatasaray kontratak ve gol olup yağacaktı.
PSV, Popescu’nun formasını giydiği 1990-1994 yılları arasında Popescu’nun oyun zekâsı tuğlalarının ördüğü duvarla birçok maç kazandı. Tam da o yıllarda hücumda iki santrforun arkasında forvetten devşirilmiş serbest oyuncular prim yaparken, Popescu PSV savunmasının serbest adamıydı. 1990’ların ilk yarısında total futbol bayrağını Ajax’tan devralırken, Popescu en iyi savunmanın hücum olduğunu bir kez daha kanıtlarcasına 109 maçta 24 gol atarak takımının en golcü isimlerinden birisi olacaktı.
Bu eşine çok az rastlanır “savunma silahı”, 1994 Dünya Kupası’nda 1990’daki hatalarını tekrarlamayarak Romanya’nın turnuvanın en güzel oynayan takımlarından birisi olmasında büyük rol oynadı. Yine Hagi en iyi oyuncuyken, Popescu da en iyi yardımcı oyuncu olarak tarihinin en pahalı transferlerinden birisi olarak Tottenham’ın yolunu tuttu. Ada’ya ilk geldiğinde Tottenham’ın efsane ismi Glenn Hoddle, Popescu için şunları söyleyecekti: “Günümüz futbolu gitgide daha da hızlanıyor. Bu yüzden artık Brezilye bile son Dünya Kupası’nda gördüğümüz gibi sürekli yan paslar ve estetik hareketler ile oyun kurmaktan vazgeçti. Artık oyunun oynandığı alan iyice daraldığı için savunma ve hücum arasındaki fark neredeyse yok oldu. On saniye içinde rakip kaleci ile karşı karşıyayken, birden kalenizde golü görebiliyorsunuz. Oyun artık topun kesildiği anda kurulmaya başlıyor. Tottenham, şu anda dünyada bunu en iyi yapan oyuncuyu aldı.”
Ardiles de bunun fazlasıyla farkındaydı. Takımı Popescu üzerine kurmaya karar vermişti. Klinsmann-Sheringham’dan oluşan rüya gibi ileri ikilinin hemen arkasına serbest oyuncu olarak Barmby’yi, kanatlara da o yılların en çok gelecek vadeden sağ açığı Anderton ve Popescu’nun Romanya’dan takım arkadaşı Dumitrescu’yu yerleştirmişti. Popescu ise savunmanın hemen önünde, bu beşli hücum hattının gerisinde serbest süpürücüydü. Tottenham, bu spektaküler kadroyla ligin ilk haftalarında harika bir başlangıç yaptı. Londra derbisinde attığı golle, daha sonra UEFA Kupası’ndan edeceği Arsenal’i birinci kez yıktı.
Ama Ardiles, bir şeyi hesaplamamıştı: Popescu’nun önündeki hücum yönü mükemmele yakın beşlinin hiçbiri oyunun savunma yönünde Hagi kadar bile etkili değildi. Tottenham, ilerleyen haftalarda büyük bir çöküş yaşarken uzun zaman sahada ayakta kalmayı başaran tek oyuncu Popescu oldu. Ama Ardiles, alınan şok sonuçlardan sonra görevinden alınınca Popescu, Tanrı sanki futbolu bulutların üstünde oynayalım diye yaratmışçasına topun sürekli havaya dikilip peşinden koşulduğu klasik Ada futbolunun kısırlığına mahkum olmuştu. Hava toplarının mutlak hakimiydi ama oynadığı oyundan ne kadar zevk aldığı fazlasıyla tartışılırdı. Zaman ilerledikçe, o yılların kendini bir türlü bulamayan Tottenham’ın harala gürele futbolunda Popescu, sudan çıkmış balığa döndü.
Neyse ki her şeye rağmen gösterdiği emekler karşılıksız kalmayacak ve Katalan devi Barcelona’ya transfer olacaktı. Hagi bile Barça’da kadroya girmekte zorlanırken, Popescu 1995-97 yılları arasında PSV’deki hocası Bobby Robson’ın çalıştırdığı takımın vazgeçilmez isimlerinden birisine dönüştü. İki sezonda 59 maçta 9 gol atarken, 1997 yılında Ronaldolu, Figolu Barcelona’nın kaptanı olarak Kupa Galipleri Kupası’nı kaldırdı. Bu aynı zamanda Barça formasıyla son maçı oldu. Çünkü kader bir kez daha yollarını can dostu, bacanağı Hagi ile kesiştirecekti.
Popescu, Türkiye’ye “Hagi’nin bacanağı” olarak geldiğinde, Hagi’den bile daha kariyerli bir futbolcuydu. Hagi, Barcelona’da bir türlü rüştünü ispatlayıp sürekli forma şansı bulamazken, Popescu efsanevi Katalan ekibin Figo ile beraber Katalan olmayan ilk kaptanlarından birisi olmuştu. Barcelona’dan ayrıldığında Galatasaray ile söz kesmeden önce başta PSV ve Feyenoord olmak üzere Hollanda ve diğer üst düzey Avrupa liglerinden birçok kulüpten teklif almıştı. Ama o eşi ve Hagi sayesinde İstanbul’u, Galatasaray’ı seçti.
1997-2001 yılları arasında Galatasaray, tarihinin en başarılı dönemini yaşarken, UEFA Kupası’nın kazanılmasıyla ölümsüzleşen filmin son anında yine Popescu olacaktı. Popescu, Türkiye’ye UEFA Kupası’nı getiren son penaltı gerilirken, spiker Levent Özçelik adeta yalvarıyordu: “Hadi oğlum, hadi oğlum…” O anda Levent Özçelik’in sesini duyan bir Arap atı, birden şahlanıp bir İngiliz atını bile geçebilirdi. Ama bizler televizyonlarımızın başında o penaltının gol olacağına adımız kadar emindik. Çünkü Popescu, bize öylesine bir güven vermişti ki tıpkı sonu hep mutlu biten filmlerde tam o filmin kopma sahnesinde devreye giren güvenilir yardımcı karakter gibiydi. O anda Ümit Aktan içinden şöyle geçirmiştir herhalde: “Değil Seaman, bütün He-Man’ler gelse yine o topu kurtaramaz.”
Tabii ki gol olacaktı. Popescu, tam da bunun için doğmuştu. Filmin başrol oyuncusu Hagi, gereksiz yere Tony Adams ile Tony Adams olup oyundan atıldığında, en iyi yardımcı erkek oyuncu tüm soğukkanlılığı ve zekâsıyla devreye girmişti. Galatasaray, en büyük yıldızını kaybedip 10 kişi kaldığında, Popescu başta kendi takımı olmak üzere hepimize Galatasaray’ın bir an bile bir kişi eksik olduğunu hissettirmedi. Sanki o kalan sürede Popescu, müthiş kariyerinin özetini izlettirdi. PSV’nin “serbest savunmacı”sı, Barcelona’nın muzaffer kaptanı, Romanya’nın gizli kahramanı, her Arsenal atağını başlamadan bitirip G.Saray akınına dönüştürdü. Sürekli takımını ileri itti. Sakat sakat oynayan kaptan Bülent’le oluşturduğu ikili, bizlere Çanakkale Savaşı’nı, İkinci Dünya Savaşı’nda küçük ama gururlu Balkan ülkelerinin işgale karşı verdikleri mücadeleyi hatırlatacak kadar destansıydı. Hepsinin üzerine bir de son penaltıyı sanki antrenmanda atıyormuş kadar soğukkanlılık ve Seaman’ın sinirlerini tahrip eden bir neşeyle filelere yolladığında hemen kendisini Türkiye’ye getiren saha kenarındaki kader arkadaşına, başrol oyuncusuna koştu.
Maçtan önce Romanya’dan falcı çağırıp maçın falına baktırmış, İngiliz gazeteler de bunu alay konusu etmişlerdi. Ama Tottenham’da olduğu gibi yine aynı falcının kehaneti gerçek oldu. Finalin ertesi günü, İngiliz gazetelerinde “Arsenal’in Nemesisi” manşetinin altında onun penaltı sonrası yüz ifadesi vardı. Barça kaptanı olarak Avrupa Şampiyon’u olduğunda bile bu kadar sevinmemişti. Galatasaray’ı, İstanbul’u, fazlasıyla Rumenlere benzettiği Türkleri bir ayrı sevmişti.
Sonraları, biz yine en iyi yardımcı erkek oyuncunun hakkını vermedik. Ona bir jübileyi bile çok görüp “Bu yaşta futbolcudan kâr ettik” diye böbürlenerek Lecce’ye sattığımızda biraz ayıp ettik. Halbuki “bizim” Popescu, bir dahaki sezon Türk oyuncular adamdan sayılmayıp sadece yabancıların parası ödendiğinde parayı almayı reddetmiş, yönetime karşı gelmişti. Son maçında, omuzlara bile alınmamış, sadece ailesinin getirdiği küçük pastayı takım arkadaşlarıyla birlikte kameraların çok uzaklarında yemişti. Galatasaray formasını giydiği 189 maçın her dakikasının her saniyesinin hakkını vermiş, Üçünci Lig takımıyla oynana kupa maçında bile UEFA Kupası Finali’nde oynuyormuş gibi savunma sanatının en eşsiz örneklerini sergilemişti.
Bence bir jübileyi değil, antrenman tesislerine Hagi ile birlikte dikilecek bir heykeli hak ediyordu. Ama faal futbolu bırakıp menejer olduktan sonra G.Saray’a getirdiği isimler İstanbul gece hayatına dalıp Popescu olamadıklarında, ağır hakaretlere maruz kaldı. Halbuki o, 2000 yazınad Bülent ve Suat’tan sonra üçüncü kaptanlığa getirilip Okan Buruk’un hışmına uğradığında bile sesini yükseltmemiş, “Ben zaten Barcelona’da kaptanlık yaptım, çok isterse hemen ona veririm” demekle yetinmişti. Yine sesini yükseltmedi, daha önce onun önerisiyle Galatasaray’a transfer edilen Adrian Ilie 1 Milyon dolara alınıp 7 Milyon dolara satılmış, onun getirdiği Filipescu’dan 2 Milyon, hiç beğenilmeyen Tamas’tan bile yarım milyon dolar kâr elde edilmişti.
Popescu için “Bizi dolandırdı” diyen yönetim, her transfer sezonunda çok büyük paralara yeni savunma oyuncusu alıp “Yeni Popescu” olarak lanse etmiş, kötünün iyisi Frank de Boer bile Ali Sami Yen’de yuhalanmıştı. G.Saray yönetimi, Çakar’ın tüm dayanılmaz ısrarlarına rağmen bir “because” bile diyemeyen, sözde dünyanın en büyük uluslar arası kredi şirketinin temsilcisi Sahip Som’a gözü kapalı güvenip, tarihin en büyük kazığını yerken, aynı günlerde Popescu’nun bayram kutlaması için bile tesislere girmesini yasaklamıştı. Halbuki o Popescu’ydu, iki yıl önce bayram günü Hagi ile beraber o tesislerde futbola yeni başlamış gibi antrenman yapan. O yüzden, biz daha Malta’dan, Moldova’dan çok gol yeriz! En iyisi YouTube’u açıp 2000 UEFA Kupası Finali’ni tekrar tekrar izleyelim. Popescu’nun tekrarı yok çünkü!