10 Ağustos 2010 Salı

Son Düdük!

Profilime bakacak olursanız 2006 yılından bu yana Blogger'in bir üyesi olduğumu söyleyecektir size. İçinde bulunduğunuz blogda ilk göz ağrısıydı... Başlangıçtaki belirsizlik hâli ve blog dünyası hakkındaki bilgisizliğim yüzünden, dürüst olmak gerekirse, uyduruk bir blog ismi seçmiştim. Zamanın blogları internetin en önemli medyalarından biri yapacağını tahmin etmiyordum. Gelinen nokta ortada. Askerlik dönüşü bir yenilik arıyordum. 3 ay sonrasına kısmetmiş... Lafı uzun tutmayacağım. Bu blogun ömrü bu kadarmış. Fakat bu demek değil ki benim blog maceram da aynı şekilde sona eriyor. Yeni heyecanımın adı: Sevdan Olmasa...

Israrla bekliyorum: SEVDAN OLMASA!

22 Mayıs 2010 Cumartesi

...and in Dreams, We will meet again...

Hiçbir şeyi kafanızdakine uyduramıyorsunuz işte... Askerlik dönüşüm hangi açıdan bakarsanız bakın hayalini kurduğum yönde seyretmiyor. Eve dönüşte bulduğum ortamdan tutun da 5 ay süresince hazırladığım "döndükten sonra yapacaklarım" listesinin tek bir maddesine bile bakmıyor oluşumun var kendince sebepleri. Nereden baksanız bir isteksizlik hâli, aksi olması gerekirken... Sivil yaşam da sivil yaşam tutkusuyla yanıp tutuşurken bir de bakıyorsunuz ki yeniden karışıvermişsiniz caddelere, sokaklara ama yetmemiş sanki gurbet. 5 ay önce ne bırakmışsan olduğu gibi duruyor, sanki o 5 ay birkaç gün önce bitmemiş gibi...

Bloga yazacağım ilk yazı konusunda da fikirler üretiyordum elbette. Alakasız ve bomboş geçen bir sezonun özetini yaşadıklarımdan harmanlayabilirdim mesela. Buydu kafamda aslolan. Sezon ortasında yapılan transferlerden gelecek sezonun planlamasının yapıldığı varsayımını çıkarmıştım ben de... Gio'nun gelişinden ötürü gitmemesi gerekenin Kewell olması için tanrıya yakarma noktasına dahi gelmiştim. Yine de "olmazsa ne halt yerim" dediğim pek çok şeyden de gayet ayrı kalabiliyormuşum. Özgürlüğümü tenzih ediyorum, o üzerine alınmasın... Yarım sene boyunca herhangi bir spor dalına ait maç bile izlemedim desem... Soğuyor insan. Askerlik şubesinin bahçesinde yeşeren sarı kırmızı çiçekler de olmasa renklerin önemini dahi unutacağım, o derece...

Eh işte... Uzun zamandır korktuğumuz başımıza geldi. Bir yazımda "daha gitmeden sensizlikten korkar olduk" demiştim Kewell için. Bir futbolcu düşünün ki taraftarları tarafından bu kadar kısa süre içerisinde bu denli çok sevilsin. Kewell'i "büyücü" yapan hiç şüphesiz bu büyüsüydü. Dünya üzerinde 19 numaralı formaya bu denli değer yüklendiği kaç kulüp vardır ki? İşler 2 sezondur iç açıcı olmasa da Galatasaray taraftarının tutunacak dalıydı belki de Kewell. Sahada bulunduğu sürede bir kez dahi yüzümüzü kara çıkarmamış olmasına değinmiyorum bile ama takım kaybedip de suratlar asıldığında aradığımız bir güler yüzdü. Kewell'in yüzüydü... Onun sıcacık gülümsemesi bizlere umut aşılıyordu. "Sabredin, güzel günler yakın..." demiyor muydu?

Kewell'in sessiz sedasız gidişinden elimize tutuşturulan Üstünel tarafından dile getirilen iki kuru söz oldu: "Yaşlıydı ve sakattı. Gelecek sezon planlarımızda yok." Hagi'den sonra kaç tane futbolcuyu bu kadar bağrına bastı Galatasaraylılar? Belki Mondi, belki Iliç... Onlar da "bu kadar mı"ydı ki? Yönetimin kararına akıl erdirmek isteyenler mantıklı bulabilir de, sır erdirmek isteyenlerin oklarının ucu Linderoth'a değiyor. Galatasaray ruhu dediğimiz şeyi yerlerde arıyoruz ya son yıllarda, gözümüzün önünde büyümeye çalışan o tek kıvılcımı dahi göremediyse bu yönetimin gözü, artık bittiği yere gelmiyor muyuz sözün?

Hagi gibi olsun istiyorduk... Parçalı son forması olsun istiyorduk "Kewell from Galatasaray'ın"... Artık hep bir şeyler eksik olacak. Bunu biliyoruz en azından.
video

10 Aralık 2009 Perşembe

Yine Yol Göründü Gurbete

Okulun hengamesinden yeni kurtulmuştuk ki soluğu askerlikte alıyoruz işte. Haziran başında kepi fırlattığımda bende hüküm süren psikoloji "İyi yahu, daha yarım yıl var" üzerineydi. Zaman hiç bu denli hızlı akmadı... Gidilecek yerler, görüp geçirilecek zamanlar bekler beni. Biz zorla adam ediledururken, Galatasaray zaferden zafere koşsun inşallah. Bir türkü tutturdum, hafifçe üflüyorum dudaklarımdan; "Neresi sıla bize, neresi gurbet... Yollar bize memleket."
5 aylık aranın sonunda şampiyonluk yazısıyla yeniden buluşmak ümidiyle.
Herkese sevgiler...

8 Aralık 2009 Salı

Galatasaray: 1 - İstanbul Büyükşehir Belediyespor: 1

Hafta ortası oynanan ve UEFA Avrupa Ligi'ndeki grubumuzu lider birmemize vesile olan Panathinaikos maçını katılmak zorunda olduğum yedek subaylık sınavı yüzünden izleyememiştim. Haliyle izlemediğim bir maçın özet görüntülerine de dayanarak o maçı yorumlamak istemedim. Hoş, bir maç hakkında uzun uzun analizlere giren birisi de değilim. Zira futbol basit bir oyundur, yorumlamak da öyle olmalı.
Geçtiğimiz sezondan farklı bir grafik çizmiyor Galatasaray. Hatta iki sezonun da ortak haftaları ele alındığında daha kötü bir Galatasaray'a tanıklık etmekte olduğumuzu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Her kafadan farklı bir ses çıkıyor bu istikrarsızlığa neyin sebep olabileceği konusunda. Forvetsizlik, yetersiz orta saha, koridor halindeki savunma, basiretsiz bekler, özgüven eksikliği... Bu üç nokta seçenekleri artırmak isteyenler içindi. Geçelim!
Sezona fırtına gibi giren, gol ve puan rekorlarına göz diken Galatasaray iyi oynamıyor ve kan kaybetmeye devam ediyor. Ligin 15'inci haftasında İstanbul Büyükşehir Belediyespor karşısında Ali Sami Yen'de alınan puan kaybı liderlikten olmak anlamına geldiği kadar takımın üst üste üç haftadır galibiyet alamadığını da yansıtıyordu aslında. Maçtan sonra kendisine uzatılan mikrofonlara konuşan Uğur Uçar'ın "İki olmaz, üç olmaz dördüncüsünde olur"a varan sözleri takımın içinde bulunduğu vahameti bir hayli acıklı şekilde aktarıyor.
Öyle bir lig düşünün ki lig lideri oynadığı son dört maçtan sadece 1 puan çıkarabilmiş fakat hâlâ lider. Öyle bir lig düşünün ki liderin takipçisi üç hafta boyunca kendisine altın tepside sunulan liderlik fırsatını "Almayayım" diyerek geri çevire çevire lig dördüncülüğüne kadar gerilemiş. Öyle bir lig düşünün ki ligin henüz başında zirvenin 12 puan gerisine düşen bir takım zirveyle arasındaki puan farkını 1'e kadar indirmiş. Ve öyle bir lig düşünün ki haftaya beşinci sırada başlayan bir ekip hafta tamamlandığında kendini zirvede bulmuş. Siz deyin "kalite", ben "kalitesizlik" diyorum garip bir şekilde.
İstanbul Büyükşehir Belediyespor, Ali Sami Yen'e neredeyse hücum hattından yoksun gelmiş ve bu bölgeyi altyapı destekli oyuncularından kurmuş. Galatasaray'da ise Baros dışında büyük bir eksik yok. Ha tabii, bir de nedeni anlaşılamayan bir şekilde kulübeye mahkum kalmış Keita var. Memlekete alışma sürecindeki pas alamayan bir Elano ile hücum varyasyonları deniyor maç boyunca Galatasaray ama Nonda'nın ağır kalması ve görev bölgesini sık sık terk etmesi nedeniyle rakip ceza alanında çoğalma sıkıntısı yaşıyor. Bir önceki hafta yaratıcı olması gerektiğini belirten Arda ise ısrarla hayal aleminde. Neticede spikerin büyük bir heyecanla dile getirdiği gibi bir Turkish Messi değil Arda Turan. Ayağına aldığı topları çabuk kullanmaması can sıkıyor. O eski süratinden de eser yok şimdi, sebebi beni bağlamaz.
Galatasaray maç boyunca her ne kadar kötü bir oyun ortaya koymuş olsa da hatırı sayılır miktarda gol pozisyonu da buldu. Özellikle Nonda, Elano, Arda ve Kewell ile kaçan golleri görünce saç baş yolmamak elde değildi. Uzatma dakikalarına 1-0 ile girdikten sonra da insanın canının sıkılmaması elde değildi. Nihayetinde gol yemeden kapattığımız bir maç yoktu bu sezon. 90+4'te İstanbul BŞB'nin altyapısının bir ürünü olan Hasan Ali son sözü söyleyerek Galatasaray'ın liderlik hayallerini söndürdü.
Maçın son düdüğü maçın bittiği anlamına geliyor muydu? Bu maçta değildi sanki. Özellikle karşılaşmanın son 10 dakikasında çalınan düdükler eşine rastlanmış türden değildi. Bugüne kadar çok sayıda hakem hatası gördük. Bunları eleştirip tartıştıysak bile bir süre sonra unuttuk, "Hakem de insandır" deyip geçtik. Bu kez durum biraz farklıydı. Geçtiğimiz sezon Şükrü Saraçoğlu'nda oynanan maçta Lincoln'ün golünü iptal ederek karşılaşmanın seyrini değiştiren adam Hüseyin Göçek, Galatasaray maçlarındaki başarılarına bir yenisini ekledi. 90+4'de çaldığı hiç olmadık bir serbest vuruşun kalemize gol olmasını yukarıda söylediklerimde olduğu gibi bir süre sonra unutabilirdim. Buna engel olan, uzatmaların ilk dakikasında kendisine yarım metre uzaklıkta vuku bulan bir pozisyonda Galatasaray'ın bariz kornerini görmemeyi seçmiş olmasıdır. Kendisine yarım metre uzaklıktaki bir pozisyonda makul karar veremeyen bir insan 20 metre ötede yaşanan bir pozisyonu nasıl süzebilir? Yine de bu bile Galatasaray'ın cömertçe harcadığı pozisyonların yanında devede kulak kalıyor. Kendi göbek bağını kendin keseceksin, olay budur.
Peki bu kötü gidişi ne sona erdirir? Ben bilemem bunu. Sezon başında silip süpüren, yakıp kavuran takım da bu takımdı sonuçta. "Son 6 maçımızı firesiz kapatır, devreye lider gireriz" diyenler de bilemiyorlar. Kadronuz ne kadar derin olursa olsun, ne kadar yetenekli futbolcuya sahip olursanız olun günümüz futbolu mücadele etmeyi gerektiriyor. Rakibinizden daha az koştuğunuz an mağlupsunuz işte, değişmez. Bunun yanında değişmesi gereken şeylerin başında savunmanın sağı ve solu geliyor. Her ne kadar Sabri'yi beğenmesem de Uğur Uçar konusunda diretmenin de pek bir şey ifade etmeyeceği de bu maçla birlikte bir kez daha ortaya çıktı. Mevcut şartlarda savunmanın sağı Sabri'nin olmalı, tabii mümkünse o da gitmeli. Öte yandan savunmanın soluna baktığımızda durumun daha vahim olduğunu görüyoruz. Sağ tarafa sezon sonuna kadar tahammül edilebilir belki fakat sol kanat Hakan'a teslim edildiği sürece takımın canı gerek hücum gerekse savunma yönünden çok yanacak. Dikkatle izlenirse her maçta rakibin sürekli Hakan'ın kanadından geldiği, Hakan'ın da bu ataklar karşısında ne denli aciz kaldığı görülebilir. Bulunduğu kanadı kullanabilmesi, hücumun o yönüne destek vermesi beklenen bir bek oyuncusu atik olmalıdır. Maalesef Hakan'da bu yok. Sigarayı günde iki pakede çıkarmak buna çare olabilir belki. CSKA'da banko oynayan bir Caner neden hâlâ düşünülmez, merak ediyorum.
Tüm bu can sıkıcı olayların akabinde keşke Adnan Polat'ın istifa edip gündemi değiştirebileceği bir başkanlığı olsaydı. Elinde Kulüpler Birliği Başkanlığı yok, Galatasaray Spor Kulübü Başkanlığı ise oyuncak değil tabii ki.
Hasan Kabze'yi de çok severdim. Baros'un yokluğunda takımda olması için çok şeyden vazgeçebilirdim.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Bursaspor: 1 - Galatasaray: 0

Galatasaray'ın gol yeme sorunu üzerinden yürütülen "Bir fazlasını atıyorsan sorun yok" çıkarımı alabora oldu artık. Gol atılamadığında ne olacağını sorgulayan yoktu ki bir süredir bunun üzerinden gidiyoruz işte. Nonda destekli Keita, Arda ve Kewell'dan oluşan bir hücum gücünüz var fakat 90 dakika boyunca rakip kalede yaratabildiğiniz tek bir pozisyon yok. Galatasaray'ın içinde bulunduğu durumu anlatan bir cümledir bu. Üstelik bunu yaparken orta sahanızı da rakibinizden bir sayı üstün olarak kurguluyorsunuz. Eğri oturup doğru konuşmak lazım, bundan birkaç hafta önce yazdığım bir yazıda belirttiğim düşünceyi tekrarlayacağım; sistem denilen şeyin Galatasaray'da oturtulması hoş bir ütopyadan başka bir şey değil. Tam 5 sezondur aynı dertten muzdaripken takımınızın sağını Sabri'ye, solunu da Hakan'a emanet ediyorsanız uzaydan Rijkaard ve Neeskens de getirseniz o çok tatlı baldan bir tutam bile çalamazsınız ağzınıza.
Galatasaray savunmasının içinde bulunduğu durum içler acısı, rakiplerin ise evine şenlik. Öyle ki bu sezon Galatasaray kalesine girmek isteyenlerin öyle pek fazla kafa patlatmasına da gerek yok. Oyunu kanatlara yayıp, savunmanın arkasına doğru birkaç defa sarktığınızda bunu başarıyorsunuz zaten. Evet, bu denli basit. Sürekli adam kaçıran Hakan Balta ve Sabri gibi isimler de size yardım ediyor üstelik.
Yeni Galatasaray'a bakınca bir şey çok açık, bu takım Avrupa'da ligde olduğundan daha başarılı olacak. Bir kere Süper Lig'de karşılaşılacak rakipler kadro olarak güçlü bir Galatasaray'ı yıldıracak bir futbolun peşine düşecekler ki bunun yolu da sert oynamaktan geçiyor. Eski performansını mumla aratan bir Mehmet Topal ve kalburüstü oyuncu olmaktan asla kurtulamayacak bir Barış'ı sahada basmadık yer bırakmayan bir Mustafa ile desteklemek maalesef bu sorunu çözmeyecek.
"Yetenekli oyuncular yaratıcı olmalı" diyor kaptan Arda maçın ardından. Ne de güzel söylüyor. Fakat ne yazık ki her şey Football Manager'in sunduğu nimetler kadar kolay değil. Bir oyuncunun yaratıcı özgürlüğünü fare yardımıyla ayarlayamıyoruz. Özellikle düşen hücum performansı karşısında elini taşın altına koyması gereken çok isim var. Bunların başını da Arda çekiyor. Nonda'nın yedek beklediği karşılaşmada forvette ezilmesini pek düşünmüyorum ama Arda'nın hafta ortası basına yansıdığı gibi Arsenal ya da Liverpool gibi takımlarda oynayamayacağını iyi biliyorum. Arda yetenekli futbolcu olabilir, ama o kadar.
Sabri, Hakan ve Barış'a "Sistem" demişler, onların cevabı "Burası Türkiye" olmuş...

23 Kasım 2009 Pazartesi

Galatasaray: 1 - Manisaspor: 1

Hafta ortası basketbol şubesinde zuhur eden skandalın futbol takımı üzerinde bir etkisi olabilir miydi? "Ne de olsa Türk kanına sahibiz" düşüncesinden yola çıkarsak gayet duygusal bir tümevarım gerçekleştirebiliriz aslında. Buna göre Galatasaraylı futbolcuların daha fazla hırslanması gerektiğine inananların sayısını yadsıyamayız. Öyle olmadı tabii... Belki gün içinde açıklanan ağır cezalar, belki kaptan Arda'nın domuz gribinin pençesine düşmesi, belki hava ve hatta belki de cıvadan ötürü Galatasaray dün geceki Manisaspor maçından galibiyetle ayrılamayarak Fenerbahçe'nin yenildiği haftada lider olma şansını tepti.
Geçtiğimiz hafta tüm Galatasaraylıların canını sıkan olayın cezaları Manisaspor ile oynanacak maçtan birkaç saat evvel açıklanmıştı. Çıkan karar Galatasaray Erkek Basketbol Takımının şu ana kadar oynadığı tüm maçlarda hükmen mağlup sayılması, buna ek olarak da 5 puanının silinmesi yönündeydi. Daha açık olmak gerekirse Türkiye Basketbol Federasyonu Galatasaray'a üstü kapalı olarak "Seni ligden düşürmüyorum, sürünmeni istiyorum" mesajı vermiştir. Ha, yapılmıştır bir hata ne ceza verilirse boynun bükük kabul eylemek zorundasın, o ayrı. Küçük hesap yapabilmek için geçtiğimiz sezona bir göz atmak gerekiyor. Ligde kalabilmek için 14'üncü sırayı elde etmeyi başaran Aliağa Petkim bunu 40 puan alarak başarmış. 6 haftası geride kalan 2009-2010 sezonunda gün itibariyle -4 puan ile dibe demir atmış olan Galatasaray'ın bu hesaba göre kalan 24 haftada 20 galibiyet alması gerekiyor. İşte tam da bu noktada TBF'nin vermek istediği üstü kapalı mesaj ile yollarımız kesişiyor. Bir önceki yazıda Galatasaray'ın uğraması gereken yaptırımla ilgili düşüncelerimi belirtmiştim ve en ufak bir değişiklik de yok bunda. Takıldığım nokta farklı, anlayan anladı.
Dünkü Galatasaray - Manisaspor maçında tribünlerde de bu olaya ithafen açılmış pankartlar göze çarpıyordu ki bunların başında hafta içinde görevinden istifa eden Yiğit Şardan'a sahip çıkılması geliyordu. Yiğit Şardan'ın adamlığı ve Galatasaray sevgisini tartışmak bana düşmez elbette. Benim inancım görevini yerine getiremeyen bir şahsın hangi mertebede olursa olsun başarısız olduğudur. Yiğit Şardan Galatasaray'dan kopmayacaktır, bu kâfidir.
Maça gelecek olursak... Tahmin etmesi güç bir durum değildi aslında. Fenerbahçe puan kaybetmişse Galatasaray da kaybeder, bu değişmez. Keita'nın yedek kulübesinde oturduğu maça üçlü önlibero anlayışından ödün vermeyerek başlayan Rijkaard maç hakkındaki tavrını belli etmişti sanki. Kendi evinde taraftar baskısıyla golü bulabilecek bir Galatasaray daha sonra liderlik için skoru koruyacaktı. İleride çoğalamayıp, Manisaspor'un bitmek bilmeyen presi karşısında ezilen takım ilk devrenin bitmesine yakın yoktan var olan pozisyonda Kewell'in ayağından gelen golle 1-0 öne geçti. Bu sezon atacağını da yiyeceğini de çok belli ediyor Galatasaray. 2003 yılından bu yana sabıkalı olan Müftüoğlu'nun skora etki eden kararlarına takılmadan yorumlayacak olursak dahi Manisaspor'un golü bulacağı aşikardı. Özellikle duran toplarda yaşanan bariz sıkıntı felakete davetiye çıkarıyordu. Nitekim karşılaşmanın son 10 dakikasına girilirken kullanılan bir köşe vuruşunda rakip oyuncunun kaçırılması sonucu skora eşitlik gelirken, dünkü Galatasaray'ın maçı çevirebileceğine inan taraftar yok denecek kadar azdı. Rakip yarı alanda çoğalamayan bir Galatasaray var. Nonda gol atıyor, fakat kesinlikle Baros kadar etkili değil. Keita sahada yoksa Galatasaray canlılığını kaybediyor ve gelecek hafta çok zorlu bir Bursa deplasmanı var. İlk yarı bitmeden liderlik hesabı yapanlar için evdeki hesap çarşıya uyacak mı, birkaç hafta içinde belli olacak.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Yüzyılın Rezaleti!

Yaşadığımızı anlatabilecek başka bir kelime var mıdır bilemiyorum. İşin can sıkıcı kısmı Galatasaray adının bu ayıba özne olması. Rakibine attığı yumruk sonucu 5 maç ceza alan bir oyuncu... Cemal Nalga'dan bahsediyoruz. Sezon öncesi oynanan iki hazırlık maçında cezasını tamamlamamış olduğu halde, takım arkadaşı Tufan Ersöz'ün formasını giyerek mücadele ettiği ortaya çıktı gün içinde. Yandaki fotoğraf söz konusu maçlardan birine ait. Yaşanan bu gelişmenin akabinde tüm bu olaydan bihaber olan Galatasaray Yönetim Kurulu çareyi olaya sebebiyet veren idari ve teknik kadronun kulüple olan ilişkisini kesmekte ve kamuoyundan özür dilemekte buldu. Basketbol Şubesinden sorumlu yönetici Ahmet Dedehayır ise şu an itibariyle görevinin başında! Akşam yaşanan canlı yayın hezeyanında kameralara o meşhur sırıtan yüzüyle bakmaya devam ediyordu.
Kulübün ligden ihracı gündemde. Türk sporunun lokomotifi, yüzyıllık Galatasaray gün itibariyle tarihine kapkara bir leke eklemiştir. Takımınızın gücü şampiyonluğa oynamaya yetmeyebilir pek tabii. Ezeli rakibinizin gerisine düşmüş olabilirsiniz. Fakat yapılan bu amatörce hataya takacak bir kulp bulamazsınız.
Yönetim Kurulunun özür dilemiş olması başlangıçta bir erdem timsali gibi gösterilecekse de yapılan büyük ayıp somut bir şekilde ortadayken bahane bulmaya çalışmak kulübü bulunduğundan daha da zor bir duruma sürükleyecektir. İdari ve teknik heyetin görevine son vermek de tereyağı gibi üste çıkmaya yarayacaktır ki ben hâlâ bir kulüp yönetiminin yaşananları bugün öğrenmiş olmasına takmış durumdayım. Bu örnek Galatasaray'ın "spor kulübü" olma özelliğini iyiden iyiye yitirmiş olduğunu gösteriyor ne yazık ki. Bu ayıbı temizlemek konusunda gerçekten samimiyse Galatasaray yönetimi, verilecek cezayı beklemeden ligden çekilmelidir. Lanet olsun koca Galatasaray'ı bu noktaya getirenlere!

H1'ine de N1'ine de...

H1N1 virüsü kaptanın da peşine düşmüş. Aman diyeyim Arda, aman diyeyim. Acil şifalar olsun!

15 Kasım 2009 Pazar

Galatasaray: 74 - Fenerbahçe: 72

Bu gece Abdi İpekçi'de NBA'dan kalma bir görüntü vardı aslında. Tribünler dolu, takımlar da Galatasaray ile Fenerbahçe olunca aksini düşünmek mümkün olmuyor zaten. Galatasaray bugün uzun bir aradan sonra Fenerbahçe'ye karşı Abdi İpekçi'de evsahibi konumundaydı ve bunun da bir getirisi olarak ardına 10 binin üzerinde taraftarın desteğini de almıştı. Her daim diyorum, yineleyeceğim. Galatasaray'ın Fenerbahçe karşısında "şanssız" olarak kabul görmeyeceği tek branş basketboldur. Çok büyük istisnalar olmadığı takdirde hak eden, kuvvetli olan ekip maçı alıyor. Tabii bizim basketbolcuların bu maçlara mental olarak biraz daha iyi hazırlandığını da unutmamak gerek.
Müthiş başladı Galatasaray maça. Çok uzun bir süre boyunca da rakibinin öne geçmesine izin vermedi. Savunmadaki hırs bu maçın ne kadar çok istendiğinin bir göstergesiydi aslında. Netice de öyle de oldu. İki kez uzatmaya giden maçı hak eden kazandı. Yine de üzerinde durulması gereken şey bambaşka aslında. Takım maçı istiyordu, evet, fakat aynı şeyi G.Saray taraftarı için söylemek pek mümkün değil. Aslında içeride oynanan her F.Bahçe maçında olan bu. İşler biraz kötüye gidince taraftar olay çıkarır, salon boşaltılır, ve bunun cezasını takım çekerdi. Bugün de işler tam Galatasaray'ın istediği gibi giderken taraftarlar yeniden sahne aldı. Birkaçı sahaya inip Fenerbahçe bench'inin üzerine yürürken, bir kısmı tribünlerden yabancı cisimler fırlattı. Anlaşılan o ki Galatasaray taraftarı futbol takımının üzerlerine üflediği hüsranın acısını salonda atmaya çalışıyor. Ben merak ediyorum... Kalan dakikalarda tribünler boşaltılsa, yaşanan tramvadan etkilenen oyuncular konsantrasyonlarını yitirse ve maç kaybedilse hesabını kim verirdi? Eminim taraftar vermezdi. Onlar muhtemelen ev yolunda "Oğlum fırlattığım çakmak X'in kafasında patladı ya bu kâfi" cümlesini kuruyor olurlardı.

10 Kasım 2009 Salı

Diyarbakırspor: 1 - Galatasaray: 2

Aldığı her yenilgiden sonra Futbol Federasyonu'nu ligden çekilmekle tehdit eden, iç saha dış saha ayrımı yapmaksızın her maçında taraftarı olay çıkaran bir rakibe karşı oynayacaksanız endişe etmeniz için yeterli sebebiniz var demektir. Diyarbakırspor ligden çekilme iddiasında ilk kez bulunmamıştı ama bir kez de Galatasaray maçından önce denemekte fayda vardı. Yoksa kamuoyunun ilgisini üzerlerine nasıl çekebilirlerdi ki? "Galatasaray maçına çıkmayacağız" gibi bir cümle kurarsanız ve tabii ki kaşlarınızı da çatarsanız artık kimse yan bakamaz size. Belli ki Diyarbakırspor'un amacı gündemi meşgul etmek, kafa karıştırmak ve bununla birlikte normal şartlarda sağlanması zor görünen bir motivasyon elde etmekti. Akıllıca bir iş çıkardılar doğrusu. Galatasaray için karşılaşmanın zor geçmesi için her şey hazırlanmıştı. Piyonlardan birinin hareket etmesi ya da hakemin ilk düdüğünün stadyumda yankılanması gerekiyordu sadece.
Mustafa Sarp'ın yokluğunda orta üçlü Mehmet, Barış ve Ayhan ile kurulunca haliyle mücadele gücü düştü takımın. Bunun yanında ev sahibi ekibin maça aşırı bir motivasyonla başlaması da işin tuzu biberi oldu. Kendi takımı tanırım. Baskılı deplasmanlarda eli ayağına dolanır takımın. Korktuğum başıma geldiğinde maçtan ümidi kesmediysem eğer bunun sebebi Diyarbakırspor orta sahasının tempoyu daha fazla kaldıramayacağına olan inancımdı. Şayet yanılmadım. Yine de ilk yarının sonunda Sabri durumu 1-1'e getirmeseydi, belki şu an farklı cümleler kuruyor olabilirdim. İkinci yarıda ise ilk yarıya nazaran farklı bir Galatasaray vardı. Topu ayağında daha çok tutup, pas yapmaya çalışan takımın Arda'nın ayağından bulduğu galibiyet golü ders niteliğindeydi. Son 25 dakikada sorumsuzca oyundan atılan Barış'a "Almanya'da ne öğrendin sen kuzum?" sorusunu yöneltmemek hata olurdu sanırım.
Galatasaray, Fenerbahçe'nin maç yapmadan 3 puan kazandığı haftada zirvenin altı puan gerisine düşmemek için kazanmak zorunda olduğu maçtan galip ayrılmasını bildi. Geriye ise yapay dostluk görüntüleri kaldı.

9 Kasım 2009 Pazartesi

Farmville'nin Amacı

Evet, ben yaptım.

6 Kasım 2009 Cuma

Dinamo Bucharest: 0 - Galatasaray: 3

Gheorghe Hagi'nin çevresindekilerin tavrı her şeyi çok net bir şekilde özetliyor aslında. Evet, Galatasaray UEFA Avrupa Ligi'nde son iki maçını oynamadan gruptan çıkmayı garantiledi. İşin bir diğer boyutu ise Galatasaray artık Avrupa'da Kinder'den çıkan ekipler karşısında sürpriz yaşamıyor. Tam olması gerektiği gibi her şey. Büyük takım büyüklüğünü gösterip rakip ayrımı yapmıyor.
Dinamo Bükreş iki hafta önce çapını belli etmişti aslında. Ne yalan söyleyeyim daha kuralar çekildiği gün Panathinaikos yerine dert edecek birilerini kestirmiştim gözüme. Gereğinden fazla büyütmüşüm. İlk maçtaki 4-1'lik skora rağmen gerek mental gerekse fiziken herhangi bir gelişme gösterememiş Rumen temsilcisi. Taraftarlarından yoksun oluşlarının ille de bir etkisi vardır ama son umutlarını bağladıkları maçı kötü başlayıp kötü bitirdiklerini görünce "Demek ki adamların güçleri bu kadar" demekle yetindim. Öyle ki ileride basıp rakip savunmayı boğan Baros, sağ kanadı koridora çeviren Keita ve tüm handikaplarına karşın Elano'nun yokluğunda ilk düdükten itibaren oyunu domine eden bir Galatasaray izledi futbolseverler. Keita ve Elano'nun arka arkaya görmüş oldukları kırmızı kartların kesik yemelerinde rol oynadığını düşünüyorum ama zaten bu da başka bir yazının konusu...
Son zamanlarda Galatasaray kalesine asılı ağların havalanmadığını pek görmedik. Sivasspor'a karşı oynanan son lig maçında Ayhan'ın yerine Barış'ın monte edilmesi ve orta üçlünün Mehmet, Mustafa ve Barış ile kurulması her ne kadar rotasyon olarak yorumlasa da belli ki Rijkaard'ın düşündüğü şey farklıydı. Mustafa gibi sahada basmadık yer bırakmayan bir futbolcunun yanına azmiyle onun açığını kapatacak biri gerekiyordu ki bu noktada denenen isimdi Barış. Yaşadığı performans düşüşünün akabinde kesik yemiş olması Barış'a olumlu yansımış, bu kesin. İki maçtır kalemizi gole kapatıyor oluşumuzun orta alandaki bu değişim olduğunu söylesek yanlış bir şey dile getirmiş olmayız sanırım. Yine de Sivasspor ve Dinamo Bükreş'in zayıf rakipler olduğunu da bir kenara yazmak gerek.
Galatasaray kendisine bir üst turun kapısını açacak maçı Kewell, Nonda ve Mehmet'in golleri ile 3-0 kazandı. Mehmet Topal'ın uzak mesafeden gelen golü hoş, uzun zaman sonra takımımızı bir Avrupa kupası grubunun zirvesinde görmek çok daha hoş.

3 Kasım 2009 Salı

Galatasaray: 2 - Sivasspor: 0

Maçın üzerinden epey geçti ve bana maç hakkında söylenecek pek bir şey kalmadı esasında. Hâl böyle olunca oynanan oyundan farklı bir noktaya değineceğim. Galatasaray tribünlerinin son yıllarda yaşadığı büyük düşüşü kimsenin inkar edecek bir durumu yok. Aksi yönde görüş beyan etmek basbayağı kendini kandırmaktır. 22 bin kişilik stadın bir türlü doldurulamayışına artık söyleyecek sözüm kalmadı ama tribünleri organize edenler hakkında belki birkaç şey söyleyebilirim. Galatasaray tribünlerinde bir ruh yok. Maçın başında hep bir ağızdan söylenen ve artık her stadyumda rastlanan üçlünün dışında ses getirecek, tempolu bir bestesi yok Galatasaraylılar'ın. Nevizade Geceleri söz konusu olduğunda nötr kalsam da son zamanlarda dile getirilen "Sen var ya sen..." diye başlayıp "...deplasman yolunda elimde sigaram..." ile devam eden tezahürata söyleyeceklerim var. Bir kere son derece sıradan ve bayağı olan, takıma zerre katkısı olmayan bu besteye Galatasaray tribünleri gereğinden fazla sahip çıkıyor. Bunu gözlemlemek için illa ki tribünde olmak da gerekmiyor üstelik. Nevizade Geceleri ile bir You'll Never Walk Alone havası yakalanmak isteniyor olabilir ama bence bu kadar yani, fazlası yok. "Sen Var Ya Sen"in temposuzluğu, anlamsızlığı, takımı ve taraftarı kamçılamanın aksine uyku getirici bir misyona sahip oluşu ince ince irdelenmeli kanısındayım. Öyle ya, tam bir koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi denmesi durumudur bu. Harry Kewell ve Nonda'nın golleriyle 2-0 kazanılan Sivasspor maçı sırasında birçok kez kulağıma çalındı bu tezahürat. Artık takımı ateşleyecek, "mıy mıy"lıktan uzak tezahüratlara ihtiyacı var Galatasaray tribününün. Şu hâliyle takıma en ufak bir katkısı yok. En azından ben böyle düşünüyorum.

1 Kasım 2009 Pazar

Koleksiyon #14

Sometimes I prefer to give up tradition of the concept "The Collection". I do this if I feel so emotional about something. So, this is one of those moments. Last one was the orange kit with Hasan Şaş. I have used it after Hasan's decision of retirement. Well... Why do I use this newest kit as a collection item. I think you'll understand it after you see back side of the kit. Yes! You're so clever! It's Harry Kewell! While I am watching today's match against Sivasspor, and after I've seen his half volley, I just can't keep my feelings to myself. And this is an absolute "yes"! Kewell should not leave us! If he does... Nevermind! Let's don't think about it. I think you wonder why I prefer English to write this post. It's because my hope. Maybe our "Daddy Cool" happens to pass this blog. You don't dare to leave us Mr. Daddy Cool, we won't let you go :)

28 Ekim 2009 Çarşamba

Alkış

"Maçı iptal etseydim 50 bin kişi sokağa dökülürdü cam çerçeve kalmazdı, Kadıköy yıkılırdı..."
(Bünyamin GEZER)