31 Ekim 2008 Cuma

Bize Her Sevdadan Geriye Kalan Sadece Galatasaray!

Giden her sevgilinin ardından
hep biz olduk el sallayan
Haykırsak duyarlar mı sesimizi
hangi sevdadan galip çıktık ki?

Ankaraspor: 1 - Galatasaray: 1

Galatasaray bir garip bu sezon. Ne yapacağını bilmez bir tavır sergiliyor sahada. Sezon başında tüm kupalarda iddialıyken, şimdi taraftar olarak "Acaba?" diye soruyoruz kendimize. Kötü bir futbolun ardından alınan 4-2'lik Eskişehirspor mağlubiyetinin akabinde Türkiye Kupası'nda konuk olduğumuz Ankaraspor ile 1-1 berabere kaldık. Maç boyunca Galatasaray'da olumlu iş yapan tek isim olarak kulübede çürümeye mahkum edilmiş Ümit Karan'ı söyleyebilirim. Koştu, savunmaya yardım etti, takımın tek golünü attı. Son 25 dakikada 1-1'in üzerine yatan bir Galatasaray görmek ise ister istemez tüylerimizi diken diken etti.

29 Ekim 2008 Çarşamba

Kutlu Olsun!

"Temeli büyük Türk milletinin ve onun kahraman evlâtlarından mürekkep büyük ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda kurulmuş olan Cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan mülhem prensiplerimizin bir vücudun ortadan kaldırılması ile bozulabileceği fikrinde bulunanlar çok zayıf dimağlı bedbahtlardır. Bu gibi bedbahtların Cumhuriyetin adalet ve kudret pençesinde lâyık oldukları muameleye maruz kalmaktan başka nasipleri olmaz. Benim naçiz vücudum birgün elbet toprak olacaktır fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşıyacaktır. Ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan prensiplerle medeniyet yolunda tereddütsüz yürümeğe devam edecektir."

28 Ekim 2008 Salı

Koleksiyon #6

Teşhircilikte son nokta! Bu koleksiyon işine girdik ama sarı-kırmızı iç çamaşırlarımıza kadar sergileyemeyeceğiz elbette. O kadar da abartmıyorum zaten :) Koleksiyonumun altıncı halkasını en sevdiğim formama ayırdım. Geçtiğimiz sezon kombine kart sahipleri için üretilen ve fakat çok beğenildiği için piyasaya da sürülen düz kırmızı forma... En sevdiğim formamın sırtını Büyük Kaptan'a ayırdığım içinse ayrıca öpüyorum alnımdan. Üzerimde bu forma varken yazmak vardı bu yazıyı... Olmadı yaklaşık 3 saat önce sona eren halı saha maçımda üzerimdeydi, haliyle istikameti çamaşır makinesi oldu.

Galatasaray: 92 - Antalya BŞB: 68

Darüşşafaka galibiyeti ile başladığımız Beko Basketbol Ligi'nin ikinci haftasında geçen sezon iyi işler yapan ve bu sezon yoluna Avrupa kupalarında devam eden Antalya Büyükşehir Belediyesi'ni Ayhan Şahenk'te ağırladık. Başarılı sayılabilecek bir sezonun ardından daha büyük hedeflerle yola çıkan Galatasaray'ımız zorlu geçmesi beklenen bu maçtan 24 sayılık bir farkla, 92-68, galip ayrılmayı bildi. Bu galibiyette 26 sayı ile oynayan Antonio Graves ve 20 sayı ile maçı tamamlayan Milan Guroviç'in payı oldukça büyüktü. Dejan Milojevic de 9 sayı ve 13 ribaundluk performansıyla göz doldurdu. Memleketimin takımı Antalya Büyükşehir Belediyesi'ne Galatasaray maçları haricinde başarı dileklerimi ileteyim buradan :)

Eskişehirspor: 4 - Galatasaray: 2

En Güzeli Galatasaray'ı Üzgünken Sevmektir!

25 Ekim 2008 Cumartesi

Blogger is Banned in Turkey!

If you reached this blog with normal ways, and you don’t see any warning, then you are not from Turkey. You may be from anywhere on earth except Turkey. Because in Turkey, we cannot reach Blogger with normal ways. If we try it, we see the warning on the link below. For the ones who don’t know Turkish, I’ll try to explain it now. As I said shortly before, a warning is appeared on the mainpage when you try to reach Blogger in Turkey. This warning says “Access to this website has been suspended by court order”... As you know, even YouTube is out of reach in our country. Blogger just became the second curtain of this foolish drama. I began to ask myself “What kind of country I’m living in?” On the other hand, the funnier thing is that we don’t have any explanation about the situation. Perhaps we should call it “cover” instead of “explanation”. Now, I am afraid that Google is next in the queue of prohibition.

The link that I mentioned, here!

24 Ekim 2008 Cuma

Galatasaray: 1 - Olympiakos: 0

Yarılanmış sonbahara karşın memleketi bir türlü bırakmak istemeyen sıcak hava ülke gündemini de fena halde sarmış... "Etkilenilmeyen" ekonomik kriz, üniversitelerde giyim kuşamda ikinci dalga, ard arda gelen şehit haberleri, ergenekon mergenekon akla ilk gelenler. Ha tabii bir de eski dost Arsenal'ın Kadıköy'de Fenerbahçe'yi 5-2'yle geçmesi... Aslında fark etmiyor... Bu ülke insanı eğer akşam koltuğuna kurulduğunda ve televizyonunu açtığında karşısında bir futbol maçı görüyorsa, o an dünya ile soyutlanıyor, bildiği her şeyi unutuyor. İnanmayan ölçüm yapabilir. Denemesi bedava hem de...
Dün gece de böyle akşamlardan biriydi. Heyecanı son raddesinde yaşamayı bilenlerin gecesiydi. Başından beri hedeflenen UEFA Kupası'na Galatasaray'ın "resmen" başlayacağı gündü. Gün boyunca girilen derslerde hep akşamki buluşma, Yunanlarla yapılacak tatlı atışmalar, Eski Açık'ta patlatılacak boğaz ve en nihayetinde elde edilecek 3 puan hayal edildi. Sonunda ise sabahtan beri salgılanan serotonin had safhaya ulaştı.
Galatasaray - Olympiakos maçı bir dönüm noktasıydı. Kim için? Pek çokları için... Skibbe için, yavaş yavaş toparlanmakta olan Lincoln için, UEFA Kupası için ve en önemlisi Galatasaray tribünleri için... Sezon başından bu yana durmadan kamçılandı, fakat sırtındaki her geçen gün artan ve adeta acıyı resmeden uzun çizgilere karşın çalışmalarından, duruşundan ödün vermedi. Elbette Michael Skibbe'den bahsediyorum. Herkes Galatasaray'ın yeni yapılanmakta olan bir takım olduğunu çabuk unuttu. Steaua Bucharest karşısında sahaya sürülen ilk onbire lanet okuyanlar, dün geceki zaferin ardından "Galatasaray harika oynadı" cümlesini ilk kuranlardı. Dikkatli baksalar takımın aynı oyun anlayışıyla sahada olduğunu kavrayabilirlerdi sanıyorum.
Lincoln'e gelirsek... Bu sene geçen seneye oranla daha iyimser, daha hırslı olduğunu gözlemliyoruz. Sezon başından bu yana süregelen çıkışını bu maçta da devam ettirdi. Hatta biraz abartıp takımın en iyisi olduğunu söyleyebilirdim ki bunu söylememi yaptığı son vuruşlar engelliyor. Akıllara zarar iki net pozisyonu cömertçe harcadı Lincoln... Ancak bunun dışında kelimenin gerçek anlamı ile kusursuzdu.
Bir de Galatasaray tribünleri var tabii. Muhteşemdi! Uzun bir aranın ardından ilk defa atmosferden bu denli zevk aldığımı söyleyebilirim. Sezon başında dolmayan tribünlere inat arka arkaya oynadığımız Trabzonspor ve Olympiakos karşılaşmalarını tamamı dolu tribünler önünde oynadık. Bunun üzerine konabilecek tek artı tribünlerin coşkusu olabilirdi ki bu da oldu zaten. 90 dakika boyunca Mecidiyeköy'den Türkiye'nin her noktasına yayılan sarı-kırmızı ses fırtınası, maç bittikten sonra da artçı şoklarla devam etti.
Tabii maça da değinmek lâzım... Galatasaray her geçen gün daha iyi oluyor. Bunu sahaya adamakıllı bakan herkes rahatlıkla söyleyebilir. Özellikle Olympiakos maçında takımın bu sezon Avrupa'da başarıyı ne kadar çok istediğini açıkça gördük. 30 yaşındaki Kewell'dan Lincoln'e kadar futbolcuların hepsi pres yaptı, koştu, çabaladı, tekmeye kafa soktu. Ayrıca parantez açılmasını gerektirecek oyuncuların başında ise Arda, Sabri ve Meira vardı. Özellikle Arda Turan'ı bu sezon hiçbir maçta bu denli hırslı görmemiştik. Maç sonrası da hakkı verildi zaten.
Hülasa Galatasaray karşılaşmayı 25.dakikada Harry Kewell burnumuza çaldığı buram buram klas kokan kafa vuruşu ile 1-0 kazanarak UEFA Kupası gruplarına 3 puan ile başladı. Skorun 1-0 olması kimseyi aldatmasın... İleri uçta biraz daha becerikli olabilsek Yunanlar'ı ülkelerine tarihi bir hezimetle uğurlamamız işten bile değildi. Grubun bir diğer maçında Hertha Berlin ile Benfica, Almanya'da 1-1 berabere kalınca, ilk hafta maçlarının ardından Galatasaray B Grubu'nda liderliğe oturdu. Tabii ki önemli olan son maçların ardından zirve de olmak. Bunu da başarabilecek kapasite ve güç halihazırda Galatasaray'da mevcut.
Güzel günler yakındır!

21 Ekim 2008 Salı

Unutulmaz Sözler - Volume 12

“Soyunma odasına nasıl gittiğimi bir ben biliyorum, bir de Allah. Golü kaçırdım ve kendi kendime “İşte şimdi yandın Arif” dedim. Çünkü karşımızdaki rakip Arsenal, çok iyi takım. Maçı kaybetsek Türk futbol tarihinin en önemli maçlarından birini, belki de en önemlisini kaybetmiş olacağız ve ben vebal altında kalacağım. Kendimde hep vicdan azabı duyacaktım ama Allah’a şükür kupayı aldık, korktuğum başıma gelmedi.” (Arif ERDEM)

"Karizmaysa Biz Daha Kralını Yaparız"

Galatasaray'daki ilk zamanlarını hatırlıyorum da, pek uysaldı Hasan Şaş. Kim ne derse desin başını önüne eğen, pek fazla ön plâna çıkma hevesi olmayan, belki de bu ihtimalden hep korkmuş biriydi. 17 Mayıs 2000'de penaltılar atılırken belki de en samimi olandı. Son penaltının ardından Popescu'ya doğru hayatlarının deparını atan 20-25 kişi arasında ilk atılan, 25 Ağustos'ta Jardel'in boynuna sarılan, 3 Nisan 2001'de hırsına yenik düşerek formasını boyun kısmından yırtmaya en çok yaklaşan da Hasan Şaş'tan başkası değildi.
Yıllar çok şey kattı ona; yeteneğine yenetek, hırsına hırs. 2002 Dünya Kupası'na damgasını vuran isim oldu. Kariyerinin zirve yaptığı yerdi orası. Sonrası malum; şanssızlıklar, ancak inadına tükenmeyen iyi niyeti. Neler demediler ki onun için? Kimilerine göre çirkefliği vardı Bülent Korkmaz'dan miras kalan. Fakat aslında bunlar hep iç acısıydı. Hangi taraftar takımında forması için canını sahaya koyan bir oyuncu görmek istemez ki? Galatasaray tribünlerinde çok güzel bir pankart vardır. Şöyle der; "Sen sahadaki biz, biz tribündeki sen"... Hiçbir söz bu duyguyu daha iyi anlatamaz. Biz Bülent Korkmaz'ı izlerken sahada kendimizi görüyorduk. Çünkü taraftarın sahaya inmiş hâliydi Büyük Kaptan. Sonra bayrağı Hasan Şaş devraldı. Sımsıkı sarılıyor ona, bırakmamacasına. Birçok futbolcu gibi basına, taraftara, aleme oynamaz; neyse odur! Ne kadar kötü oynarsa oynasın, ne kadar zıvanadan çıkarsa çıksın Galatasaray'ı için neyi varsa verendir. Hasan Şaş, aslında Galatasaray'ın haklarının sahada vücut bulmuş hâlidir, ezdirmez kendisini. Hasan Şaş'ı bağrına basacak olan da yeri geldiğinde hoş olmayan hareketleri olursa onları dile getirecek olanlar da Galatasaray taraftarlarıdır, başka kimse değil! Biz onu olduğu gibi seviyoruz, kabul ediyoruz; bu da bize yetiyor.
Lise defterlerimin kapaklarına adını yazdığım, ders sırasında sıkıntıdan en arka sayfasına çizdiğim dünya karmasının değişmez ismiydi o. Galatasaray'da her numara efsane mertabesine ulaşır. Yıllar sonra hatırlanacak 11 numaranın sırtında yazacak isim de şimdiden belli.
Hasan Şaş'ın yılı olacaktı bu sezon. Tüm kalbimle buna inandırmıştım kendimi. Takımdaki sakatlıklardan ötürü oynayacağı mevkiyi bile sorun etmedi. Söz konusu Galatasaray'a hizmetse eğer, bunun nasıl ve nerede olacağını hiçbir zaman sorgulamadı. Rüya gibi yıllarından bir bukle sunarak başladığı sezonun henüz başında sakatlandı Hasan Şaş. Ameliyat olması gerekiyormuş, devre arasına kadar takımdan ayrı kalacakmış falan filan... Dünden beri ağzımdan eksik olmayan "Pöf"lerin nedeni budur, başka bir şey değil.

20 Ekim 2008 Pazartesi

Galatasaray: 3 - Trabzonspor: 0

Öyle bir teknik adam düşünün ki göreve getirileli henüz 3 ay olmuşken gerek görsel gerekse yazılı basında gönderilmesi tartışılıyor. Üstelik kendisini takımın başına getiren yönetim kısa bir süre önce yardımcılarını Florya'dan kapı dışarı etmiş... Sahip olduğu kadro Türk Milli Takımı'nın belkemiğini oluştursun... Tüm yorgunluğun yanına tatlı niyetine bir türlü düzelemeyen sakatlıklar eklensin... Teknik adam da yemeyip yanında yatsın. Stres, stres ve daha fazla stres... Michael Skibbe'nin görevinin başına geçtiği günden bu yana Galatasaray çatısı altında yaşadığı başka bir şey yok. Eminim ki dün alınan net sonuca ve güzel futbola rağmen karşılaşmanın kaybedilmesini isteyen yöneticiler dahi vardı. Güzellikle kapıyı gösterdikleri adam istediklerini yerine getirmeyince işi başa düşürmekten başka da bir şey kalmayacaktı. Herkes "vurun abalıya" edebiyatı ile günlerini geçirirken, Skibbe tüm bu sıkıntı içinde takımını lig lideri Trabzonspor ile yapılacak maça hazırlamakla meşguldü. Kendisine "Git" diyemeyen ve adeta parmaklarında oynatıp, herhangi bir açıklama yapma gereği duymayan yönetime mesajını 3-0'lık Trabzonspor galibiyetiyle verdi. Karşılaşmanın bir bölümüne damgasını vuran güzel futbol da cabasıydı.
Mehmet Topal'ın bir türlü iyileşememesi, Linderoth'un müzmin sakat oluşu bu haftaya kadar önliberoyu Ayhan ile kurmayı gerektirmişti. Fakat takımın çok gol atmasına karşın çok fazla gol yemesinde bunun payı çok yüksekti. Zira Ayhan Akman hücuma gereğinden fazla destek veren bir önliberoydu. Steaua Bucharest maçında Meira'yı önlibero oynatma tercihi ters tepen Skibbe, aynı taktiği bu kez Trabzonspor karşısında deneyerek bir nevi totem denedi. Keza bu defa tuttu. Savunmada Servet'in yanına, benim deyişimle, "Cannavaro Emre" çekildi, Meira da Ayhan'ın yanına monte edildi. Bu işe yaradı... Özellikle maç boyunca Meira'nın maçın en iyisi, Emre'nin de savunmanın en iyisi olduğunu gördüğümüz için bunu söyleyebiliyorum. Ayrıca De Sanctis'e de ayrı bir paragraf açmakta fayda var... Takımı Şampiyonlar Ligi'nden eden Aykut gibi yerinde saymaktansa, toplara çıkmayı çok iyi beceriyor ve bunu çok seri bir şekilde eyleme döküyor. Refleksleri ve kurtarışları da sezon sonuna selam çakıyor. Sanctis dün gece resmen İtalyan Milli Takımı'nda neden bulunduğunu uygulamalı olarak gösterdi.
Maça gelelim... Pek iyi başlamadık. Savunma kendi bulana kadar rakibi defans arkasına gereğinden fazla kaçırsak da De Sanctis bu pozisyonların tehlike arz etmesine olanak tanımadı. Trabzonspor tek hatası Ali Sami Yen'e kendilerine çok güvenerek gelmeleri oldu. Tabii ki bu kötü bir şey değil, ancak yeni kurulmuş bir takım olduklarını unuttular. Netekim 25'inci dakikada Arda'nın orta şut karışımı muhteşem golüyle kilitleri çözüldü. Hemen arkasından Servet sahne aldı, perdeyi 60'da Lincoln kapattı. Oyuna sonradan dahil olan Aydın Yılmaz'ın performansı da dudak uçuklattı. Aydın ortaya koyduğu performans ile "Birkaç hafta sonra tozu dumana katıyorum" mesajı verdi, biz de aldık onu...
Yazıyı kapatmadan önce Lincoln hakkında da birkaç kelam etmek istiyorum. Gelenekselleşti artık, biliyorum. Hatta "Lincoln'de Bu Hafta" adlı bir köşe açsam fena da olmaz hani. Neyse... Lincoln dün gece de bu sezonki "iyi" performansını devam ettirdi. Ancak üzerindeki lakaytlığı ve taraftara oynama arzusunu bir türlü atamıyor. Muhteşem bir gole imza attıktan 1 dakika sonra kırmızı kart görerek oyunu terk eden bir adam... Olabilir tabii... Ancak ilk yarının henüz başında gördüğü sarı kartın ardından oyundan atılıncaya dek hakemle uğraşması, attığı golün akabinde köşe bayrağını yerinden çıkarıp yaptığı dansa alet etmesi kabul edilemez. Yine de Lincoln tüm bu pozisyonlarda hakem Bünyamin Gezer'in inisiyatifine geldi. Adam bir bekledi, iki bekledi, üçüncü de sabrı tükendi. Golden sonra yapılan santrada topu tokatlayınca boynu bükük soyunma odasının yerini tuttu. Bu kadar sakat oyuncunun bulunduğu bir dönemde profesyonelliğe hiç yakışmayacak bir harekete da imzasını attı.
Velhasılı kelam, takımın her geçen gün daha iyiye gittiğini söyleyebiliriz. Biraz saha sağlam bir savunma ile Olympiakos'u yenemememiz için hiçbir sebep yok!

19 Ekim 2008 Pazar

Darüşşafaka:58 - Galatasaray:73

İyi başlayıp kötü biten bir sezon... Her biten sezonun bir de yenisi olduğunu hafızalara çiviler yardımıyla kazımak... Yeni sezon, yeni umut...
Galatasaray Erkek Basketbol Takımının Ziziç, Guroviç, Antonio Graves ve Strickland ile kuvvetlenen kadrosu Türkiye Kupası'nın ardından ilk defa görücü huzuruna çıktı. Ligdeki ilk rakibimiz yaklaşık 10 gün evvel Türkiye Kupası'nda mağlup olduğumuz Darüşşafaka Cooper Tires oldu. İç saha maçlarımızı da oynadığımız Ayhan Şahenk'te konuk olarak yer aldık bu maçta. Son çeyrek hariç oyunda üstünlüğümüzü rakibe kabul ettirmeyi başardık. Rakibin bizden zayıf oluşu da işimizi kolaylaştıran başlıca etkendi. Öyle ya da böyle Galatasaray sezona galibiyetle başladı ki önemli olan da bu. Fakat gerçekçi olmak gerekiyor ki bu sezon Galatasaray'da geçtiğimiz sezonki havadan eser yok gibi. Basketbol bakımından sezona bayan basketbolcularımız damgasını vuracak, erkek takım izleyecek gibi.

17 Ekim 2008 Cuma

Işıl'dan Mektup Var

Işıl Alben'den Cumhurbaşkanlığı Kupası zaferinin akabinde Galatasaray taraftarına mektup var... Pankart Fanzine'den buraya taşıyorum.

"Sevgili arkadaşlar;

Her birinize teker teker teşekkür ediyorum!

Geçen sezon play off finalinde söylemiştim "HAKETTİĞİMİZİN PEŞİNDEYİZ!" diye...

Hak ettiğimiz...

Bütün yaz geçmek bilmedi hak ettiğimizi beklerken. Maç tarihi yaklaştıkça sizlerin artan coşkunuza şahit oldukça heyecanım, sabırsızlığım her geçen gün arttı! Biz sizi, siz bizi nasıl bir coşkuyla inandırmışız ki sezon başı olması, hazır olmamamız, eksik yabancılarımız vs hiçbirisi sonuca olan inancımı etkilemedi. Sadece cumartesiyi bekledim, tribünde sizleri görebilmeyi, sizlerle kenetlenebilmeyi, elimden geldiğince sizlere layık olabilmeyi...

11.10.2008...

Her biriniz kendi imkanlarınız ile İstanbuldan Adanadan İngiltereden Eskişehirden Ankaradan İzmirden ve daha kimbilir nerelerden yola koyulup yanımıza geldiniz. Maç boyunca hiç susmadan bağırdınız, sesleriniz kısıldı elleriniz acıdı hatta duyduğum sandalyelerinden düşenleriniz oldu...

Her biriniz tribünde her birimiz sahada Alpaslan abimizin arzusunu yerine getirmek için mücadelemizi verdik. Biryandan da rakip takım taraftarına da acımızı paylaştıkları ve maçta açmış oldukları pankart için çok teşekkür ediyorum.

Geçtiğimiz sezona bize yakışan bir şekilde son noktayı koyduğumuza inanıyorum.

Saat 15.44...

Üzerimde parçalı formam, boynumda madalyam, elimde Cumhurbaşkanlığı Kupamız... O an yaşadığım mutluluğun tarifini yapmam mümkün değil. Ancak bundan daha da büyük bir mutluluk var ki ne madalya ne de kupa ile taçlandırılamaz... Maçın bitiş düdüğü ile birlikte kafamı kaldırdığım da gördüğüm, tribündeki bizlerin yüzlerindeki gülümseme gözlerindeki mutluluk...

O duyguyu yaşamak var ya...

Sahaya çıktığımız ilk andan maç sonuna kadar sizlerin coşkusunu, inancını duymak, hissetmek sizlerden güç almak var ya...

Ah be Galatasaray...

Senin için ölmek ne ki, senin için yaşamak var ya...

Bizler formamızın hakkını verebilmek için sahada mücadele ederken, yanımızda olup bize güç veren her birinize sonsuz teşekkürler."

Kupa'da B Grubu'ndayız

2008/2009 sezonu Türkiye Kupası kuraları bugün çekildi ve gruplar şekillendi. Galatasaray'ımız B Grubu'nda Kayserispor, Ankaraspor, Altay ve Malatyaspor ile mücadele edecek. Rakiplerimize oranla çok daha şanslı bir kura çektiğimizi söylemek mümkün. Hele Beşiktaş ile Trabzonspor'un aynı grupta mücadele edeceğini düşünürsek...

Program ise şöyle;

29 Ekim
Ankaraspor -
Galatasaray

12 Kasım
Galatasaray - Kayserispor

28 Aralık
Altay - Galatasaray

11 Ocak
Galatasaray - Malatyaspor

14 Ekim 2008 Salı

Hep Aynıydı...

14 Nisan 1996... Türkiye Kupası rövanş maçı... Fenerbahçe Stadı’nda herkes uzun yıllar sonra şeytanın bacağının kırılacağına, kupanın nihayet alınacağına emin... Fenerbahçe kupayı son kazandığında, Sovyetler Birliği hem dünyada hem de uzayda dimdik ayakta, Tuncay Şanlı daha bir yaşında yeni yeni emekliyor... Ama bu defa, bir Fenerbahçeli yöneticinin deyimiyle “bir kalp hastasının çalıştırdığı”, ligde büyük hayal kırıklığı yaratan, kolu kanadı kırık aslanın karşısında maçın mutlak favorisi Fenerbahçe...
İyi oynayan taraf da maçın mutlak favorisi gibi gözüken sarı kanaryalar... Kendi Perreiralı son model takımları kadar, ezeli düşmanın başındaki “kalp hastası”nın kifayetsizliğine de fazlasıyla güvenen yöneticiler purolarını yakmış, her geçen dakika yıllar sonra gelecek olan tarihi kupaya daha da yakınlaşıyorlar. Ama sanki o puroların dumanları yükselip bir anda Kadıköy’ün gökyüzünde felaket bulutuna dönüşmek için pusuya yatmışlar.
Aynı yöneticiler tarafından “kalp hastası”nın “askerlik arkadaşı” olarak aşağılanan, yaşlanmış ama mihrabı fazlasıyla yerinde eski Liverpool efsanesi Dean Saunders uzatmalarda golü attığında ölüm sessizliği kaplıyor tüm Kadıköy’ü.
O puroların bulutlaşmış dumanlarından Türk futbol tarihinin en soğuk intikamlarından birisi yağıyor, cehennem kazanlarından boşalırcasına... İntikam, “kalp hastası”nın elindeki sarı-kırmızı bayrağa dönüşüyor, “kalp hastası” hiç de kendinden beklenmeyecek bir depara kalkıyor. Herhalde o anda o bulutlar kendisini “hasta yürekten” “cesur yürek”e, Graeme Souness’tan William Wallace’ye dönüştürüyor. Biz ise onu “Ulubatlı Souness” olarak görüyoruz. Souness’in sahanın ortasına saplamaya çalıştığı bayrak üçüncü denemede Fenerbahçe’nin tam ortasına dikildiğinde, tribünlerdeki binlerce insan haklı olarak tek örgülere tırmanıp atlamaya çalışıyor. O tel örgüler biraz daha az sağlam olsa Souness gerçekten de Ulubatlı olacak, oracıkta kalpten değil de linçten ölüp gidecek!
Öyle ya da böyle o sarı-lacivert cehennemin ortasına dikilen sarı-kırmızı bayrak Fenerbahçe tarihinin 11 Eylül’ü.
Belki de o cehennemin ortasına dikilen bayraktan sonra Fenerbahçe-Galatasaray derbisinin, Boca Juniors-River Plate, Celtic-Rangers derbilerinden hiçbir eksiği kalmadı. Ulubatlı Souness’den sonra oynanan her derbide bir Fenerbahçeli kontra-ulubatlılığa yeltendi ama o sarı-kırmızı bayrak hep orada dikili kaldı aslında.
Daha önce hiçbir Türk antrenör veya futbolcunun aklından geçirmeye bile cesaret edemediği bir şeyi yapmak, İskoç Souness’i Galatasaray’ı sadece bir sezon çalıştırmış olmasına ve de fazla başarılı olamamasına rağmen Türk futbolunun en mitolojik kahramanlarından birisi yapmaya yetmiş de artmıştı bile.
6 Mayıs 1953’te Edingburgh’da dünyaya gelen Graeme Souness, futbol topuna ayağını sürdüğü andan itibaren Ulubatlılık’a çoktan hazırdı. Henüz on beş yaşındayken o zamanlar fırtına gibi esen Tottenham’ın kadrosuna alınacaktı. Kurt teknik adam Bill Nicholson, henüz on beş yaşında olan Souness’i gözü kapalı transfer ettiğinde geleceğin yenilmez armadasının omurgasını kurduğunu sanmıştı. Ama Graeme James Souness için gelecek diye bir şey yoktu, asla olmayacaktı da. Yerinde duramıyor, hemen ertesi gün oynamak istiyordu. Nicholson, her Pazartesi sabahı ofisine geldiğinde kapısında henüz bıyıkları yeni çıkmaya başlamış Souness’in kendisinden hesap soran kıpkırmızı suratıyla karşılaşıyordu. Bu deli çocuğun gözlerindeki futbol ateşinden etkilense de onu keşfettiği gençler turnuvasında hırsının kurbanı olup oyundan atılmasını unutmuyor, henüz arzu ettiği olgunluğa ulaşmadan ona forma vermenin büyük bir kumar olacağını düşünüyordu.
Souness, her seferinde odaya sanki orta saha mücadelesine girişiyormuş gibi hışımla dalıyor ve avazı çıktığı kadar bağırıyordu: “Ben Tottenham’ın en iyi oyuncusuyum. Beni oynatacaksın.”
Souness on dokuzuna geldiğinde, herkesin yanından bile geçmeye çekindiği Nicholson’un kapısını bir defa daha çaldı. Nicholson ona o anda işi olduğunu sonra gelmesini söyledi. Souness, öğle yemeğinden hemen sonra soluğu yine Nicholson’un yanında aldı. Bu kez kapıyı çalmadı bile, sinirden deliye dönmüştü. Sanki orta sahada hızla topla ilerlerken birisi arkasından ona tekme atıyormuş gibi canı yanıyordu. Nicholson’u hiç dinlemedi bile.
İçindeki kendini ispat etme ateşi benliğini öylesine sarmıştı ki soluğu Kanada’nın Montreal Olympique takımında aldı. Yazları oynanan Kuzey Amerika Ligi’nde cezalı duruma düştüğü maçlar hariç tüm karşılaşmalarda forma giydi. Lig karması seçilirken tüm oy verenlerin yüzde yüz oy verdiği tek isim oldu.
Bu hırsla Ada’ya geri döndüğünde krallar gibi karşılanmayı bekliyordu ama Nicholson ona “Amerika Ligi ile burayı nasıl karşılaştırırsın, delirdin mi sen?” dediğinde “O zaman beni hemen satın!” diye bağırdı ve Nicholson’un kapısını bir daha açmamak üzere son bir defa hışımla kapattı. Kapının diğer tarafında İkinci Lig’in vasat ekiplerinden Middlesbrough ve bonsevisine önerdikleri otuz bin Pound vardı. Tottenham yöneticileri teklifi hemen kabul ettiler. Hem bir “manyak”tan kurtulacaklar hem de üzerine otuz bin Pound alacaklardı. Ama Nicholson nedense son anda yöneticileri aradı ve “İskoçyalı’yı satmayın!” dedi. Ama çok geçti, belki de o telefon birkaç dakika önce açılsaydı, 1975-1985 arası Ada futbol tarihi bambaşka olacaktı.
Souness, Riverside’daki ilk sezonunda takımını sırtlamış, orta sahadaki performansı ile takımını önce küme düşme hattından kurtarmış, sonra da sezonu dördüncü bitirmesini sağlamıştı. İkinci sezonunda, futbolu yeni bırakan Jacky Charlton teknik adamlığa getirildiğinde Souness’in altın çağı başlayacaktı. Souness da Charlton gibi kazanmak için yanıp tutuşuyordu. Charlton, topu fazla çevirmeden direk kaleye ve sonuca giden bir oyun tarzını benimsemişti, onun zihninde Souness oyun planının en önemli parçasıydı.
Aslında Ada’da Charlton ile beraber yavaş yavaş yeni bir oyun tarzı ortaya çıkıyor, orta sahanın ortasındaki oyuncular büyük önem kazanıyordu. Daha önceleri Ada’ya egemen olan WM dizilişine göre orta saha oyuncularından bazıları sadece savunmaya yardım ediyor, bazıları da sadece hücumu destekliyordu. Souness, oyunun her iki yönünü de aynı ustalıkla oynarken bir yandan derinlemesine dikey paslarla oyunu ileri itiyor, bizzat kendisi de ceza alanına doğru hareketlenerek uzaktan sert şutlarla goller arıyordu. Souness için de Charlton için de en iyi savunma bizzat hücumdu, top rakibe geçtiği andan itibaren prese başlanıyor, kazanılan tüm toplarla yine olabilecek en hızlı şekilde ileri doğru oynanılıyordu. Bu yepyeni futbol anlayışı ve Souness’in liderliğinde Middlesbrough İkinci Lig’de şampiyon olurken, Souness muhteşem performansını 8-0 kazanılan son maçta attığı üç golle taçlandırmıştı.
Başta Tottenham olmak üzere birçok takım Souness’i renklerine katmak isterken Souness “Benim oynadığım takım zaten en iyi takımdır” diyerek Charlton ile beraber Middlesbrough’da kaldı. Ama 1978 yılına gelindiğinde istediği başarılar bir türlü gelmeyip, aşırı hırsının kurbanı olmuş, Middlesbrough tarihinin tüm kart ve ceza rekorlarını kırmıştı. Ona göre İskoç olduğu ve Middlesbrough’da oynadığı için kendisine böyle davranılıyordu. Bir maçtan sonra yine oyundan atıldığında, önce soyunma odasının tüm camlarını tuzla buz etti, sonra da kendisine uzatılan mikrofonlara federasyonu protesto etmek için futbolu bıraktığını açıkladı.
Aslında klasik bir Souness tepkisinden biraz daha abartılıydı bu, daha fazlası değil. Tabii ki o futbolu bıraksa da futbol onu bırakmayacaktı. Eve döndüğünde telefondaki ses, ona Leeds’teki bir otelde çok büyük bir kulübün yöneticileri ile buluşmasını söyledi. Önce “Hayır, ben futbolu bıraktım” dedi. Telefondaki ses ona “O kulübü kimse bırakamaz” dediğinde bir anda otele gitmeye karar verdi. Belki o anda yine İskoç inadı tutsaydı, 1975-85 yılları arası Ada futbol tarihi bambaşka olacaktı! Otelin lobisinde bekleyenler son Avrupa Şampiyonu Liverpool’un menejeri ve yöneticilerinden başkası değildi. Liverpool meneferi Bob Paisley, Anfield’da bir “İskoç Devrimi” yapmayı kafasına koymuştu. İlk önce Alan Hansen’i almış, sonra da ileri uca Celtic’ten Kenny Dalglish’i transfer etmişti. Şimdi sıra, modern Ada futbolunun en önemli mevkii orta sahanın ortasındaydı. Souness, Paisley’i gördüğü andan itibaren hiç para pazarlığı bile yapmadı.
Üst üste iki sezon 1978-79 ve 1979-80’de Liverpool ligde şampiyon olurken Ada’da Hansen-Souness-Dalglish kasırgası esiyordu. 1981 yılında Souness’li Kızıllar bu kez finalde Real Madrid’i devirerek bir kez daha Avrupa’nın en büyüğü olurken, Souness çeyrek finaldeki zorlu CSKA Sofya maçında yaptığı hat-trick ile Avrupa’nın en golcü orta saha oyuncusu olmuştu. Bu da yetmezmiş gibi Paisley onu kaptanlığa getirmiş, böylece aşırı hırsını kaptanlık sorumluluğu ile dengelemesini sağlamıştı.
1982’de kendisini beğenmeyen Tottenham’a karşı kazanılan Lig Kupası zaferi Souness’in hırsından ağlaya ağlaya oynadığı en unutulmaz maçtı. Bir pozisyonda takım arkadaşı Whelan sakatlanıp koşamadığı için Souness yanınan kadar gelecek ve takım arkadaşını hırslandırmak için kendisine tekme atacaktı. Ne de olsa bu 357 kez oynayıp 56 gol attığı Liverpool formasını giydiği son maçtı.
1984’te kendi sözleriyle “İskoç futbolunun Avrupa’daki gurur kaynağı olmak” için İtalya’nın Sampdoria takımına transfer olacak, Mancini, Vialli gibi genç yıldızların yanında büyük başarılara imza atmaya devam edecekti.
Souness’li Sampdoria, tarihinde ilk kez hem de finalde Milan’ı devirerek Lig Kupası’nı kazanırken Souness, yurt dışında ülkesini temsil etmenin mutluluğunu doya doya yaşıyordu. Ama yine de kalbi hep İskoçya’daydı.
Nihayet anavatanına geri döndü. Üstelik de bu kez sadece futbolcu olarak değil, ilk menejerlik deneyimini yaşayacağı Glasgow Rangers’e menejer-futbolcu olarak. Souness geldiğinde Rangers tam sekiz sezondur şampiyonluk yüzü görmüyordu. İlk oynadığı maçta kırmızı kartla oyundan atılıp beş maç ceza alırken, adeta anavatanına “Ben geldim” demişti. Ama sekiz sezon sonra Rangers’i ligde şampiyonluğa taşıyıp hem de kupa finalinde ezeli rakipleri Celtic’i devirirken bas bas bağırıyordu: “Ben geldim, ayağa kalkın ve alkışlayın.”
1989’da geleneksel olarak fanatik Protestanların takımı olan Rangers’e bir Katolik’i transfer ettiğinde herkes ayağa kalktı, yer yerinden oynadı. Souness Devrimi sayesinde mezhep ayrımcılığının korkunç boyutları azaldı. Souness, kimsenin cesaret edemediğini yapmış, Glasgow’u tam ortasından ayıran mezheplerin üzerine insanlığın bayrağını dikmişti.
Rangers’te beş sezonda tam sekiz kupa kazanırken, bir yandan da yardımcısı Walter Smith’i yetiştirdi. İskoçya Milli Takımı ile büyük başarılara imza atacak olan Smith, Souness’ten sonra Rangers’in başına geçecek ve onun bıraktığı yerden şampiyonluk rekorları kırmaya devam edecekti. Çünkü sezonun bitmesine beş maç kala emir büyük yerden gelecek ve Souness yine Ada’nın diğer yakasına Liverpool’a dönecekti.
Keşke dönmeseydi!
O Glasgow’daki son gününde, Fenerbahçeli yöneticinin iddia ettiği gibi kronik kalp hastası olarak Tanrı’nın rahmetine kavuşsaydı, bugün belki de Liverpool’un ve İskoçya’nın her yerince koca koca Souness heykelleri olacaktı. Futbolculuğu döneminde Liverpool’da tam on beş şampiyonluk kazanan Souness, teknik adam olarak sadece 1992’de, o da İkinci Lig ekibi Sunderland’ı Lig Kupası Finali’nde yenerek tek bir kupa kazanabildi.
Liverpool menejeri olarak yaşadığı ve yaşattığı dört kahır yılında kulübün istikrarlı yapısını kökünden bozarak, o zaman başlayıp bugüne kadar sürecek olan on yedi yıllık bir şampiyonluk özleminin başlamasına sebep oldu. Kendisine ve adına aşırı derecede güveniyordu, halbuki madalyonun diğer yüzü bambaşkaydı. Efsanevi santrfor Ian Rush, Souness’in menejerliğindeki Liverpool’u şöyle özetliyor: “Soyunma odasında herkesin birbirinin kafasına fırlattığı, havada uçuşan çay bardakları, Liverpool’da yağan yağmur kadar sıradan bir durum haline gelmişti.”
Yıldızlarla gereksiz ego savaşlarına girdikçe altyapıya yöneldi. O dört yıl boyunca günde iki kez de olsa doğru zamanı gösteren saatler gibi sadece Fowler ve McManaman’ı keşfedip A takıma alması hayırlı işlerdi.
İşler alışmadığı gibi kötüye gittikçe, yıllar önce kendisini mahveden aşırı hırsı ve bozulan sinirleri kendisine genç yaşta kalp hastalığı olarak geri döndü. Anı anına uymayan, içinden geldiği gibi davranmayı yaşam tarzı haline getiren İskoç, damarları tıkandıkça başta The Sun olmak üzere tabloid basına da fena halde malzeme oldu. Hillsbrough felaketi yaşandığında manken kız arkadaşı ile “ön sevişirken” resimleri The Sun’un kapağını süsledi. Bu da Liverpool taraftarı ile arasının fena halde açılmasına sebep oldu. Son olarak 1994’te FA Cup’ta Liverpool, tarihinin en utanç verici maçlarından birini oynayarak Bristol Rovers’e elenince istifa etti.
Belki de Liverpool’dan sonra çalıştığı Galatasaray’da cehennemin ortasına diktiği bayrak, o biriken dört yıllık sinirin patlama noktası oldu. Ulubatlı Souness olduktan sonra gittiği Southampton’da, Galatasaray’da olduğu gibi eski çalıştırdığı takımlardan transfer yapma kötü alışkanlığını sürdürdü. Bunu bir de futbolcu arkadaşlarına uyarak izlemeden oyuncu alma alışkanlığı ile perçinledi. Weah’ın önerisi ile Southampton’a aldığı Senegalli Ali Dia, yirminci yüzyılda Ada’da forma giyen en kötü oyuncu seçildi. Bu skandaldan kaçarken soluğu yine İtalya’da Torino’da aldı ama üst üste alınan kötü sonuçlardan sonra dört aylık işinden oldu.
1997’de Ada’dan iyice uzaklaşmak istercesine Portekiz’in Benfica takımının başına geçti. Ama orada da kötü transfer alışkanlığını geliştirerek devam etti. Ada’dan tanıdığı son derece vasat oyuncular Pembridge, Harkness, Charles ve Minto, Souness sayesinde ufak çaplı da olsa Avrupa kariyeri yaptılar. Kovulduğunda ister istemez Ada’ya döndü. Bu kez İkinci Lig’den başlayacaktı. İlk sezonunda Damien Duff’un muhteşem performansı sayesinde Blackburn’u Premiership’e çıkardı. Arada Tugay, Hakan Ünsal ve Hakan Şükür’ü Blackburn’a transfer ederek bir kez daha sarı-kırmızı bayrağı bu kez Ada’nın ortasına dikti. Hatta 2002’de Lig Kupası’nı kazandı ve Blackburn’un altıncı olmasını sağladı. Ama Duff’un Chelsea’ya satıldığı sezonun sonunda, Blackburn zar zor kümede kalmayı başardı. İşler daha da kötüye gitmeden ve bu kez kovulmadan Newcastle’ye geçti.
Aslında Newcastle’de her şey çok güzel başlamıştı ama önce yeteneği ile psikopatlığı düz orantılı olan Bellamy ile gereksiz tartışmalara girdi. Bellamy, kameralar önünde “Souness, adi bir yalancıdır” dediğinde, Shearer’den sonra takımın en büyük yıldızını Celtic’e kiraya vermekten başka çaresi yoktu. Koskoca Newcastle, bir Bellamy yüzünden yıkılıp gidecek değildi ama Souness’in gereksiz yere alevlendirdiği Bellamy yangını, Souness için sonun başlangıcı oldu. Newcastle efsanesi Shearer ile tersleşmesi de eklenince taraftarlar kulübü bastı ve Souness’in kellesini istedi.
O gün bugündür Souness takım çalıştırmıyor. Bir gün bir röportajında “Sizin için Atatürk ne ise, bizim için de William Wallace odur” demişti. Bizim için William Wallace neyse, Souness da odur.


------------------

NOT: Okuduğunuz yazı F Dergisi'nin 5 Ekim 2007 tarihli sayısında yayınlanmıştır ve Ali Asaf Sarıca imzalıdır.

12 Ekim 2008 Pazar

Ve "Yenilmez Armada" Döndü

En önemli rakip Fenerbahçe'nin elinden alınmış olan bir kupadan, ya da Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı 7'nci kez müzemize götürüyor oluşumuzdan daha fazlasıydı dün öğle saatlerinde gelen galibiyet. Ankara'da oynanan maçta Fenerbahçe'yi 71-55 yenerek elde ettiğimiz Cumhurbaşkanlığı Kupası, aslında yıllar sonra bir döneme damgasını vurmuş, Türkiye'de adeta basketbolun kitabını yazmış olan Yenilmez Armada'nın nihayet döndüğünün kanıtıydı. Geçtiğimiz sezon zor şartlar altında insanüstü bir mücadele vererek takdire şayan bir performans ortaya koyan Galatasaray, bu sezon ciddi takviyelerle güçlenmiş ve daha sezon başında tüm kupaların en büyük favorisi olduğunu ilân etmişti. "4'te 4" parolasıyla başlanan sezonun ilk resmi maçında 10 yıllık bir aranın ardından kazanılan Cumhurbaşkanlığı Kupası da bu savın destekçisi oldu. Bu arada, Fenerbahçe taraftarının duyarlılığına da değinmeden geçmemek gerek. Alpaslan Dikmen'in bir resminin bulunduğu ve üzerinde "Başınız Sağolsun" yazılı pankartları için kendilerine teşekkür etmek en büyük borcumuzdur. Ezeli rekabetse ezeli rekabet, ebedi dostluksa ebedi dostluk...

Bu sene alınacak çok kupa, doldurulacak çok salon var...


"Bekler bizi kupalar, nice şampiyonluklar, haydi bastır şanlı Galatasaray!"

7 Ekim 2008 Salı

UEFA Kupası'nda B Grubu'ndayız

UEFA Kupası'nda güç bela atladığımız ilk turun ardından, "Kadıköy'de Final" olarak koyulan hedef doğrultusunda kupanın belki de en zor bölümü olan grup mücadelesindeki rakiplerimizi beklemeye başlamıştık. Bu öğleden sonra bu niyetle Nyon'a kilitlendik. 4.torbada yer almaktan son anda kurtulduğumuz kurada bilhassa ilk iki torbadaki rakipleri görünce "Biz Şampiyonlar Ligi'nden elenmemiş miydik?" sorusunu sorduk kendimize. Neyse... Fazla uzatmanın anlamı yok. Öyle bir kura çektik ki sanki Şampiyonlar Ligi'nin dokuzuncu grubu... İlk torbadan Portekiz futbolunun en önemli temsilcilerinden ve yerel başarılarını uluslararası arenaya taşıma hedefi güden Benfica'yı çektik. İkinci torbadan Yunanistan Ligi'nde son 10 sezonda 9 şampiyonluk almayı başarmış ve bu sezon başında Şampiyonlar Ligi ön eleme turunda Kıbrıs Rum Kesimi'nden Anortosis'e elenmiş olan Olympiakos'u kendimize rakip belledik. Diğer torbalara nazaran daha dişimize göre olan 4.torbadan ise Alman temsilcisi Hertha Berlin rakibimiz oldu. Son torbadan ise geçtiğimiz hafta Beşiktaş'ı 4-1'lik skorla dağıtan ve Ertuğrul Sağlam'ı görevinden eden Ukrayna temsilcisi Metalist Kharkiv'i çektik. Kura sonrası kafamızda toparlanmaya başlayan karabulutları ise fikstür ile bir nebze olsun dağıttık:

23 Ekim 2008
Galatasaray - Olympiakos

6 Kasım 2008
Benfica - Galatasaray

27 Kasım 2008
Galatasaray - Metalist Kharkiv

3 Aralık 2008
Hertha Berlin - Galatasaray

6 Ekim 2008 Pazartesi

Nostalji #6

video

Bursaspor: 2 - Galatasaray: 1

Futbol hakkında söylenegelmiş en klâsik sözlerin başını çeker aslında "3 ihtimalli oyun"... Nasıl ki galip geldiğinizde bunu doğal karşılıyorsanız aksi bir durumu da aynı sükunetle sindirmek zorundasınız. Ancak elbette bu kadar da basit değil. Hatalarınızı önünüze bir bir koyarsınız. Yenilmek kabul edilebilir, sindirilir de... Bunlar sorun değil. Sorun yenilgiyi nasıl tattığınızdır? Mücadele edersiniz, öyle bir oyun ortaya koyarsınız ki sahada, maç bitiminde yenilgiye rağmen takdir toplarsınız. Bir de diğer yönü var yenilginin. Mücadele etmeden, umursamadan alınanı...
Galatasaray'ın Bursaspor deplasmanında yaptığı da tam olarak buydu. Yarım metre önündeki topa uzanmak için tenezzül etmeyen, kazanma azmini yitirmiş bir takım vardı sahada. Aslında kısa bir süre önce söylemiştim, Galatasaray henüz ciddi bir rakibe karşı oynamadı, demiştim. Kocaeli, Bellinzona, Konya... Pembe günler sona erdi. Sezonu açtığımız günden bu yana oynadığımız 3 ciddi maçın hiçbirini kazanamamış olmamız kesinlikle bir tesadüf değil. Steaua Bucharest karşısında alınan başarısız sonuçları, ligde ve Bellinzona karşısında alınan gösterişli skorla unutturmayı başarmıştı takım. Peki ya bundan sonrası? Frenin patladığını da belirtmiştim. Tekerler de yavaş yavaş S.O.S. vermeye başladı. Kurtarabilenin vay hâline...
Beşiktaş'ın UEFA Kupası'na henüz ilk turdan veda ederek, Fenerbahçe'nin ise ligin ilk 6 haftasında 4 mağlubiyet alarak "zavallılar"ı oynadığı sezonda, açık ara götürebileceği lige pek de parlak başlayamadı Galatasaray. Alınacak 18 puan varken, biz bunun 11'i ile yetiniyoruz. Yine de çok da dert etmeye gerek yok açıkçası. Zaten var olan potansiyeli nasıl patlatacağımızı düşünmenin vaktidir. Aksi takdirde kazanmak için mücadele etmeyen bir takım ister istemez en vefakâr taraftarı bile üzecektir. Kadronuza ne kadar yıldız kazandırırsanız kazandırın, günümüz futbolunda koşmayana ekmek yok maalesef. Çoğumuzun adını dahi ilk kez duyduğu Rumen ekibi FC Cluj, Şampiyonlar Ligi'nde önce Roma deplasmanından galibiyet çıkardı, ardından Chelsea'dan puan almayı başardı.
Skibbe... Pek fazla dil dökmek istemiyorum ama maçın başında kadroyu görünce aklıma gelen başımıza geldi. Zaten zayıf olan orta sahayı üç kişiyle kurmak - ki bunlardan biri iki iğneyle sahaya çıkan Arda - Bursa gibi bir deplasmanda hangi akla hizmettir. Sezon başından beri bu takımın orta sahası nerededir? Rakiplerin savunmalarından attıkları her top neden her defasında bizim savunma oyuncularımızla karşı karşıya gelmek zorunda? Bu maçta kalemizde gördüğümüz ilk golü hatırlamanızı rica ediyorum.
Son olarak üzerinde ısrarla durmak istediğim bir konu var. Arda Turan mevzusu... Bu çocuğa Galatasaray taraftarı sahip çıkmalı. Kewell'in, Lincoln'ün, Baros'un varlığı Ali Sami Yen tribünlerinden "Arda Turan oleeeey" seslerini eksik etmemeli. Vefa arıyoruz ya hani, Emre ve onun gibilerin suyun öteki tarafına taşınmalarına parlıyoruz ya hani, işte Arda'ya bu yüzden sonuna kadar sahip çıkmalıyız. "Beni sevenleri üzmeyeceğim" diyen adamı üzmemeliyiz.

3 Ekim 2008 Cuma

Galatasaray: 2 - AC Bellinzona: 1

Uzun uzadıya dil dökmeyi gerektirecek bir maç olmadı. "Bir takım hiç pozisyon bulmadan nasıl 2 gol atar?" sorusunun cevabı olarak gösterilebilir bu maç. Kazanmak için tek başına çabalayan bir Lincoln, akılların Bursa'da oluşu, taraftardan tepki gören kötü oyun Galatasaray'ın "tur maçı"nın altbaşlıkları... "Kadıköy'de UEFA Kupası'nı kaldırmak"... Dillerden düşmüyor bir türlü. Bu futbola bakarak lafla peynir gemisini yürütebilir miyiz?

GOLLER:

24' Baros (pen)
84' Yaser