süper lig 2007/2008 sezonu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
süper lig 2007/2008 sezonu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2008 Salı

Tarih: 10 Mayıs 2008, Yer: Ali Sami Yen












Bu İş Buraya Kadar!

Öyle bir kulüp düşünün ki arkasında renklerine gönül verenler, yanında her zorlukta sarılmaktan çekinmediği ruhu dışında kimse olmayan... Öyle bir kulüp düşünün ki yaşayabileceği bütün şanssızlıkları bir sezon içinde yaşasın ancak yine de dimdik ayakta kalmayı başarabilsin... Öyle bir kulüp düşünün ki yeniden yapılanma süreci içinde olsun ve dolayısıyla kimse tarafından zirveye kurulması için ihtimal verilmesin... Geçmişini arayan, geleceği belirsizlikle dolu, içinde nefes almaya çalıştığı tüm yokluğun içinden kendine varlık yaratmayı başaran bir kulüp düşünün... Türkiye Cumhuriyeti içinde devşirme sporcularla değil öz ve öz evlatları ile bir şeyler başarmanın peşinde olan bir kulüp düşünün... Yönetimi, futbolcusu ve taraftarı ile bütünleştiği zaman dünyayı dize getirebilecek bir sinerji oluşturmayı başaran kulübü düşünün... Turuncudan iz taşıyan tok bir sarı ile vişneye çalan koyuca tatlı bir kırmızının yanyana getirildiği formayı düşünün. Metin Oktay'ı düşünün. Onun o en bilindik resminde sağ elinin gittiği yeri düşünün. Elin altında, göğsün tam üstüne konuşlanmış olan armayı düşünün. O arma ile gözleriniz temas ettiğinde istemdışı diken diken olan tüylerinizi de düşünün. Uyanır uyanmaz düşüncelerinizi tüm kuvveti ile işgal eden takımı düşünün. Tüm bu anlattıklarımı içinde barındıran tek kelimelik bir ismi düşünün. Galatasaray'ı düşünün.
Her zaman işlerin yolunda gitmesini ister insan. Ancak bir türlü istediği gibi olmaz hiçbir şey. Zamanla en ufak şeyle kendini mutlu etmesini öğrenir. Beklentileri küçülür bir bakıma. Bir zamanlar sahip olduğu şaşaalı günler bir tünelin sonunda görülen ancak bir türlü erişilemeyen ışık noktası kadar uzaktır artık. Elindeki ile yetinmesini, giriştiği işlerin boyunu aşmaması gerektiğinin bilincindedir artık. Yeniden yükselebilmek için bandı en başa sarmalı ve hayatına yeni bir başlangıç noktası çizmelidir. Merdivenler yeniden, yavaş yavaş, bilinçli ve sağlam adımlarla çıkılır artık. 2000 yılının bir mayıs akşamında Türk futboluna zirve yaptıran ve çıtayı ulaşılması güç bir noktaya çeken Galatasaray'ın da durumu bundan farklı değil. Galatasaray'ın yakaladığı rastgele bir başarı değildi. O çıtanın ulaşabilmeleri için çok yüksekte kalacağından emin olanlar penaltı atışları sırasında sinirlendiler Suker'e ve Vieira'ya. Popescu'nun penaltısında ise televizyonlarını uzun bir müddet açmamacasına kapattılar. Fakat sonra Galatasaray'ın başarı grafiği düştü. 14 yıl şampiyonluk görememiş bir kulübün 5-6 yıl boyunca ülke futbolunu domine etmesi kimilerince engellenmesi gereken bir durumdu. Neticede ülke futbolu giderek Galatasaray tekelli bir noktaya doğru sürükleniyordu ve futbolumuzun kalitesine deyim yerindeyse bir hançer indiriyordu. 2002 yılından itibaren takip eden 4 sene boyunca Galatasaray taraftarı yeniden yapılanma süreci içinde bulunan kulübünün haline ısrarla ses çıkarmadı. Yaşanılan başarılar sonsuz bir kredi vermişti çünkü. Kaldı ki çekilen çıtaya ulaşmak için tüm şartlarını seferber eden rakipleri ise sadece kazandıkları lig şampiyonlukları ile yetiniyordu, fazlası yoktu. Ancak rakip takımlardan ve onların taraftarlarından bizi ayıran çok etken var. Bunlardan birincisi ve belki de en önemlisi Galatasaray taraftarının sabrı ve vefasıdır. Hatırlanacağı üzere Galatasaray 14 sene boyunca şampiyonluk görememiştir. Bu süre zarfında taraftarı herhangi bir taşkınlık yaratmadığı gibi ısrarla, sabırla gelecek olan mutlu günlere olan inancıyla desteğini sürdürmüştür takımına. Neticede hayallerin ötesinde başarılara muvaffak olmuştur. 2002 ile 2006 yıllarında kazanılan şampiyonlukların arasına ise sadece 4 sene girmiştir. Yeniden yapılanma sürecinin sonuna yaklaşılırken seri şampiyonluklara doğru yelkenler fora seyretmekteydi Galatasaray. Bir önceki sezonun şampiyonu olarak mücadele ettiği 2007 sezonunda ise pek çok saha içi ve saha dışı etkenin kurbanı oldu Galatasaray. Bunlar içinde sadece içinde bulunulan sezonu değil bir sonraki sezonu da ilgilendirecek önemli kararlar vardı.
2007/2008 sezonuna girilirken bir futbol takımının karşılaşabileceği tüm güçlükler ile karşılaşmıştı Galatasaray. Bir önceki sezon kadronun iskeletini oluşturan futbolcular ve teknik direktör gönderilmiş, yerlerine pek çok yeni isim getirilmişti. Getirilen futbolculardan öte takımın başına getirilen 74 yaşındaki Karl Heinz Feldkamp eleştirilerin odak noktası hâline gelmişti. Yepyeni bir kadro ile koca bir sezon boyunca mücadele edecek olan takımın en önündeki en önemli handikap ise kendi evinde oynayacağı ilk 5 maçın seyircisiz oynanacak olmasıydı. Bir önceki sezondan kalan bu ceza takımın taraftarına ancak ligin 12'nci haftasında kavuşabilmesine neden olacaktı. Her ne kadar takıma Lincoln ve Linderoth gibi kaliteli isimler kazandırılmış olsa da eksilen mevkilere getirilen oyuncular da birer kapalı kutuydu. Yine de sezonun başlaması gerekiyordu bir şeylerin konuşulması için. Herkesin kafasında birer soru işareti olan yeni takım lige ve UEFA Kupası'na bomba gibi başladı. Ligin ilk 6 haftasında toplanan 16 puan ile ligin zirvesine kurulan takım UEFA Kupası ilk turunda karşılaştığı İsviçre temsilcisini 5-1 mağlup ederek gruplara kalmayı başardı. Ligin 7'nci haftasına gelindiğinde Ali Sami Yen'de oynanacak seyircisiz derbide Beşiktaş'ı konuk edecektik. Maç günü şok bir kararla takımın en formda iki ismi Hakan Şükür ile Lincoln'ü kadro dışı bıraktığını açıkladı teknik direktör Feldkamp. İki futbolcunun bu karara isyanı bastırıldı ve takım Beşiktaş'ı 2-1 ile geçince olayın üstünün örtülmesi kolaylaştı. İlerleyen haftalarda takımdaki futbolcuların büyük kısmı sakatlıkları yüzünden sahalardan uzak kaldı. Şampiyonluk yolunda eksik bir kadro ile mücadele etmek zorunda kalan Galatasaray elinden gelenin en iyisini yapmaya devam etti ve ligin ilk yarısını Fenerbahçe ve Sivasspor'un ardından üçüncü sırada tamamladı. En önemli rakibimiz dünya yıldızları ile mücadele verirken Galatasaray az sayıdaki ikinci sınıf yabancı futbolcusu ve çoğunlukla öz be öz Türk futbolcuları ile aynı hedefe ulaşmak için ter döküyordu.
Ligin ikinci yarısı başladığında da hiçbir şey tozpembe değildi Galatasaray için. Zorluklar inadına devam ediyordu. Haluk Ulusoy federasyonunun yerine Hasan Doğan'ın başkanlığını yaptığı yeni Futbol Federasyonu göreve gelmişti. Fenerbahçe'nin arkasında yer alan medya ve hakemlere yeni federasyon da eklenmişti. Yeni federasyon ilk icraatını kritik bir UEFA Kupası karşılaşmasından önceki lig maçını UEFA Kupası maçından sadece 2 gün önceye koyarak gerçekleştiriyordu. Galatasaray ligdeki rakibini 1-0 ile geçip ligdeki oyuna gelmiyordu ama kondüsyon olarak çöken takım Almanya'da 5-1 mağlup olup Avrupa'ya veda ediyordu. Akabinde Galatasaray deplasmanda oynadığı Ankaraspor maçında taraftarının kötü tezahüratı yüzünden Ali Sami Yen'de bir maça daha seyircisinden yoksun çıkmakla cezalandırıldı. Soğuk havaların etkisiyle sık sık rahatsızlanan ve takımın başında maçlara çıkamamaya başlayan Feldkamp da takım için ayrı bir S.O.S. simgesiydi. Mart ayının henüz başında yapılan Seçimli Genel Kurul'dan zaferle ayrılarak Galatasaray'ın yenş başkanı seçilen Adnan Polat ve ekibi takımı devraldığında içinde bulunulan durum da buydu. Ligin son 6 haftasına girildiğinde keskin bir virajın içinden şarampole yuvarlanmadan çıkmanın hesabı yapılırken teknik direktör Feldkamp'ın yarı yolda gelen istifası ile ortaya çıkan depremin etkileri kulübün tüm hücrelerinde hissedildi. Ligin son 6 haftasına girilirken takım lider Fenerbahçe'nin 2 puan gerisinde ikinci sıradaydı. Tüm maçların kazanılması halinde diğer takımların ne yaptığının bir önemi olmayacaktı ve takım şampiyonluk bayrağını göndere çekecekti. Bu yüzden yeni bir teknik direktör aramakla harcanacak zaman yoktu. Yıllardır takımın kondüsyonerliğini yapmakta olan Cevat Güler takımın başına getirildi. Böyle durumlarda zorlukları görmezden gelmenin tek yolu fedakarlık yapmaktır. Yeni yönetim kalan 6 haftada geçen yönetimin 6 yılda yapamadıklarını gerçekleştirdi. Futbolcular izinli oldukları günlerde dahi kendi istekleri doğrultusunda idmana çıktılar. Cevat hoca ve ekibi mütevazi kadrodan şampiyon bir takım çıkarabilmek için gece gündüz demeden çalıştı. Alınması gereken 6 maç vardı. Sonrası şampiyonluk. Yapmaya çalıştıklarını paranın yardımıyla yapabileceklerini sananlar dahi hayranlık ve şaşkınlıkla takip ediyordu Galatasaray'ı. Kalan maçların hepsinin kazanılacağına dair edilen yemin ve taraftarla bütünleşme müthiş bir sinerjinin yaratılmasını sağladı. İlk 3 maç alınmıştı. 32.haftada ağırlanacak olan Fenerbahçe karşılaşması ligin şampiyonunu büyük ölçüde tayin edecekti. Rakibimize beraberliğin dahi yeteceği maçta kazanmaktan başka çaresi olmayan taraf bizdik. Maç öncesi yönetimin ekstra prim teklifi futbolcular tarafından "Prim yerine kupa istiyoruz" cevabıyla reddedildi. O akşam Galatasaray Fenerbahçe'yi mağlup etti ve 17.şampiyonluk için gün saymaya başladı. Yapılan fedakarlıklar Galatasaray ruhunun tavan yapması demekti.
Kalan 2 haftada pek bir şey değişmeyecekti artık. Zirveyi ele geçiren bu denli inanmış bir Galatasaray'ın şampiyonluğu vermesi beklenemezdi. İlk önce sezonun sürpriz ekibi Sivasspor deplasmanda 5 gol ile geçildi, sonra da Ali Sami Yen'de Gençlerbirliği Oftaş mağlup edilerek mutlu sona ulaşıldı. Bu maç oynanıldığı sırada Trabzonspor deplasmanında Galatasaray'ın yenilmesi umuduyla mücadele eden Fenerbahçe'nin aklı kendi maçlarında değil de Ali Sami Yen'de kalınca 2-0 mağlup oldular. Sonuçta biz Fenerbahçe değildik ligin son haftasında şampiyonluk bırakacak. Karşımızdaki rakip Oftaş değil Denizlispor bile olsa bu gerçek değişmezdi. Haklı ve gururlu şampiyonluğumuzu kutlarken Fenerbahçeliler ise Şampiyonlar Ligi'nde gördükleri çeyrek final ile gururlandıklarını dile getirip ligin pek önemi olmadığını söylüyorlardı. Şampiyonluk için kıçını yırtıp da kaybettikten sonra ulaşamadıkları ciğere laf söyleyenlere Galatasaray'ın 2000 yılında hem ligi, hem Türkiye Kupası'nı, hem UEFA Kupası'nı hem de Süper Kupa'yı birarada kaldırdığını hatırlayım. Ha, "Gücümüz bu kadar bizim" diyorsanız anlarım.

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Galatasaray: 2 - Gençlerbirliği Oftaş: 0

Çok güzel oldu... Hem de öyle bir güzel oldu ki en anlatılmaz ama yaşanılır cinsindendi. Kazansak resmiyete dökecektik işi. Kazandık ve resmiyete döktük işi. Sezon başından beri yakamızı bırakmayan tüm şanssızlık ve zorluklara inat 17. şampiyonluğumuzu kazandık. Suyun öteki tarafında konuşlanmış olan en büyük rakibimiz dünya ünlü yıldızları takımına dahil ederken biz ikinci sınıf yabancılarla yolumuza devam etmek zorunda kaldık. Hatta öyle zamanlar geldi ki yüzde yüz Türk futbolculardan kurulu bir takımla mücadele ettik. Kendi evimizdeki 17 lig maçımızdan 6'sını seyircimizden yoksun oynamak zorunda kaldık. Maçların birçoğuna teknik direktörümüz başımızda olmadan çıktık. Ve dahası... Ancak hepsine değdi. Metin Oktay'a, Jupp Derwall'e, Ali Sami Yen'e ve nicelerine selam olsun. Şampiyonluğumuz kutlu olsun.
Sahi, bir yengeç vardı ne oldu ona?

5 Mayıs 2008 Pazartesi

Sivasspor: 3 - Galatasaray: 5

Yazının muhtemel başlıkları arasında çok gidip geldim. En büyük başlık adayım "Şampiyonuz - Versiyon 2"ydi. Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımımızın elde ettiği muhteşem şampiyonluğun hemen ardından süper gidecek bir başlıktı. Öte yandan sezon başında beri bütün maç yazılarımın başlıklarını maçların skorları süsledi. Geç de olsa itiraf etmeliyim ki bu benim uğurumdu. "Zafere 1 Kaldı" t-shirtleri de çıkmış. Geçiniz... Bir mir kalmadı. Basbayağı şampiyonuz artık. Dolayısıyla uğurum tuttu. İyi ki adak falan adamamışım. Yoksa kalkamazdım öğrenci halimle altından. Eee, hazır uğurum tutmuşken başlık inadımı da uzatmamın bir anlamı yoktu belki de. Olsun. Önümüzdeki hafta bile maç skorunu ekleyeceğim ben.
Gelelim Galatasaray'a... Armasına, formasına... Başkanına, Cevat Güler'ine... Arda'sına, Hakan'ına, Hasan'ına, Emre'sine, Barış'ına, Ayhan'ına, Servet'ine ve sarı-kırmızı uğruna kanlarının son damlasına kadar savaşan nicelerine... Adama "İyi ki Galatasaray'lıyım" dedirtecek gerçeklere. Bir takıma gönül verirken mantığınızdan ve tüm gerçekliğinizden vazgeçersiniz. Objektiflik yoktur. Objektif olacaksanız takım tutmanın bir manası yoktur zaten. Sübjektifliği sağına kadar yaşamayı seçersiniz. Dönüşü olmayan bir yoldur artık üstünde yürüdüğünüz. 14 sene şampiyonluk yaşayamama gibi bir risk de vardır. Ancak bir takıma gönül vermeye karar verdiğinizde tüm bunları da ölçüp tartarsınız. İyi gününde zıplarken, kötü gününde sırt çeviremezsiniz. Çevirmemelisiniz. Hatta gelecek olan mutlu günlerin huzur eden düşüncesi içinde daha da sıkı sarılırsınız takımınıza. Çünkü en güzeli takımınızı üzgünken sevmektir. En güzeli Galatasaray'ı üzgünken sevmektir. Çekilen çilelerin, bütün olumsuzlukların gün gelip de bir devran misali size pozitif olarak döneceğini bilirsiniz. Bildik biz. Almak üzereyiz hak ettiğimizi. Aldık da sayılır aslında. Alınlarından öpülesi sporculara ve Galatasaray ruhuna sahip sporcularımız bu ödülü tüm camiaya hak gördü. Parası olan, teknik direktörü olan, stadyumu olan Paris'e kadar gidip Eyfel'i göremeden dönerken biz Eyfel'e çıkmakla kalmadık zirvesine de kurulduk.
Biraz da maç hakkında dil dökelim. Geçtiğimiz hafta Fenerbahçe'yi eze eze mağlup ettikten sonra şampiyonluk kendi inisiyatifimizdeydi artık. Tek yapmamız gerek kalan iki maçtan minimum 4 puan çıkarmaktı. Ancak Turkcell Süper Lig'in 33.haftasında konuk olacağımız ekip de sezonun beklenmedik bir çıkış yakalayan ekibi Sivasspor'du. Sivasspor bu maça kadar kendi evinde oynadığı maçların Beşiktaş ve Fenerbahçe yenilgileri hariç hepsini kazanmıştı. Deplasmanlarda da gayet iyi bir grafik çizen "Yiğidolar" bu maça 73 puanlı Galatasaray'ımızın ardından 70 puan ile üçüncü sırada girmişti. Son iki haftaya girerken futbolda bir "Anadolu devrimi" gerçekleştirmek isteyen Sivasspor şehir olarak bu maça kilitlenmişti. Öyle ki vakt-i zamanında Manchester United'a yaptığımızı Sivas halkı bizim takıma yapmaya kalktı. Maçtan bir gece önce takımın kaldığı otelin önünde davullar zurnalar çalındı, tezahüratlar yapıldı. Maksat takımı uyutmamaktı. Sivas halkı bu yaptıklarını Beşiktaş ya da Fenerbahçe maçından önce yapsalar hem haksızlık olmazdı hem de amaçlarına ulaşırlardı. Ancak karşılarındaki takım Galatasaray'dı.
Maç günü ise stres katsayısı bir önceki hafta olandan daha fazlaydı. Kaybedilmemesi gereken bir maçtı. Belki geçtiğimiz hafta Fenerbahçe'yi yenemesek bu maçta kaybettiğimizde üzüleceğimiz kadar üzülmezdik. Ancak artık kaybetmeye tahammülümüzün olmadığı bir maçtaydık. Kazanacaktık. Kazanamıyorsak kaybetmeyecektik. Ama kazanacaktık. Teknik sorumlumuz Cevat Güler sahaya Aykut, Emre, Song, Servet, Hakan Balta, Sabri, Arda, Ayhan, Barış, Mehmet Topal ve Nonda'dan oluşan bir kadro sürdü. Lincoln ve Hakan Şükür gibi isimler yedek kulübesinde, cezalı ve sakat olmaları ve dolayısıyla 18 kişilik kadroya dahi girmeleri imkansız olan isimler ise tribünde taraftarla birlikteydi. Maç başladı en nihayetinde... Beklediğimiz gibi başlamamıştı Galatasaray. Sivasspor da öyle. Ancak top bazen bizi pek sevmez. Dakikalar 13'ün gösterdiğinde hücuma çıkma çabası içinde olan takımımız Barış ile orta sahada topu kaybedince bir anda Sivasspor karşı atağı oluştu. Savunmada son adam olarak kademeye giren Emre bu kritik topu riske girmeden kornere bıraktı. Korneri kullanan Sivassporlu Mohamed'in ortasında Rigobert Song istese de yapamayacağı bir vuruş yaparak topu kendi ağlarımıza gönderdi. Papazın Çayırı karnaval yerine dönerken biz endişelenmedik hiç! Bu dakikadan sonra topla daha fazla oynamaya başladık. Ancak Sivassporlu futbolcuların iyi presi sonucu topu ceza alanına taşımakta zorlanıyorduk. Bireysel yetenekler kendini belli etmeliydi. Yıldıza para vermeyen, kendi yıldızını kendi içinden çıkaran Galatasaray'ın dünya futboluna verdiği son yıldız parlaması gereken anı sinsice takip etti. Arka direkte bitiverdi. Barış-Ayhan kombinasyonunun başarılı çalışması neticesinde Arda'ya sadece dokunmak kaldı. Skor 1-1 oldu, dakika 40'dı. Sonra dakika 42 oluverdi. Henüz oturmuştuk yerimize. Belki de oturmamıştık, hatırlamıyorum. Sağ kanattan kullandığımız serbest vuruşu son birkaç maçtır "iyi oynayan" Sabri kullandı. Kendisinden beklenmeyecek güzellikte bir orta gönderdi arka direğe. "Ayıboğan Servet" vardı bu kez kendini unutturan. İndirdi arka direkte. Arda tamamladı kafayla: 1-2. Kadıköy'de de olanlar oluyordu ama bizi ilgilendirmiyordu pek. Bu sezonun en heyecanlı maçında ilk yarı Galatasaray'ın attığı 3 gol ile sona eriyordu.
Karşılaşmanın ikinci yarısı başladığında diğer taraftaki skor da 1-1'di ve bilindik senaryoların filme çekildiği haberi geliyordu kulağımıza. İşler yine elle kolla yürüyordu orada. Neyse... Bu tip maçlarda altın kuraldır. Deplasmanda oynuyorsan ve ilk 45 dakikayı önde götürüyorsan ikinci yarı başladığında rakibinin ilk 10-15 dakikalık baskısını ne yapıp edip kırmalısın. Oyunu soğutmaksa soğutmak, sert oynamaksa sert oynamak. Ne de olsa başarıya giden yolda her yöntem mübah. Bunu yapamadık biz. Dakika 49 olduğunda nasıl geliştiğini şu an bile anlayamadığımız bir pozisyon sonrasında topu kendi kale çizgimizin içinde gördük. Belki de görmedik ama hakem öyle görmüş olacak golü yedik. Kalecimiz Aykut'un en büyük eksiği olan zamanla hatası yine kendini gösterdi. Buna Hakan Balta'nın intiharı da eklenince sinirler gerildi bir anlık. Ancak endişe duymadık biz hiç. Haklı da çıktık. Yeniden öne geçmek için 3 dakikacık daha bekleyecektik. 52'nci dakikada kaptan Ayhan çıktı sahneye. Bu sene ne Lincoln'ün ne de başka birinin sakatlığından çekti bu takım Ayhan'ın sakatlığından çektiği kadar. Bu sezonun altın ismi Ayhan. Öyle bir gol attı ki tarifi yok futbol sahalarında. Zaten tarif etmeye çalışıp da golü rezil etmemek en iyisi. Tek bir şey söylemek gerekirse 1993 yılını hatırlatalım. Old Trafford'da Arif'in harikulade golünün akabinde Ümit Aktan inliyordu: "Schmeichel değil, dünyanın bütün Michael'leri gelse dahi o topu oradan çıkaramaz". Sivasspor kalecisi Michael Petkovic değil, dünyanın bütün Michael'leri gelse çıkaramazdı işte Ayhan'ın golünü. İşte öyle bir şey! Sonra dakikalar ilerledi, ilerledi, ilerledi... Geçmek bilmedi. 15 dakika sonra, 67'nci dakikada, Sezer'in ağlarımıza doğru gönderdiği topun süzülüşünü izledik çaresizce. Yine de endişelenmedik. Ligin en az gol yiyen takımı olmamıza rağmen 3 gol birden yemiştik, ama biz Galatasaray'dık. 75'de Nonda'nın yerine Kral girdi oyuna Kutlu Doğum Haftası'nın gazıyla. 1 dakika sonra da Arda çıktı yine sahneye. Sahanın belki de en kötüsü olan Barış nasıl becerdiyse daha önceki gol pozisyonlarında yaptığını yine yaptı, attı pasını, sonucu gol oldu. Barış'ın bu vasfına ağzım kaçık kalırken, zıpladım aynı zamanda en yakın arkadaşımın boynuna kırmaya niyetlenerek. Yeniden öndeydik işte. Telaşa gerek yoktu. Direnci iyiden iyiye kırılan Sivas'a öldürücü vuruşu yapmalıydık. Mortal Kombat'ta vardır "Finish him/her"... Öyle yapmalıydık işte. Sahanın yıldızlarından Ayhan'ın süper pasında sağ çaprazda topla buluşan Kral kendisini çekemeyenlerin suratına şampiyonluk tükürüğünü atıyor ve skoru 3-5'e getiriyordu. Fotomaç tarzı manşet atacak olsam "CimBom 3 Aşağı 5 Yukarı..." derdim.
Peki ben ne yaptım gün boyunca. Öğlen saatlerinde kalktım. Saat 14:00'da kahvaltı yaptım. Sonra Antalyaspor'un Süper Lig için kritik maçını takip ettim. Yendiler çok şükür. Sonra Tekerlekli Sandalye takımımızdan müjdeli haber geldi. Bayram kıldım o günü kendime. Akşam futbolcular da galibiyetle dönerse mutluluğuma mutluluk denmeyecekti. Lâkin yukarıdaki paragraflar arasında "endişe etmedik" dediğime bakmayın. Stresin, heyecanın kralını yaşadım. Her ne kadar geçen hafta Ali Sami Yen'de maçın heyecanına dayanamayarak son 3 dakikayı stadın tuvaletinde geçirsem ve milletin "Ah, uh, ohh" sesleri arasında kalpten gitme riski içinde olsam da o maçta bile bu denli stres yaşamamıştım. Zira maçın son 20 dakikasına kadar dayanabildim. Yanımdaki arkadaşlarımın "Suratın bembeyaz" uyarılarını dikkate almalıydım. Hem belki de yenilen gollerin sebebi bendim. Uğursuzdum belki de. Gitmeliydim. Taktım kulaklığımı ve bangır bangır çalan müziğin eşliğinde beynimi ve tüm benliğimi Sivas'ta bıraktım. Telefonumu bile sessize aldım. 20 dakikalığına dünyadan soyutlamalıydım kendimi. 20 dakikanın ardında telefonuma baktığımda yığınla cevapsız çağrı ve mesaj gördüm. Rahatlamıştım. İşimize yaramayacak bir sonuç olsa bu kadar rahatsız etmeye çalışmazdı arkadaşlarım. Göz ucuyla baktığım bir mesajda yazan "Kim attı kral attı..." yazısını görünce "Hüleaaaaaaayyn" diyerek katıldım yine aralarına. Sonra gittik zafere tokuşturduk kadehlerimizi.
Bugün de okula gittim. Fenerbahçe yöneticisi sayın Murat Özaydınlı'nın kızı sınıftan iyi bir arkadaşım. Bazen çatsa da bana bugün yaptığımız muhabbetin sonunda dün Saraçoğlu'nda taraftarların bir anlık umutlandığından bahsetti. Üzüldüm onlara. Kolay değil. 2 yıl önce ne çektiğimizi ben bilirim. Ama o kadar yani. Fazlası yok. Sonra ekledi arkadaşım: "Tebrik ederim. Hak ettiniz".
Ettik tabii!

29 Nisan 2008 Salı

Galatasaray: 1 - Fenerbahçe: 0

Son zamanların belki de en sakin maç öncesine sahip bir derbiydi Galatasaray-Fenerbahçe derbisi. Sezonun erken finaliydi. Şampiyonu büyük ölçüde tayin edecekti. İkili averajda da üstünlüğü ele geçireceği için Fenerbahçe'ye beraberlik de yetecekti. Yabancısız, teknik direktörsüz Galatasaray'ımıza ise galibiyetten başka hiçbir sonuç yaramayacaktı. Üstelik durumun beraberinde getirdiği sinir ve stres de cabasıydı. Yine de Ali Sami Yen Stadyumu'nu dolduracak taraftar sabretmeyi, gerektiğinde de stadı eski günlerine döndürmeyi bilirdi.
Geçtiğimiz hafta İstanbul Büyükşehir Belediyespor'u 3-0 gibi net bir skorla mağlup ettikten sonra. Lider Fenerbahçe ile puan puana zirve mücadelemizi sürdürmüştük. Yine de puan eşitliği işimize yaramıyordu. Kalan haftalar için inisiyatif elimizdeydi. Yani kendi göbek bağımızı kendimiz kesecektik. Bunun için ligin 32.haftasında konuk edeceğimiz ezeli rakibimizi yenmekten başka çıkar yolumuz yoktu. Yendiğimiz takdirde kalan iki haftaya 3 puanlık bir farkla önde girme avantajına sahip olacak, aksi takdirde Şampiyonlar Ligi'ni dahi zora sokacaktık. Dolayısıyla böyle bir derbinin öncesinde büyük gerilimlerin yaşanacağı tahmin edilirken, maç saatine dek sadece Hakan Şükür'ün "Kutlu Doğum Haftası'na yakışır bir derbi olsun" sözü tartışılmıştı. Sahada son sözü söyleyecek olanlar ise kulakları tıkalı bir şekilde kamptaydı.
Maç günü İstanbul'daki yağışlı hava bile Ali Sami Yen'in gelin gibi süslenmesini ve ortaya çıkan karnaval havasını engelleyememişti. Stadyum çevresinde binlerce Galatasaraylı zaferden ve şampiyonluktan emin bir şekilde marşlar ve şarkılar söylüyor, maça hazırlanıyordu. Stadyum içinde de hiçbir şey farklı değildi. Fazlası da vardı hatta. Tribünlerin önüne konuşlandırılmış konfeti makinaları, dağıtılan sarı kırmızı damalı bayraklar, erkenden dolan tribünler ve hatta kapatıldıkları kafesi doldurarak kareası tamamlayan Fenerbahçe taraftarları. Maç henüz başlamamıştı ama bu durum tarafların birbirlerine giydirmeye başlamasına engel değildi. Civciv gibi sapsarı gelmiş 1500'e yakın Fenerbahçe taraftarının takımlarına sahip çıkmasını izledik önce. Alacağı tepkilerden korkarak ısınmaya kulaklıkla çıkan Volkan ve saz arkadaşlarını tribüne çağırarak alkışladılar, moral verdiler. Ne de olsa Fenerbahçe taraftarı hep destek, tam destek verirdi. Alemin Kralı sahaya çıktığında ise Ali Sami Yen eski günlerini anımsattı bir anda. Kulakları sağır eden bir tezahürat, etrafta uçuşan konfetiler, tribünlerde ileri geri hareket eden atkılar ve melül melül etrafta olan biteni izleyen rakip takım ile taraftarları. Zafer için kapan kurulmuş, av saatinin başlaması bekleniyordu.
Maç başladığında tribünlere takım da ayak uydurmuş ve ilk dakikalardan itibaren 8 yabancı futbolcuyla sahaya çıkan rakibini kendi sahasına hapsetmişti. 26.dakikaya kadar baskılı oynayan ancak ciddi gol pozisyonuna girmekte zorlanan takımımız bu dakikada Emre'nin yaklaşık 60 metrelik uzun pasında topla buluşan Ümit'in çektiği şutun direkten topu ile rakip kaleyi sarsmaya başladı. Fenerbahçe maçlarında sahip olduğumuz dillere destan şanssızlık yine kendini göstermiş oldu. Bu pozisyondan 4 dakika sonra Shabani Nonda savunmadan seken topa bekletmeden vurdu ve top kaleci Volkan'ın şaşkın bakışları arasında doksan diye tabir edilen noktayı adeta yalayarak dışarı gitti. 33.dakikada sahneye yine Nonda çıktı. Sağ çaprazda topla buluşan Kongo'lu futbolcu kimsenin beklemediği anda sürpriz bir şut çıkarsa da kaleci Volkan bu topu da kornere çelmeyi başardı. Devrenin sonlarına yaklaşırken Sabri orta saha çizgisine yakın bir yerden ceza sahasına doğru uzun bir top oynadı. Kaleci Volkan ve savunma oyuncusu Edu topa aynı anda çıkında aralarında yaşadıkları anlaşmazlık sonucu top her ikisini de aşıp Galatasaray'ın sahadaki tek yabancısı Nonda'nın önüne düştü. Bomboş kale ile karşı karşıya kalan Nonda ise hafif bir kafa vuruşu ile topu Fenerbahçe ağlarına göndererek skoru 1-0 Galatasaray lehine çevirdi. Kalan dakikalarda her iki taraf da ciddi bir pozisyon üretemedi ve maçın ilk yarısı sona erdi.
İkinci yarıda herkes Fenerbahçe'nin baskılı bir oyun oynayacağını düşünürken Galatasaray oyundaki kontrolü hâlâ elinde tutuyordu. 62'nci dakikada Nonda'nın yerine oyuna dahil olan "çok konuşulan adam" Hakan Şükür 71'inci dakikada ceza sahası içinde topla buluştu. Kaleci Volkan ile karşı karşıya kalan Kral'a Edu'nun arkadan müdahalesi sonucu oluşan net penaltı pozisyonunu hakem Fırat Aydınus devam ettirerek maçın kaderine doğrudan etki etti. 81'inci dakikada da Ayhan ile rakibi ikiye iki yakaladık. Ayhan pasında topla buluşan Hakan Şükür'ün vuruşunda top savunmaya çarparak kornere gitti. Kalan dakikalarda da skora etki edecek bir gelişme olmayınca Galatasaray'ımız sahadan 1-0'lık galibiyetle ayrılarak puanını 73'e çıkardı ve kalan 2 haftaya lider olarak girdi. Takımımız önümüzdeki hafta bu sezon büyük bir çıkış yakalayan ve 70 puan ile üçüncü sırada yer alan Sivasspor'a konuk olacak. Kalan haftalarda bir beraberlik opsiyonumuz bulunsa da Galatasaray'ımız orada da galibiyet için mücadele verecek.
Maçın ardından yenilgiyi hak ettiklerini belirten Fenerbahçelilerin dışında hazımsızlıklarını gideremeyenler de vardı. Bunlardan biri Ercan Saatçi'ydi mesela. Maç öncesi yapılan koreografide yer alan sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluşması kendisini rahatsız etmiş. Ancak kendisi Galatasaray'ın 103 yıldır sarı-kırmızı forma ile yeşil zeminler üzerinde mücadele ettiğini mağlubiyetin acısı ile unutuvermiş. Olur öyle. Hazmededur.
Bir ikinci hazımsız Fenerbahçeli tayfa da Fenerbahçe'yi Samandıra Tesisleri'nde karşılamış ve "Hep destek, tam destek" vermiş. Nasıl mı? Buyrun;

21 Nisan 2008 Pazartesi

İstanbul Büyükşehir Belediyespor: 0 - Galatasaray: 3

2005/2006 sezonunda elde ettiğimiz efsanevi şampiyonluğun dumanı hâlâ üzerinde tütüyor olsun, kimilerine göre Galatasaray tarihinin en değerli şampiyonluğudur o şampiyonluk. Öyle ki 14 yıllık bekleyişe son veren Eskişehirspor maçının ardından bile Galatasaray taraftarı bu denli duygu yoğunluğunu birarada yaşamamış, kalbini çıkarıp bir kenara koyamamış, her şeyi mantık çerçevesi içinde değerlendirmekten öteye gidememişti. Bu savlar da 14 Mayıs 2006'nın en kıymetli olduğunu savunanlardan... Belki de öyledir. Görecelidir. Kişiden kişiye değişir yani. O şampiyonluk alından akan tertemiz terin hak ettiği; saha içinde ve saha dışında gözlerimize gözlerimize sokulan ayak oyunlarına verilen en güzel cevaptı. Bir taraf el yordamıyla hedefe ulaşabileceğini umadururken, bir taraf sarısıyla kırmızısıyla, içi dışına çıkmış bir pantolon cebiyle, tüm olumsuzluklara karşı gerilen bir göğüsle zirveye inat ediyordu. Sezon sonu geldiğinde Hasan Şaş en iyi şekilde açıklıyordu olayı: "Allah'ın adaleti bu!"
İçinde bulunduğumuz ve 3 hafta sonra sona erecek olan 2007/2008 sezonunun da pek bir farkı yok o sezondan. Senaryo hemen hemen aynı. Küçük ayrıntılar ve düzeltmeler var. Geçmiş maç yazılarımda anlattığım şeyler var mesela. En yakın olanı için 2 hafta önce oynanan Gençlerbirliği - Galatasaray maç yazımı tekrar okuyabilirsiniz mesela. Üstelik bu sezon işimiz çok daha zor sanki. Lig Türkiye Ligi ama bir süreliğine zirveyi emanet alan takım maşallahı var Brezilya karması gibi. Kadroda Türk oyuncuya rastlamak neredeyse imkansızken, Galatasaray ise neredeyse öz be öz Türk bir kadroyla mücadelesine devam ediyor. Sezon başından beri bir türlü sakatlıkları geçmeyen futbolcuların peşindeki kutup ayısından ya da teknik direktörümüzün olmayışından bahsetmeyeceğim bile. Üstelik kimilerine göre kaçacak şampiyonluğun bahanesi yine aynı: Biz hâlâ fakir fukara edebiyatı yapıyoruz.
Fakir fukara edebiyatını, ak günü kara günü ayın 27'sine bırakalım. Biz düne dönelim. Sezonun ilk maçında Fenerbahçe taraftarının 1000-1500 kişisine ve birkaç hafta evvel Beşiktaş taraftarının 5000 kişisine karşılık dün Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nda 40000'e yakın Galatasaray taraftarı vardı. Eee tabii kimisi için stadyum dediğin şehir merkezinde olmalı. Aksi takdirde gitmeye değmez.
İlk resimde de görüldüğü üzere geçen hafta oynadığımız Trabzonspor maçı sırasında tribünde asılı olan pankarttaki 5 rakamının üzeri çizilmiş. Hedefe sadece 4 maç kalmıştı. Rakip ise bu sezon "3 büyükler" ile yaptığı maçların hiçbirinde yenilgi yüzü görmeyen Abdullah Avcı ve Arif Erdem'li İstanbul Büyükşehir Belediyespor'du. Üstelik rakipte aşina olduğumuz isimler sadece bunlar değildi. Biraz hava değişikliği için gönderdiğimiz Necati Ateş ve Aydın Yılmaz da oradaydı. Hâl böyle olunca dedikodular aldı başını yürüdü. Fazla kafa patlatmaya gerek yok anlamak için. Bu maçta Galatasaray'ın galibiyeti kesindi, çünkü rakip Galatasaray'ın pilot takımı gibiydi. Nasıl olsa maçı verirdi. Ancak böyle düşünenler maçın henüz 2'nci dakikasında yamuldular. Feldkamp ayrıldıktan sonra bir nebze olsun kendini bulan ve her geçen hafta üzerine koymaya devam eden Cassio Soarez De Souza Lincoln sağ kanatta yaptığı pres sonrası kazandığı topu ceza sahasında bulunan Arda'ya doğru kesti. Ancak o topu ağlara atmak için Arda'dan daha hevesli bir genç vardı. Adı Kerim, soyadı Zengin'di. Bu genç Fenerbahçe'nin İstanbul Büyükşehir Belediyespor'a 1 sezonluğuna kiraladığı Kerim'in ta kendisiydi. Sağolsun uğraştırmadan bizi tüm dedikodulara kendisi koydu son noktayı: 0-1.
Sonraki dakikalarda da bu sezonki en iyi performanslarından birini ortaya koyan Lincoln şov devam etti. Skor tabelası 60'ıncı dakikayı işaret ederken Barış'ın ceza sahasında gördüğü Lincoln, sağ çaprazda topla buluştu. Rakip takım oyuncuları o sırada Lincoln'ü tost etmekle meşgul oldukları için Lincoln topa istediği gibi vuramadı. Top kaleye doğru usulca ilerlerken topun kaleci Hasagiç'te kalacağını tahmin eden Lincoln hakeme penaltı itirazı etmekteydi. Aniden gelişti her şey. Tribünlerden gelen sesle başını çevirdi Lincoln ve kaleye baktı. Birkaç saniye evvel yapmış olduğu kötü şut her şeye rağmen kaleci Hasagiç'i kontrpiyede bırakmış ve ağlara kavuşmuştu: 0-2.
Bu golden sonra İstanbul Büyükşehir Belediyespor'lu futbolcular bir futbol müsabakasında olduklarını unutmaya başladılar. Galatasaraylı oyuncular sahada adeta dayak yerken maçın hakemi Selçuk Dereli bu pozisyonları sadece izlemekle yetindiği için rakip oyuncular daha da yüz bulmaya başladılar. Ve fakat Ümit Karan'ın yerine oyuna dahil olan Kral Hakan Şükür 90'ıncı dakikada Arda'nın muhteşem pasına ihanet etmedi ve sol ayağıyla arka köşeye topu bıraktı: 0-3.
Bu maçın ardında ligin lideri Fenerbahçe ile aynı puana sahip olmamıza rağmen ikinci sırada devam etmekteyiz. Lâkin haftaya Ali Sami Yen Stadyumu'nda ligin erken finalinde Fenerbahçe'yi konuk edeceğiz. Ali Sami Yen'in özlenen cehennemi atmosferi, tribünleri dolduracak muhteşem taraftar ve 11 inançlı Aslan parçası ile liderliği alıp işi büyük oranda bitirmek istiyoruz. Kaderimiz kendi ellerimizde!!!

13 Nisan 2008 Pazar

Galatasaray: 1 - Trabzonspor: 0

Geçen haftanın çamurlu formalarının ardından sağdaki resim bu haftayı çok güzel şekilde özetliyor aslında. İnancın bir simgesi o pankart. Tüm zorluklara karşı bir başkaldırı örneği aynı zamanda. Avına odaklanan aslanın son hamlesini yapmadan önce zamanı yavaşlatmasının kelimelere vurulmuş hâli belki de. Evet, maçtan önce kalan 5'di, artık 4. Maçtan önce söylemiştik zaten. Aslında haftalardır söylüyoruz. Galatasaray'ın olduğu yerde rakibi sadece kendisidir.
Ligin 30.haftasında konuk ettiğimiz Trabzonspor'u ilk yarıdaki maçın skoru ile mağlup edip evine eli boş gönderdik. Pek de bir amacı yoktu Trabzonspor'un. Ne küme düşecek ne de Avrupa kapılarından içeri girmeye çalışacaktı. Ancak ne de olsa rakibi Galatasaray'dı ve yılların getirdiği rekabete ihanet edemezlerdi. Lâkin Ali Sami Yen'e gelirken karşılarında bu denli iyi bir Galatasaray bulacaklarını tahmin etmiyor olmalıydılar. Zira biz bile edemiyorduk.
Maç başladığında geçmiş haftalarda izlediğimizden de farklı bir Galatasaray vardı sahada. Uzun zamandır taraftar takımını bu denli istekli görmemişti. Öyle ki 30'unu devirmiş, bir zamanların dinamosu Okan Buruk eski günlerini aratmadı. O günleri tribünde izleme fırsatını tarih sayfalarında bırakan bana süper bir armağan gibiydi bu. Sonra yanında onu destekleyenleri de unutmamak lâzım. Bu sezon kendini aşmış bir Mehmet Topal, altın sezonunu yaşayan Ayhan Akman ve takımın genç yıldızı Arda... Bu dört isim orta sahada öyle bir mücadele verdiler ki Trabzonspor ilk dakikalardan itibaren baskının esiri oldu. Şayet Hakan Şükür ve Ümit Karan biraz becerikli olabilseler henüz ilk yarı sonunda Galatasaray çok farklı bir galibiyeti garantileyebilirdi. Ancak belliydi... Trabzonspor kalesine büyü yapılmıştı ve kalelerin bir an önce değişmesi gerekiyordu.
İkinci yarı başladığında da oyunda pek bir farklılık yoktu. Trabzonspor yine pozisyona giremiyor, Galatasaray yine oyunu rakip yarı alana yığıyordu. Neyse ki kalelerin değişmesi meyvesini verdi. Büyücüye verilen para sadece tek kaleyi lanetlemek için yeterliydi belli ki. 50.dakikada Ümit'in soldan içeri kestiği topu Arda güzel bir vuruşla filelere gönderdi. Bu dakikadan sonra skorun da etkisiyle ortada geçen oyun son dakikalarda yine ivme kazandı. Son 5 dakikada Nonda ve Hakan Balta ile çok net iki pozisyondan daha yararlanamadık. Ancak bunların hiçbiri maçı kazanmamıza bir engel değildi.
Trabzonspor maçının ardından ipleri hâlâ kendi elimizde tutuyoruz. Haftaya Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nun yollarını aşındırmak için gün sayıyoruz...

11 Nisan 2008 Cuma

Gençlerbirliği: 0 - Galatasaray: 1

Her hafta aynı masallar okunuyor Turkcell Süper Lig'de. Hem de anlatanlar öylesine etkili anlatıyorlar ki bu masalları kamuoyunu anında derin bir uykuya daldırıyorlar. Güç bela ayık kalmayı başaranlar daima kötülerin kazandığı bu masallara şiddetle karşı çıksalar da sesleri kimseyi uykudan uyandırmaya yetmiyor.
Bir hafta önce İnönü Stadyumu'nda Beşiktaş'ı şaibeli bir golle mağlup eden ve ceza alanı içinde ellediği toplar görünmeyen Fenerbahçe bu hafta oynanan Kayserispor maçında yıllarca unutulmayacak ve tarihin altın sayfalarına kara bir leke olarak geçecek bir galibiyete imza attı. Sahada Kayserispor teknik direktörü Tolunay Kafkas'ın deyimiyle tam bir zavallı vardı. Söz konusu zavallı maçın hakemi Hakan Sivriservi'den başkası değildi. Hani hep sorarız ya Şampiyonlar Ligi'nde, Avrupa Şampiyonası'nda ve hatta Dünya Kupası'nda üçüncü hatta dördüncü dünya ülkelerinden hakemler maçlar yönetirken Türkiye'den neden hakem çağrılmaz diye, işte bunun cevabını uygulamalı olarak, tüm futbol kamuoyunun gözlerine gözlerine sokarak verdi Hakan Sivriservi. Dünya futbol tarihinin en komik penaltısını mağlup durumdaki Fenerbahçe lehine çalması yetmedi, nereden baksanız 2 dakika bile durmamış maça 5 dakika ilave edip 90+6'da Fenerbahçe'ye galibiyet golünü de dolaylı olarak hediye etti. Her zaman mali durumunun yüksekliğiyle, stadyumu ile ve takıma kazandırdığı dünyaca ünlü yıldızlarla övünen Fenerbahçe Turkcell Süper Lig şampiyonluğu için hakemlerin yardımına muhtaç kalmış. Gerçekten büyük takımmış şu Fenerbahçe...
Peki 29.haftada Galatasaray cephesinde neler yaşandı. Gençlerbirliği maçı arifesinde teknik direktör Karl Heinz Feldkamp ve ekibinin istifası gündemde bomba etkisi yarattı. Takımdaki eksikler, rayına oturtulmayı bekleyen idari sorunlar ve adaletsiz bir ligdeki yarışına devam etmesini engelleyemezdi Galatasaray'ın. Engelleyemedi de... Patates tarlasını andıran bir zeminde en sonra Tromso'ya karşı oynamıştık hatırladığım kadarıyla. O vakitler Avrupa'ya erken havlu atmamıza sebebiyet veren zemin bu kez de azizliğini konuşturup Galatasaray'a şampiyonluk yolunda bir çelme takabilir miydi? Her ne kadar teknik yönlerini konuşturamasalar da mücadeleci yönlerini ortaya koydu üzerlerine sarı-kırmızı formayı geçirenler. Maç sona erdiğinde sarı-kırmızı formalar balçıkla kaplıyken, kırmızı-siyah formalar saat 19:00'da nasılsa o vakit de öyleydi. Nitekim futbol her zaman nankör değildir. Teknik heyetsiz Galatasaray 88.dakikada Lincoln'ün ayağından bulduğu altın gol ile bıyık altından gülenleri bir hafta daha hayal kırıklığına boğdu. Kalan haftalarda ipleri kendi elimizde tutmayı başardık. Adaletsiz ligin adaletinin dağıtılacağı hafta olan 32.haftayı heyecanla bekliyoruz...

31 Mart 2008 Pazartesi

Galatasaray: 0 - Gaziantepspor: 0

Turkcell Süper Lig'de 28.haftanın son maçında Galatasaray'ımız Ali Sami Yen Stadyumu'ndaki "sessiz gece"de Gaziantepspor ile golsüz berabere kalarak şampiyonluk şansını zora soktu. Maç hakkında uzun uzadıya kelimeler dökmeyeceğim. Farklı bir bakış açım var bu kez. Bir zamanlar taraftarın mabedi olan, rakiplere cehennem bize cennet olan, girişi olan ancak çıkışı olmayan Ali Sami Yen Stadyumu'ndan ve biraz da son dönem Galatasaray taraftarı psikolojisinden bahsedeceğim.
Sözünü ettiğim gibi. Bir zamanlar Ali Sami Yen Stadyumu Misak-ı Milli sınırları içindeki ve dışındaki tüm rakiplerin korkulu rüyasıydı. Bir cehennemdi. Cehennem muhafızları ile birleştiğinde yıkılmaz bir kaleydi. Giren çıkamazdı. Öyle ki AC Milan'ın efsane kaptanı Paolo Maldini çimlerine teslim olduğu bir maçın ardından kimsenin kendisini orada 25000 kişi olduğuna inandıramayacağını; ünlü İtalyan kaleci Abbiati adeta bir cadı kazanının içinde yaşam mücadelesi verdiğini, şu an Fenerbahçe'de top koşturan Mateja Kezman oraya giderken PSV Eindhoven'ın zaten hiçbir şansının olmadığını bildiğini ve Deportivo'lu Tristan böylesine etkili bir taraftarın arkalarında olması halinde dünyada dize getiremeyecekleri takım olmadığını söylüyordu. Her şey gereğinden fazla toz pembeydi ve biz bunun farkında dahi değildik belki de. Gururumuzun haddi hesabı yoktu. Taraftar mabediyle buluştuğunda bambaşka bir atmosfere bürünüyordu her maç. Bu sayede Galatasaray kendi evinde üst üste en fazla maç kazanan takım olma ünvanını Boca Juniors ile paylaşmakta.
Ancak yıllar çok şey götürdü Ali Sami Yen'den ve Galatasaray taraftarından. Galatasaray dün oynadığı Gaziantepspor karşılaşması ile bu sezon kendi evindeki 9'uncu puanını kaybetti. Bir zamanlar önemi yoktu karşılaşmaların seyircisiz ya da seyircili oynanmasının. Ali Sami Yen'in adı bile etkili oluyordu vesselam. Fakat geride bırakılan yıllarla beraber Ali Sami Yen Stadyumu'nda seyirci sayısı düştü. En kritik maçlarda bile tribünlerde boş yerler göze çarpar oldu ve haliyle Ali Sami Yen eski kimliğinden ziyadesiyle uzaklaştı. Bunun nedeni taraftarın başarıya doymuşluğu muydu yoksa üst üste gelen basiretsiz yönetimler miydi bilinmez. Bilinen tek şey var ki taraftarı taraftar yapanın en umutsuz anda bile itici güç olmasıdır. Bir zamanlar bunun en iyi örneklerini sergileyen Galatasaray taraftarı bunu bir kez daha mümkün kılamaz mıydı? Şimdi gelinen durum ise çok vahim. Artık Galatasaray taraftarının stadyuma gitmemesini de çok takmıyorum. Ancak taraftar öyle bir hâl aldı ki şaşmamak elde değil. Her maçta galibiyet, her derbide zafer, Avrupa'da başarı beklerken tüm bunları sabote eden yine kendisi oldu. Galatasaray taraftarının kulübüne olan katkısı tartışılır ancak kimse kimseye işleri daha fazla yokuşa sürme hakkını tanımıyor. Sen bugün stadyumunu kapattırabilmek için elinden geleni ardına koyma ondan sonra da başarıların en büyüğünü sen iste? Yahu bu takım koca sezonda kendi evindeki 6 maçını seyirciden mahrum oynadı ve işin daha acı tarafı da sezonun daha sona ermiş olmaması. İnsan nasıl bugünlere gelindiğinin muhasebesini yapmak istiyor ama işin içinden çıkamayacağını bildiği için de pek bulaşamıyor. Bir zamanlar "Ali Sami Yenmek" diye bir tabir vardı. Sık kullanırdık bunu. O vakitler gerçekten anlam yüklüydü bu tabir. Bugünlerde ise hiçbir anlamı yok. Tıpkı Galatasaray gibi...

25 Mart 2008 Salı

Galatasaray: 2 - Denizlispor: 1

Pazar günü Ali Sami Yen Stadyumu'nu dolduran taraftarların aklında ne bir gün önce başkanlığa seçilmiş olan Adnan Polat ne de takımdaki eksiklerin sayısı vardı. Bir önceki haftanın lideri Beşiktaş'ın İstanbul Büyükşehir Belediyespor deplasmanında aldığı yenilgi ve Fenerbahçe ile Sivasspor'un kazanmalarının ardından akılları meşgul eden tek şey son 2 senedir Ali Sami Yen'de mağlup etmeyi başaramadığımız Denizlispor'u mağlup edip edemeyeceğimizdi. Kafaları meşgul eden başka şeylerin olmadığını söylemek de pek doğru olmaz aslında. Takımda eksik çoktu. Bir kere teknik direktör Kalli takımın başında üst üste üçüncü maçına çıkamayacaktı. Haliyle takım yine Gençlerbirliği maçında çok kötü bir idare sergileyen Ahmet Akcan'a emanet kalacaktı. Bunun dışında yedek kulübesine yapılan Carrusca, Bouzid, Barusso ve Nonda gibi transferler vardı. Song ve Lincoln de haftalardır olduğu gibi sakattı. Uzatmayalım... Anlayacağınız takım yine yüzde yüz Türk'ten oluşan bir ilk onbir ile mücadele verecekti. Ziyanı da yoktu hani. Alışmıştık ne de olsa.
Ahmet Akcan'ın sahaya sürdüğü kadro Aykut, Volkan, Servet, Emre, Sabri, Barış, Okan, Arda, Mehmet Topal, Ümit ve Hakan Şükür'den oluşuyordu. Rakip Denizlispor ise zor maçlara rahat motive olan bir ekipti. Kaldı ki 2 senedir Ali Sami Yen'de yenilmiyorlardı. Fazlası da vardır belki, aklımda bu kadarı kalmış. Neyse, sonra maç başladı. Deplasmanda baskılı oynayamamasını bir nebze anlasak da Galatasaray kendi evinde dahi bir maça baskılı başlayamıyordu. İlk 25 dakika sona erdiğinde bir tane bile pozisyon yoktu. 25.dakikada ise Denizlispor'dan Hasan Yiğit ceza sahası içinde oluşan karambolden yararlanarak topu filelere gönderdi ve takımını deplasmanda öne geçirdi. Hâlâ medet umulan bir Okan, ikinci ligden getirilip Galatasaray forması verilen Barış ile desteklenen orta saha ile hücuma çıkmak zor olunca Galatasaray bütün hücum çabalarını savunmadan yapılan doldur boşaltlar eşliğinde heba ediyordu. Sonra nasıl geliştiği belli olmayan bir pozisyonda sol kanatta Ümit topla buluştu ve topu Arda'ya aktardı. Arda'nın ortasında belki de sahanın en kısa boylu adamı Okan Buruk kafa vuruşuyla topu ağlara bırakarak skora eşitliği getirdi. Devre bitene kadar da pek kayda değer bir şey olmadı.
Galatasaray karşılaşmanın ikinci devresine biraz farklı başladı. Hâlâ iyi bir futbol ortaya koymuyordu ama en azından rakibi kendi yarı alanına kapatmayı başarmıştı. Koca bir 45 dakika cılız ataklar eşliğinde Denizlispor yarı alanında geçecekti. Sahada hazır bulunan oyunculardan ses seda çıkmayınca Ahmet Akcan önce Serkan'ı, sonra Ayhan'ı, en sonunda da Nonda'yı oyuna aldı. Dakikalar 88'i gösterdiğinde ise çok garip bir şey oldu. Sol kanattan ortalanan topu ceza sahasının arka noktalarında bir yerde Serkan kafası ile altıpas bölgesine doldurdu. Bu topa yükselen Ümit Karan da çok kötü bir vuruşla topu kale çizgisine doğru havalandırdı. Herkes inişe geçen topun kalecinin elleri ile buluşmasını beklerken topa yükselen kaleci meşin yuvarlağı ellerinin arasından kaçırınca gol çizgisinde bekleyen Servet topa vurdu ve Galatasaray'a 3 puanı getiren golü kaydetti. Bu golle Galatasaray tüm olumsuz şartlara inat yoluna devam etti. Ancak adımlar emin değildi...

18 Mart 2008 Salı

Ankaraspor: 0 - Galatasaray: 1

Süper Lig'de 26.hafta şampiyonluk kovalayan ekiplerden biri olan Sivasspor'un Vestel Manisaspor sınavı ile başladı. Uzun yıllar sonra şampiyonluğun Anadolu'ya geri dönmesi için uğraş veren takım 1 puana razı olarak hedefi yolunda büyük yara aldı. Cumartesi günü ise şampiyonluğun en büyük adayı Galatasaray'ımız ligin ikinci yarısı ile birlikte yükselişe geçen Ankaraspor'a konuk oldu. Rakibin De Nigris ve Mehmet Yılmaz'dan oluşan yırtıcı ve uzun forvetleri Song'suz Galatasaray savunması için maç öncesi en büyük handikaptı. Ancak unutulmaması gereken bir başka husus da Galatasaray'ın bu sezon kalesinde gördüğü 19 gol ile ligin en az gol yiyen takımı olduğuydu. Ayrıca Aslanlar bu sezon deplasmanda en fazla puan toplayan iki takımdan biriydi. Hem deplasmanlarda başarısız olsak ne yazardı! Ankara Galatasaray'a deplasman sayılmazdı. Yıllardır bu böyle olmamış mıydı?
Teknik direktörümüz Feldkamp'ın Ankara'ya alerjisi olmalı. Ligin ilk yarısındaki Gençlerbirliği Oftaş maçında da rahatsızlığı nedeniyle takımdaki yerini alamamıştı. Yine Ankara'da, bu kez Ankaraspor'a karşı vereceğimiz kritik mücadeleye de takım başında teknik direktör olmadan gitti. Takımın başında sahaya çıkan Ahmet Akcan da Aykut, Sabri, Emre, Servet, Hakan, Arda, Mehmet, Lincoln, Barış, Nonda ve Ümit'ten oluşan ilk 11'i mücadeleye sürdü. Maç başladığı andan sona erene dek sahada futbol adına pek bir şey yoktu. Yalnız çok yüksek bir mücadele vardı. Güçlü olan ayakta kalacaktı. Ankaraspor maç öncesinde aldığı gazla maça hızlı başladı. Ancak Aykut'u geçmeyi başaramadı. Dakikalar 23'ü gösterdiğinde maçın o ana kadarki en mutlak pozisyonunu Nonda yakaladı. Savunmanın arkasına sinsice sarktığında gelen uzun topu önce kontrol etti, ardından gol için önündeki tek engel olan kaleciye nişanladı. Kaçan bu pozisyona olan sinirimiz yatışmamıştı ki Lincoln, Nonda ve Ümit üçlüsü 25. dakikada sahneye çıktı. Nonda, Lincoln ile girdiği başarılı duvar pasının akabinde topu Ümit'e çıkardı. Ümit ise "Bana atın gerisine karışmayın"ı oynamaya devam ederek Galatasaray'ı 1-0 öne geçirdi. İlk yarı da bu skorla sona erdi.
Karşılaşmanın ikinci yarısı da ilk yarısından farksızdı. Yine de Lincoln ile boş kaleye kaçan toplarımız vardı. Kazanılan milyon dolara verilecek olan tepki bu pozisyonlar olmamalıydı. 84. dakikada ise yüreğimiz ağzımızdan fırlayacak oldu. Fırlamadan Aykut tuttu. Galatasaray'ımızın ve maçın en iyi adamı Aykut altıpas içinde çıkardığı müthiş top ile zaferi takımına armağan etti. Bir takımın en iyi oyuncusu kalecisi ise varın siz düşünün gerisini.
Neticede Galatasaray'ımız isminin de yardımı ile maçtan galibiyetle ayrılarak 3 puanı hanesine yazdırdı. Pazar günü oynanan maçlarda Fenerbahçe Konyaspor'u, Beşiktaş da Trabzonspor'u mağlup edince ligin zirvesindeki sıralama bu hafta da değişmedi.

11 Mart 2008 Salı

Galatasaray: 2 - Kayserispor: 0

Turkcell Süper Lig'de telafisi olmayan haftalar yaklaştıkça ligin tepesindeki ve tabanındaki gerilim de son hızıyla artmaya devam ediyor. Elbette ki bizi ilgilendiren taraf alt taraf değil. Türkiye Kupası ile birlikte ligi de zirvede tamamlamayı hedefleyen takımımız 2 haftalık mağlubiyet serisine ligin ikinci yarısının en başarılı ekibi Kayserispor'u 2-0'lık net bir skorla geçerek son verdi. Bir takım geçerli sebepler dolayısıyla tribündeki yerimi alamamış olmamın yanı sıra maçı televizyondan dahi izleyemedim. Maç oynanırken her 10 dakikada bir aradığım babam radyo görevi gördü. Maç sona erdiğinde duyduklarım Sabri'nin şaşırtıcı derecede güzel bir gol attığı, Lincoln'ün yine sahada boş boş dolandığı, rakibin iki büyük kozu Gökhan Ünal ve Mehmet Topuz'un nedeni bilinmeyen form düşüklüğü ve top oynamadan kazanılan bir 3 puana dairdi. Benim durumum ise bu hafta çok farklıydı. Cuma akşamı Beşiktaş'ın maçını kalabalık bir arkadaş ortamında takip edip açılan şom ağzım sayesinde Beşiktaş'ın 90+ galibiyetine devam etmesine vesile oldum. Bu da yetmedi pazar akşamı Fenerbahçe'nin Vestel Manisaspor'u 4-1 mağlup ettiği maçı Şükrü Saraçoğlu Stadyumu'nda Fenerbahçelilerin bulunduğu tribünlerden birinde sinir krizleri eşliğinde takip ettim. Hayatımın anlamı Galatasaray'ın maçını ise televizyondan dahi seyredemedim. Lâkin bahanelerim gerçekten geçerli... Bunların hepsi bir sebepten ötürü vuku buldu. Acaba nedir, nedir?

6 Mart 2008 Perşembe

Beşiktaş: 1 - Galatasaray: 0

Süper Lig'in 24. haftasının derbi mücadelesinde geride bıraktığımız pazar gecesi İnönü Stadyumu'nda Beşiktaş'ın konuğu olduk. Fenerbahçe'nin ısrarla liderliği istemediği haftada biz de kazanmak için hiçbir şey ortaya koyamadık. Takım çarşambadan kalmaydı. Bu futbolcularımızın halinden belliydi. Baştan sona dostane geçen maçta rakibimize tek golle mağlup olduk ve liderliği kaybettik. Beşiktaş bu sonuçla 4 senelik bir aranın ardından ilk kez liderlik koltuğuna kuruldu. Uzun sürmez!

27 Şubat 2008 Çarşamba

Galatasaray: 0 - Kasımpaşa: 1

Fotoğraf çok şey anlatıyor aslında. Hakan Şükür'ün ifadesinde en çok göze çarpan çaresizlik. Bir taraftar için de herhangi bir mağlubiyetten sonra yorum yapmak, spor programlarını takip etmek her zaman zordur. Benim için de yazmak zor gerçekten. Hele bir de aynı hafta Bursapor'un deplasmanda Fenerbahçe'yi mağlup ettiğini düşünürsek üzüntümüz ikiyle çarpılıyor. Çünkü ligin dibine demir atmış Kasımpaşa'yı mağlup etmek demek hafta sonunda oynayacağımız Beşiktaş deplasmanı öncesi zirvede puan farkını 4'e çıkarmamız anlamına gelecekti. Bazı mağlubiyetlerden sonra alttan almak, "Olur böyle" demek kolay geliyordu bize. Kasımpaşa'nın Ali Sami Yen'de bize attığı tokat yanağımızı biraz fazla acıttı doğrusu. Ne topu ayağına her alışında yere yığılan Lincoln'den, ne mesafe tanımaksızın kaleye top göndermeye çalışan Barusso'dan, ne de kadroyla bir oyuncak misali oynayan Feldkamp'tan ayrıntılı bir şekilde bahsetmek istiyorum. Ne istiyorum biliyor musunuz? 2000'lerin başındaki Galatasaray'ı ve Ali Sami Yen'i hatırlamak istiyorum. Hagi'nin attığı bir çalım ve sonrasında gelen golüyle ayağa fırladığımı ve onun 10 numaranın hakkını vermesini alkışlamak istiyorum. Sonra kalbimizde ayrı birer yer edinmiş iki kaleciyi hatırlamak istiyorum. Mondragon'un gözyaşlarını, Taffarel'in "Çok güzeal"larını... Yıl 2008 ve hâlâ bize eski Galatasaray'ı aratanları unutmak istiyorum.

19 Şubat 2008 Salı

Konyaspor: 0 - Galatasaray: 1

Haftalar geçiyor, Galatasaray dur durak bilmiyor. Üzerine oynanan tüm oyunlara ve hava şartlarına karşın kazanmaya devam ediyor. Takımımız pazar günü yeni federasyonun pazartesi gününe ertelediği maçta Konyaspor'u vurduğu tek darbe ile yıkmayı başardı.
Önce pazar gününe dönelim. Galatasaray'ımız Fenerbahçe, Sivasspor ve Beşiktaş'ın kazandığı haftada 4 haftadır kaybeden Konyaspor'a konuk olacaktı. Cumartesi günü elverişli olan hava şartları 24 saat için tersine dönmüş, pazar sabahı Konyalılar kentlerini beyazlar içinde görmüştü. Tüm ülkeyi etkisi altına alan kötü hava koşulları Konya'yı da es geçmemiş, beraberinde getirdiği fırtına ile de akşam saatlerinde oynanması beklenen karşılaşmanın kaderini de az çok belirlemişti. Perşembe günü Bayer Leverkusen deplasmanında bir ölüm kalım mücadelesi verecek olan takımımız yeni Futbol Federasyonu'ndan karşılaşmanın ileri bir tarihe ertelenmesini istemişti. Ancak olumlu ya da olumsuz bir cevap alamayınca bir tek hakemin ağzı kalıyordu bakılacak. Müsabakanın başlamasına sayılı dakikalar kala hakem Barış Şimşek maçın bir gün sonra saat 13:00'da oynanaması yönündeki kararını açıklıyor ve ortalığı tam anlamı ile karıştırıyordu. Çünkü karşılaşmanın ertesi gün oynanması demek takımın İstanbul'a salı günü varması demekti. Galatasaray aynı gün Almanya'ya hareket etse lig maçını cumartesi oynayıp kurtulan Leverkusen'e oranla çok daha kısıtlı bir hazırlık aşaması geçirecekti. Ancak zamanında buna benzer bir durumda Lucescu'nun dile getirdiği söz geldi aklımıza: "Köpekler istedi diye atlar ölmez"...
Ölmedi de... Pazartesi günü saat 13:00 ile 15:00 arasında Galatasaray'ı ne kar, ne federasyon, ne de rakip durdurabildi. Galatasaray çok kaçırdığı maçtan tek golle galip ayrıldı ve liderliği tadına bakması için emanet verdiği Fenerbahçe'den geri aldı. Ümit Karan son vuruşlardaki ustalığını yine gösterdi soğuk havayı ısıtmayı başardı. Tek kayıp Uğur oldu. O da sezonu kapattı. Federasyona selam eder...
Galatasaray'ın bir yerlerde durdurulması lazımdı. Ellerden gelen ardlara koyulmadı. Çarşamba gecesi peşimizde olan Tabiat Ana'yla da el ele tutuşuldu... Galatasaray'ı liderlikten indirmek ve UEFA Kupası'na veda ettirebilmek için tüm şartlar hazırdı. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Ertelenen maçları kazasız geçmeyi seven Galatasaray bu geleneği bozmadı. 2001 yılında buna benzer bir durumda Beşiktaş maçı ertelenmemiş, Aslan önce Beşiktaş'ı sonra da Real Madrid'i ezmişti. Aklınıza bulunsun!

11 Şubat 2008 Pazartesi

Galatasaray: 6 - Vestel Manisaspor: 3

10 gün önce Şükrü Saraçoğlu Stadyumu'nda esmeye başlayan sarı-kırmızı rüzgâr geride bıraktığımız pazar akşamı Ali Sami Yen Stadyumu'nda fırtınaya dönüştü. Galatasaray konuk ettiği Vestel Manisaspor karşısında öyle bir futbol oynadı ki takımı dışarıdan gören biri kesinlikle Real Madrid'i ya da Manchester United'ı izlediğini sanmıştır. Galatasaray'ın Vestel Manisaspor karşılaşmasında oynadığı futbol, uyguladığı top kombinasyonlarını Türkiye'de uygulayabilen başka bir takım daha yoktu.
Hafta içinde bütün biletler tükenmiş, haliyle yaklaşan Sevgililer Günü öncesi taraftarlar sevgililerini görmek için mabetteki yerini almıştı. 3 ay önce oynanan İstanbul Büyükşehir Belediyespor maçından beri formasından uzak kalan Lincoln de ilk 18'deki yerini almıştı. Ancak Kalli, Fenerbahçe maçındaki kadroyu bozmayarak o maçta sahaya çıkan ve aslanlar gibi mücadele eden oyunculara olan güvenini göstererek çok akıllıca davrandı. 11 Türk futbolcudan oluşan takımımız sahada fırtına misali koptu.
Galatasaray'ımız maça fırtına gibi başladı ve oyunu karşılaşmanın ilk düdüğünden itibaren domine etti. İlk yarım saat sona erdiğinde ise skor tabelasında 3 farklı üstünlüğümüz göze çarpıyordu. Perdeyi Hakan Şükür'ün asistinde Barış açıyor, Barış'ı Hakan takip ediyor, Arda da penaltıdan farkı 3'e çıkarıyordu. İlk yarının son düdüğü çalmak üzereyken Serkan mutlak bir pozisyondan yararlanamayarak farkın 4'e çıkması şansını tepti.
İkinci 45 dakikaya da Galatasaray'ımız hızlı başladı. Dakikalar 47'yi gösterirken sahneye bir kez daha Kral çıktı ve skoru 4-0'a getiren golü kaydetti. Birkaç dakika sonra o ana kadar kusursuz oyun çıkaran Mehmet Topal'ın orta alanda kaybettiği top 30 metrelik bir füze olarak ağlarımıza giderken kalecimiz Orkun topu izlemekle meşguldü. Golden 1 dakika sonra maçın başından beri en çok çalışan isimlerden ve gol atmayı belki de en çok hak eden oyuncumuz olan Ümit çok şık bir kontrol ve akabinde gelen plase ile farkı yeniden 4'e çıkardı: 5-1. Dakikalar 65'i gösterirken Vestel Manisaspor'un ilk golünü kaydeden Selçuk ceza sahamıza sol çaprazdan girerken kalemize bir füze daha gönderdi. Yer tutmada büyük hata yapan Orkun topu bir kez daha içeri aldı. Bu golden 3 dakika sonra bu kez eski Beşiktaşlı Burak Yılmaz ceza alanımızda savunmamızın ve kalecimiz Orkun'un hatasını affetmeyerek farkı 2'ye indirdi: 5-3. Maçın başından beri süper bir futbol ortaya koyan Galatasaray'ımız rehavetinin kurbanı oldu. Ancak yine de son sözü söylemek Kral'a düştü. 84'üncü dakikada oyuna sonradan dahil olan Lincoln'ün kullandığı köşe vuruşunu şık bir kafa vuruşuyla süslendiren Hakan Şükür maçın skorunu tayin etti: 6-3.
Yediğimiz 3 gole rağmen hücumdaki üstünlüğümüz ve izleyene zevk veren futbolumuz ile karşılaşmadan farklı galip ayrıldık. Leverkusen maçı öncesi büyük moral depoladık.

28 Ocak 2008 Pazartesi

Ankaragücü: 0 - Galatasaray: 4

Sabri Sarıoğlu, Cassio Lincoln, Ayhan Akman, Hakan Balta, Shabani Nonda, Barış Özbek, Rigobert Song, Tobias Linderoth, Hasan Şaş, Okan Buruk... Bu isimlerin arasına bir de kaleci eklesek alın size süper bir ilk onbir. Sayılan isimlerin hepsi Galatasaray futbol takımının as oyuncularıdır. Kimi sakatlığı yüzünden, kimi cezası yüzünden Ankara deplasmanına götürülmedi. Aynı gün oynanan Sivasspor-Fenerbahçe maçında Sivasspor'lu taraftarların maçtan önce açtıkları "Sivasspor Brezilya'ya Karşı" pankartına ironik bir şekilde yaklaştı akşam Galatasaray. Galatasaray'ımız dün gece Ankaragücü deplasmanına tamamı Türk oyunculardan kurulu bir takımla çıktı. Ayrıca hepsi bu değildi. Mehmet Güven, İlker Cihan, Erhan Şentürk ve Harun Temur... Bu isimler de takımın çektiği futbolcu sıkıntısı yüzünden deplasmana götürdüğü gençlerdi. Anlaşılacağı gibi Galatasaray sadece Ankaragücü'ne karşı değil, aynı zamanda kendisine de karşı mücadele etti.
Cumartesi akşamı Beşiktaş'ın Gaziantepspor'u, dün de Fenerbahçe'nin lider Sivasspor'u mağlup etmesinin ardından Galatasaray'ımız deplasmanda vereceği zorlu mücadeleden mutlak galibiyetle ayrılmalıydı. Açıkçası sahaya çıkan ilk onbiri görenlerin umutlu olduklarını söylemek pek de doğru olmaz. Bu tip sözler söylemeyi sevmemekle birlikte yine de içimde kalmasına yüreğim elvermeyecek. Dün akşam sahaya sürülen Galatasaray ilk onbiri pek çok eleştirmen nazarında 1.Lig'de bile ancak mücadele edebilecek bir güce sahipti. Sahada formsuz bir Arda'nın oluşu, yaşı ilerlemiş bir Hakan Şükür'ün oluşu bu gerçeği değiştirmeyecekti. Lâkin birkaç hafta evvel de belirttiğim gibi söz konusu takım Galatasaray'dı ve bu takımın ne zaman ne yapacağı büyük bir muammaydı. Dün akşamki Galatasaray'ın sahada ortaya koyduğu futbol sadece kendi taraftarlarını değil rakiplerini de şaşırttı.
Galatasaray'da büyük krizler her zaman takıma olumlu yansımıştır. Bu iddiaya en yakın desteği ligin ilk yarısında oynanan Galatasaray-Beşiktaş derbisinde görmüştük. Lincoln ve Hakan Şükür'ün maç günü kadro dışı bırakılması önce takım içinde fırtınalar koparmış ancak akşam saatlerinde skor tabelasına Galatasaray'ın 1-0'lık üstünlüğü olarak yansımıştı. Bu hafta içinde de Sabri kadro dışı bırakıldı. Galatasaray da adeta bu savı desteklercesine Ankaragücü'ne deplasmanda 4 gol atıp, zirveyi yeniden ele geçirdi.
Uzun bir maç analizi yapmayacağım. Yalnız belirtmeden de edemeyeceğim. Oftaş maçının ardından "Sahaya şu takımın formasını koysanız kazanması gerekirdi" diye inleyen ben, bu maçın ardından "Galatasaray'ın adı ve forması kazandı" diyebiliyorum. Bunu derken de ekliyorum, Ghalatasaray çok çok iyi bir futbolla kazandı bu maçı. Ancak yine de insanın sinirini bozabilecek şeyler olabiliyor Türkiye'de. Rize'yi beşlediğimizde Rize'nin zayıflığından yakınan medyamız, şimdi de Ankaragücü'nün savunmasının amatörlüğünden dem vurur oldu. Yahu el insaf! Attığımız bir değil, iki değil. Şimdi ben size Gaziantep'in gelenekselleşen Fenerbahçe mağlubiyetlerinden neden bahsetmediğinizi ya da ne bileyim Fenerbahçe 3-4 attığında neden sesinizi çıkarmadığınızı sorsam olur mu? Olur aslında da ben Galatasaraylı'yım, bana yakışmaz. Ha bir de Ümit'in attığı mükemmel gol var... Alex atsaydı o golü öyle bir şişirirdiniz ki... Patlayıncaya kadar...

22 Ocak 2008 Salı

Galatasaray: 1 - Bursaspor: 0

Üniversitelerde türban serbest kalacak mı kalmayacak mı ikilemi, Kuzey Irak’taki kritik durum, Dink suikastının yıldönümü ve daha nice gündemi meşgul eden olayın pek bir önemi yoktu pazar akşamı Galatasaray taraftarları için. Sivasspor ve Beşiktaş maçlarını kazanmıştı. Gaziantepspor’un Fenerbahçe ile oynadığı karşılaşmadan da yine gelenekselleşen skor çıkmıştı. Haliyle o akşam Galatasaraylıların aklında Bursaspor’u yenmekten başka bir düşünce yoktu. Tüm bunlara iki hafta önce Bursa’da oynanan kupa maçında takımımıza ve oyuncularıma yapılan hakaretleri de ekleyince aslında maçtan önce maçın gidişatını tahmin etmek pek de güç değildi. 90 dakika boyunca edilen küfürler ve bunların çoğunun futbolumuzun en son küfür edilecek adamlarından olan Hakan Şükür’ü hedef alması ister istemez taraftarı Ali Sami Yen’deki lig maçı öncesi ekstra motive ediyordu. Maç başladığında ise adı dokuza çıkan ve asla sekize inmeyecek olan Bursaspor taraftarının takımlarını da kendilerine benzetmiş olduklarını gördük. İsmail Güldüren’in başı çektiği çirkefler ordusunun deplasmana futbol oynamak için gelmediklerini anlamak için âlim olmaya gerek yoktu. Karşılaşma bir futbol maçından çok bir Tarık Solak organizasyonunu andırıyordu. Dilini ısıranlar, yumruk yiyenler, bileğini zedeleyenler arasında sahada oynananların futbol olduğunu bize hatırlatan tek an Nonda’nın skoru 1-0’a getiren golü attığı andı. Bunun dışında Bursaspor takımı maç bittiğinde sahadan 9 kişi ayrıldı. Galatasarayımız lider Sivasspor’un ardından zirve mücadelesini ikinci olarak devam ettirdi.

13 Ocak 2008 Pazar

Çaykur Rizespor: 2 - Galatasaray: 5

Öyle bir takımın taraftarıyız ki her an kanser olmaya meyilliyiz. Taraftarı olduğumuz takımın dünü ve bugünü çok karışık. Hani derler ya "bugünün geleceği dünden bellidir" diye. Galatasaray yıktı, yok etti kuralı. Bizim dünümüz bugünümüze uymuyor. Daha 3-4 gün öncesine kadar üst üste 5 pas yapamayan, kaleye şut atamayan, savunmada aksayan Galatasaray dün Rize'de üst üste 10 pas da yaptı, kaleye sayısız şut da attı... Defans yine aksadı. Eee, her şey kusursuz olamaz, değil mi?
Pek umutla başlamadık maça. Ancak "Ne de olsa bu takım Galatasaray. 5-0 da alabilir, yenile de bilir" dedik. Sonuçta 5-0 olmadı ama yaklaştık o skora. Bizim maçımızdan birkaç saat evvel tamamlanan maçta Beşiktaş son saniye golüyle galip gelince iyiden iyiye nefesini ensemizde hissettirdi. Ancak bizim Beşiktaş yaklaştığı için değil, zirveden düştüğümüz için kazanmamız gerekiyordu. Futbolcular da bunun bilincindeydi. Şayet maçın ilk düdüğü çaldığı andan itibaren bunu hissediyorduk.
Ne yaptığı belli olmayan teknik direktörümüz Feldkamp maça kalede Orkun; savunmada Uğur, Servet, Bouzid, Volkan; orta alanda Hakan Balta, Barış, Arda, Mehmet Topal; ileri ikilide de Hakan Şükür ve Nonda ile başladı. Takımdaki eksikleri de düşünürsek bir kişi hariç çıkarılabilecek en iyi ilk onbirdi bu, ona lafım yok. Lafım, dediğim gibi, o "bir kişi"ye. Kim mi o "bir kişi"? Ismael Bouzid! Emre gibi bir alternatifi varken bizi 10, rakibi 12 kişi oynatan bu adama daha sonra değineceğim.
Galatasarayımıza sihirli bir değnek dokunmuş olmalıydı. Çünkü maçın başlamasıyla birlikte takım bu maçta iyi oynayacağının sinyallerini vermişti. Zira ilk dakikalarda kaleye ardı ardına şut yağdırmaya başladık. 5.dakikada sağ köşe gönderinden korner kazandık. Umudumuz yoktu. Çünkü Galatasaray gol atacaksa bunun kornerden olmayacağını çok iyi biliyorduk biz. Ama az önce de dedim ya takım dün herkesi şaşırtmak için sahadaydı. Volkan kesti, Nonda vurdu, takım maçın henüz başında deplasmanda bir farkla öne geçti. Sonrasında da oyunun kontrolü bizdeydi. Üst üste girdiğimiz net pozisyonlardan elimiz boş dönünce "Ulan inşallah aramayız" görüşünde birleştik. Skor tabelası 27'nci dakikayı işaret ettiğinde Bouzid çıktı sahneye. Maçın başından beri sahada görülmemiş olmasına sinirlenmiş olmalı ki alakasız bir pozisyonda ceza yayındaki rakibi biçti. Üstelik topu o bölgeden rahatça çıkarabilecek adamlarımız da varken... Ardından topun başına eski futbolcumuz Altan geçti. Kendisinin usta ayağı kalecimiz Orkun'un hatalı duruşuyla birleşince mükemmel bir gol gördük kalemizde. O an oturduğumuz sandalyeyi kırmamız işten bile değildi. Neden iyi oynadığımız maçlar bu noktaya gelmeliydi ki? Yetmemiş miydi Bordeaux maçında yaşadıklarımız? Takımın oyununun bozulacağından şüphelenmiştik ki golden sonra gaza gelen ve deli gibi saldıran Rizespor'un havasını 42'nci dakikada yine kornerden gelen bir topla söndürdük. Kornerden gelen topa arka direkte maçın en iyilerinde olan Servet kafayı çaktı: 1-2. Golden 3 dakika sonra ise Nonda bir kez daha sahne aldı ve "Soyunma odasına 3-1 önde gidiyoruz uleeen!" dedi.
İlk yarıda rakibi sürklase eden takımımız ikinci yarıda da boş durmadı. Önce Arda attı. Sonra Hakan kaçırdı. Sonra Nonda attı. Ardından Hakan yine kaçırdı. Maç boyunca çok üstün bir futbol ortaya koyan, rakip kaleye 25'e yakın şut gönderen takımız karşılaşmadan 5-2 galip ayrıldı. Evet, sonradan bir gol daha yedik. Unutmuşum, lâkin olur öyle.
Yazmak için bu geceyi bekledim. Gündüz Sivasspor kendi evinde Trabzonspor'u 2-0 ile geçti. İstanbul Büyükşehir Belediyespor da Fenerbahçe deplasmanından şanssız bir şekilde 2-2'lik beraberlikle ayrıldı. Bu sonuçlarla 18.haftayı Sivasspor 40 puanla zirvede kapatırken, Galatasarayımız 39 puanla ikinci sıraya yükselmiş oldu.

25 Aralık 2007 Salı

Gençlerbirliği OFTAŞ: 0 - Galatasaray: 0

Hava muhalefetim sebebi ile izleyemedim maçı. İyi ki de izlememişim. Yenilmişiz, hem de bunu pozisyona dahi giremeden başarmışız. Bir de ligin ilk yarısını üçüncü sırada tamamlamışız. Hakkımızda hayırlısı bundan sonra...

DÜZENLEME: Yenilmek mi? Onu da nereden çıkarmışım?