










Bu site tamamen Galatasaray hakkında sizlere bilgi sunma amaçlı yapılmıştır. O yüzden video ya da ses dosyası gibi şeyler arıyorsanız şimdiden siteyi terketmeniz rica edilir. Beklentileri yüksek tutmak gibi bir niyetim yok. Sadece kişisel tatmin benimkisi.
Öyle bir kulüp düşünün ki arkasında renklerine gönül verenler, yanında her zorlukta sarılmaktan çekinmediği ruhu dışında kimse olmayan... Öyle bir kulüp düşünün ki yaşayabileceği bütün şanssızlıkları bir sezon içinde yaşasın ancak yine de dimdik ayakta kalmayı başarabilsin... Öyle bir kulüp düşünün ki yeniden yapılanma süreci içinde olsun ve dolayısıyla kimse tarafından zirveye kurulması için ihtimal verilmesin... Geçmişini arayan, geleceği belirsizlikle dolu, içinde nefes almaya çalıştığı tüm yokluğun içinden kendine varlık yaratmayı başaran bir kulüp düşünün... Türkiye Cumhuriyeti içinde devşirme sporcularla değil öz ve öz evlatları ile bir şeyler başarmanın peşinde olan bir kulüp düşünün... Yönetimi, futbolcusu ve taraftarı ile bütünleştiği zaman dünyayı dize getirebilecek bir sinerji oluşturmayı başaran kulübü düşünün... Turuncudan iz taşıyan tok bir sarı ile vişneye çalan koyuca tatlı bir kırmızının yanyana getirildiği formayı düşünün. Metin Oktay'ı düşünün. Onun o en bilindik resminde sağ elinin gittiği yeri düşünün. Elin altında, göğsün tam üstüne konuşlanmış olan armayı düşünün. O arma ile gözleriniz temas ettiğinde istemdışı diken diken olan tüylerinizi de düşünün. Uyanır uyanmaz düşüncelerinizi tüm kuvveti ile işgal eden takımı düşünün. Tüm bu anlattıklarımı içinde barındıran tek kelimelik bir ismi düşünün. Galatasaray'ı düşünün.
2007/2008 sezonuna girilirken bir futbol takımının karşılaşabileceği tüm güçlükler ile karşılaşmıştı Galatasaray. Bir önceki sezon kadronun iskeletini oluşturan futbolcular ve teknik direktör gönderilmiş, yerlerine pek çok yeni isim getirilmişti. Getirilen futbolculardan öte takımın başına getirilen 74 yaşındaki Karl Heinz Feldkamp eleştirilerin odak noktası hâline gelmişti. Yepyeni bir kadro ile koca bir sezon boyunca mücadele edecek olan takımın en önündeki en önemli handikap ise kendi evinde oynayacağı ilk 5 maçın seyircisiz oynanacak olmasıydı. Bir önceki sezondan kalan bu ceza takımın taraftarına ancak ligin 12'nci haftasında kavuşabilmesine neden olacaktı. Her ne kadar takıma Lincoln ve Linderoth gibi kaliteli isimler kazandırılmış olsa da eksilen mevkilere getirilen oyuncular da birer kapalı kutuydu. Yine de sezonun başlaması gerekiyordu bir şeylerin konuşulması için. Herkesin kafasında birer soru işareti olan yeni takım lige ve UEFA Kupası'na bomba gibi başladı. Ligin ilk 6 haftasında toplanan 16 puan ile ligin zirvesine kurulan takım UEFA Kupası ilk turunda karşılaştığı İsviçre temsilcisini 5-1 mağlup ederek gruplara kalmayı başardı. Ligin 7'nci haftasına gelindiğinde Ali Sami Yen'de oynanacak seyircisiz derbide Beşiktaş'ı konuk edecektik. Maç günü şok bir kararla takımın en formda iki ismi Hakan Şükür ile Lincoln'ü kadro dışı bıraktığını açıkladı teknik direktör Feldkamp. İki futbolcunun bu karara isyanı bastırıldı ve takım Beşiktaş'ı 2-1 ile geçince olayın üstünün örtülmesi kolaylaştı. İlerleyen haftalarda takımdaki futbolcuların büyük kısmı sakatlıkları yüzünden sahalardan uzak kaldı. Şampiyonluk yolunda eksik bir kadro ile mücadele etmek zorunda kalan Galatasaray elinden gelenin en iyisini yapmaya devam etti ve ligin ilk yarısını Fenerbahçe ve Sivasspor'un ardından üçüncü sırada tamamladı. En önemli rakibimiz dünya yıldızları ile mücadele verirken Galatasaray az sayıdaki ikinci sınıf yabancı futbolcusu ve çoğunlukla öz be öz Türk futbolcuları ile aynı hedefe ulaşmak için ter döküyordu.
Ligin ikinci yarısı başladığında da hiçbir şey tozpembe değildi Galatasaray için. Zorluklar inadına devam ediyordu. Haluk Ulusoy federasyonunun yerine Hasan Doğan'ın başkanlığını yaptığı yeni Futbol Federasyonu göreve gelmişti. Fenerbahçe'nin arkasında yer alan medya ve hakemlere yeni federasyon da eklenmişti. Yeni federasyon ilk icraatını kritik bir UEFA Kupası karşılaşmasından önceki lig maçını UEFA Kupası maçından sadece 2 gün önceye koyarak gerçekleştiriyordu. Galatasaray ligdeki rakibini 1-0 ile geçip ligdeki oyuna gelmiyordu ama kondüsyon olarak çöken takım Almanya'da 5-1 mağlup olup Avrupa'ya veda ediyordu. Akabinde Galatasaray deplasmanda oynadığı Ankaraspor maçında taraftarının kötü tezahüratı yüzünden Ali Sami Yen'de bir maça daha seyircisinden yoksun çıkmakla cezalandırıldı. Soğuk havaların etkisiyle sık sık rahatsızlanan ve takımın başında maçlara çıkamamaya başlayan Feldkamp da takım için ayrı bir S.O.S. simgesiydi. Mart ayının henüz başında yapılan Seçimli Genel Kurul'dan zaferle ayrılarak Galatasaray'ın yenş başkanı seçilen Adnan Polat ve ekibi takımı devraldığında içinde bulunulan durum da buydu. Ligin son 6 haftasına girildiğinde keskin bir virajın içinden şarampole yuvarlanmadan çıkmanın hesabı yapılırken teknik direktör Feldkamp'ın yarı yolda gelen istifası ile ortaya çıkan depremin etkileri kulübün tüm hücrelerinde hissedildi. Ligin son 6 haftasına girilirken takım lider Fenerbahçe'nin 2 puan gerisinde ikinci sıradaydı. Tüm maçların kazanılması halinde diğer takımların ne yaptığının bir önemi olmayacaktı ve takım şampiyonluk bayrağını göndere çekecekti. Bu yüzden yeni bir teknik direktör aramakla harcanacak zaman yoktu. Yıllardır takımın kondüsyonerliğini yapmakta olan Cevat Güler takımın başına getirildi. Böyle durumlarda zorlukları görmezden gelmenin tek yolu fedakarlık yapmaktır. Yeni yönetim kalan 6 haftada geçen yönetimin 6 yılda yapamadıklarını gerçekleştirdi. Futbolcular izinli oldukları günlerde dahi kendi istekleri doğrultusunda idmana çıktılar. Cevat hoca ve ekibi mütevazi kadrodan şampiyon bir takım çıkarabilmek için gece gündüz demeden çalıştı. Alınması gereken 6 maç vardı. Sonrası şampiyonluk. Yapmaya çalıştıklarını paranın yardımıyla yapabileceklerini sananlar dahi hayranlık ve şaşkınlıkla takip ediyordu Galatasaray'ı. Kalan maçların hepsinin kazanılacağına dair edilen yemin ve taraftarla bütünleşme müthiş bir sinerjinin yaratılmasını sağladı. İlk 3 maç alınmıştı. 32.haftada ağırlanacak olan Fenerbahçe karşılaşması ligin şampiyonunu büyük ölçüde tayin edecekti. Rakibimize beraberliğin dahi yeteceği maçta kazanmaktan başka çaresi olmayan taraf bizdik. Maç öncesi yönetimin ekstra prim teklifi futbolcular tarafından "Prim yerine kupa istiyoruz" cevabıyla reddedildi. O akşam Galatasaray Fenerbahçe'yi mağlup etti ve 17.şampiyonluk için gün saymaya başladı. Yapılan fedakarlıklar Galatasaray ruhunun tavan yapması demekti.
Kalan 2 haftada pek bir şey değişmeyecekti artık. Zirveyi ele geçiren bu denli inanmış bir Galatasaray'ın şampiyonluğu vermesi beklenemezdi. İlk önce sezonun sürpriz ekibi Sivasspor deplasmanda 5 gol ile geçildi, sonra da Ali Sami Yen'de Gençlerbirliği Oftaş mağlup edilerek mutlu sona ulaşıldı. Bu maç oynanıldığı sırada Trabzonspor deplasmanında Galatasaray'ın yenilmesi umuduyla mücadele eden Fenerbahçe'nin aklı kendi maçlarında değil de Ali Sami Yen'de kalınca 2-0 mağlup oldular. Sonuçta biz Fenerbahçe değildik ligin son haftasında şampiyonluk bırakacak. Karşımızdaki rakip Oftaş değil Denizlispor bile olsa bu gerçek değişmezdi. Haklı ve gururlu şampiyonluğumuzu kutlarken Fenerbahçeliler ise Şampiyonlar Ligi'nde gördükleri çeyrek final ile gururlandıklarını dile getirip ligin pek önemi olmadığını söylüyorlardı. Şampiyonluk için kıçını yırtıp da kaybettikten sonra ulaşamadıkları ciğere laf söyleyenlere Galatasaray'ın 2000 yılında hem ligi, hem Türkiye Kupası'nı, hem UEFA Kupası'nı hem de Süper Kupa'yı birarada kaldırdığını hatırlayım. Ha, "Gücümüz bu kadar bizim" diyorsanız anlarım.
Çok güzel oldu... Hem de öyle bir güzel oldu ki en anlatılmaz ama yaşanılır cinsindendi. Kazansak resmiyete dökecektik işi. Kazandık ve resmiyete döktük işi. Sezon başından beri yakamızı bırakmayan tüm şanssızlık ve zorluklara inat 17. şampiyonluğumuzu kazandık. Suyun öteki tarafında konuşlanmış olan en büyük rakibimiz dünya ünlü yıldızları takımına dahil ederken biz ikinci sınıf yabancılarla yolumuza devam etmek zorunda kaldık. Hatta öyle zamanlar geldi ki yüzde yüz Türk futbolculardan kurulu bir takımla mücadele ettik. Kendi evimizdeki 17 lig maçımızdan 6'sını seyircimizden yoksun oynamak zorunda kaldık. Maçların birçoğuna teknik direktörümüz başımızda olmadan çıktık. Ve dahası... Ancak hepsine değdi. Metin Oktay'a, Jupp Derwall'e, Ali Sami Yen'e ve nicelerine selam olsun. Şampiyonluğumuz kutlu olsun.
Yazının muhtemel başlıkları arasında çok gidip geldim. En büyük başlık adayım "Şampiyonuz - Versiyon 2"ydi. Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımımızın elde ettiği muhteşem şampiyonluğun hemen ardından süper gidecek bir başlıktı. Öte yandan sezon başında beri bütün maç yazılarımın başlıklarını maçların skorları süsledi. Geç de olsa itiraf etmeliyim ki bu benim uğurumdu. "Zafere 1 Kaldı" t-shirtleri de çıkmış. Geçiniz... Bir mir kalmadı. Basbayağı şampiyonuz artık. Dolayısıyla uğurum tuttu. İyi ki adak falan adamamışım. Yoksa kalkamazdım öğrenci halimle altından. Eee, hazır uğurum tutmuşken başlık inadımı da uzatmamın bir anlamı yoktu belki de. Olsun. Önümüzdeki hafta bile maç skorunu ekleyeceğim ben.
Biraz da maç hakkında dil dökelim. Geçtiğimiz hafta Fenerbahçe'yi eze eze mağlup ettikten sonra şampiyonluk kendi inisiyatifimizdeydi artık. Tek yapmamız gerek kalan iki maçtan minimum 4 puan çıkarmaktı. Ancak Turkcell Süper Lig'in 33.haftasında konuk olacağımız ekip de sezonun beklenmedik bir çıkış yakalayan ekibi Sivasspor'du. Sivasspor bu maça kadar kendi evinde oynadığı maçların Beşiktaş ve Fenerbahçe yenilgileri hariç hepsini kazanmıştı. Deplasmanlarda da gayet iyi bir grafik çizen "Yiğidolar" bu maça 73 puanlı Galatasaray'ımızın ardından 70 puan ile üçüncü sırada girmişti. Son iki haftaya girerken futbolda bir "Anadolu devrimi" gerçekleştirmek isteyen Sivasspor şehir olarak bu maça kilitlenmişti. Öyle ki vakt-i zamanında Manchester United'a yaptığımızı Sivas halkı bizim takıma yapmaya kalktı. Maçtan bir gece önce takımın kaldığı otelin önünde davullar zurnalar çalındı, tezahüratlar yapıldı. Maksat takımı uyutmamaktı. Sivas halkı bu yaptıklarını Beşiktaş ya da Fenerbahçe maçından önce yapsalar hem haksızlık olmazdı hem de amaçlarına ulaşırlardı. Ancak karşılarındaki takım Galatasaray'dı.
Karşılaşmanın ikinci yarısı başladığında diğer taraftaki skor da 1-1'di ve bilindik senaryoların filme çekildiği haberi geliyordu kulağımıza. İşler yine elle kolla yürüyordu orada. Neyse... Bu tip maçlarda altın kuraldır. Deplasmanda oynuyorsan ve ilk 45 dakikayı önde götürüyorsan ikinci yarı başladığında rakibinin ilk 10-15 dakikalık baskısını ne yapıp edip kırmalısın. Oyunu soğutmaksa soğutmak, sert oynamaksa sert oynamak. Ne de olsa başarıya giden yolda her yöntem mübah. Bunu yapamadık biz. Dakika 49 olduğunda nasıl geliştiğini şu an bile anlayamadığımız bir pozisyon sonrasında topu kendi kale çizgimizin içinde gördük. Belki de görmedik ama hakem öyle görmüş olacak golü yedik. Kalecimiz Aykut'un en büyük eksiği olan zamanla hatası yine kendini gösterdi. Buna Hakan Balta'nın intiharı da eklenince sinirler gerildi bir anlık. Ancak endişe duymadık biz hiç. Haklı da çıktık. Yeniden öne geçmek için 3 dakikacık daha bekleyecektik. 52'nci dakikada kaptan Ayhan çıktı sahneye. Bu sene ne Lincoln'ün ne de başka birinin sakatlığından çekti bu takım Ayhan'ın sakatlığından çektiği kadar. Bu sezonun altın ismi Ayhan. Öyle bir gol attı ki tarifi yok futbol sahalarında. Zaten tarif etmeye çalışıp da golü rezil etmemek en iyisi. Tek bir şey söylemek gerekirse 1993 yılını hatırlatalım. Old Trafford'da Arif'in harikulade golünün akabinde Ümit Aktan inliyordu: "Schmeichel değil, dünyanın bütün Michael'leri gelse dahi o topu oradan çıkaramaz". Sivasspor kalecisi Michael Petkovic değil, dünyanın bütün Michael'leri gelse çıkaramazdı işte Ayhan'ın golünü. İşte öyle bir şey! Sonra dakikalar ilerledi, ilerledi, ilerledi... Geçmek bilmedi. 15 dakika sonra, 67'nci dakikada, Sezer'in ağlarımıza doğru gönderdiği topun süzülüşünü izledik çaresizce. Yine de endişelenmedik. Ligin en az gol yiyen takımı olmamıza rağmen 3 gol birden yemiştik, ama biz Galatasaray'dık. 75'de Nonda'nın yerine Kral girdi oyuna Kutlu Doğum Haftası'nın gazıyla. 1 dakika sonra da Arda çıktı yine sahneye. Sahanın belki de en kötüsü olan Barış nasıl becerdiyse daha önceki gol pozisyonlarında yaptığını yine yaptı, attı pasını, sonucu gol oldu. Barış'ın bu vasfına ağzım kaçık kalırken, zıpladım aynı zamanda en yakın arkadaşımın boynuna kırmaya niyetlenerek. Yeniden öndeydik işte. Telaşa gerek yoktu. Direnci iyiden iyiye kırılan Sivas'a öldürücü vuruşu yapmalıydık. Mortal Kombat'ta vardır "Finish him/her"... Öyle yapmalıydık işte. Sahanın yıldızlarından Ayhan'ın süper pasında sağ çaprazda topla buluşan Kral kendisini çekemeyenlerin suratına şampiyonluk tükürüğünü atıyor ve skoru 3-5'e getiriyordu. Fotomaç tarzı manşet atacak olsam "CimBom 3 Aşağı 5 Yukarı..." derdim.
Peki ben ne yaptım gün boyunca. Öğlen saatlerinde kalktım. Saat 14:00'da kahvaltı yaptım. Sonra Antalyaspor'un Süper Lig için kritik maçını takip ettim. Yendiler çok şükür. Sonra Tekerlekli Sandalye takımımızdan müjdeli haber geldi. Bayram kıldım o günü kendime. Akşam futbolcular da galibiyetle dönerse mutluluğuma mutluluk denmeyecekti. Lâkin yukarıdaki paragraflar arasında "endişe etmedik" dediğime bakmayın. Stresin, heyecanın kralını yaşadım. Her ne kadar geçen hafta Ali Sami Yen'de maçın heyecanına dayanamayarak son 3 dakikayı stadın tuvaletinde geçirsem ve milletin "Ah, uh, ohh" sesleri arasında kalpten gitme riski içinde olsam da o maçta bile bu denli stres yaşamamıştım. Zira maçın son 20 dakikasına kadar dayanabildim. Yanımdaki arkadaşlarımın "Suratın bembeyaz" uyarılarını dikkate almalıydım. Hem belki de yenilen gollerin sebebi bendim. Uğursuzdum belki de. Gitmeliydim. Taktım kulaklığımı ve bangır bangır çalan müziğin eşliğinde beynimi ve tüm benliğimi Sivas'ta bıraktım. Telefonumu bile sessize aldım. 20 dakikalığına dünyadan soyutlamalıydım kendimi. 20 dakikanın ardında telefonuma baktığımda yığınla cevapsız çağrı ve mesaj gördüm. Rahatlamıştım. İşimize yaramayacak bir sonuç olsa bu kadar rahatsız etmeye çalışmazdı arkadaşlarım. Göz ucuyla baktığım bir mesajda yazan "Kim attı kral attı..." yazısını görünce "Hüleaaaaaaayyn" diyerek katıldım yine aralarına. Sonra gittik zafere tokuşturduk kadehlerimizi.
Son zamanların belki de en sakin maç öncesine sahip bir derbiydi Galatasaray-Fenerbahçe derbisi. Sezonun erken finaliydi. Şampiyonu büyük ölçüde tayin edecekti. İkili averajda da üstünlüğü ele geçireceği için Fenerbahçe'ye beraberlik de yetecekti. Yabancısız, teknik direktörsüz Galatasaray'ımıza ise galibiyetten başka hiçbir sonuç yaramayacaktı. Üstelik durumun beraberinde getirdiği sinir ve stres de cabasıydı. Yine de Ali Sami Yen Stadyumu'nu dolduracak taraftar sabretmeyi, gerektiğinde de stadı eski günlerine döndürmeyi bilirdi.
Maç başladığında tribünlere takım da ayak uydurmuş ve ilk dakikalardan itibaren 8 yabancı futbolcuyla sahaya çıkan rakibini kendi sahasına hapsetmişti. 26.dakikaya kadar baskılı oynayan ancak ciddi gol pozisyonuna girmekte zorlanan takımımız bu dakikada Emre'nin yaklaşık 60 metrelik uzun pasında topla buluşan Ümit'in çektiği şutun direkten topu ile rakip kaleyi sarsmaya başladı. Fenerbahçe maçlarında sahip olduğumuz dillere destan şanssızlık yine kendini göstermiş oldu. Bu pozisyondan 4 dakika sonra Shabani Nonda savunmadan seken topa bekletmeden vurdu ve top kaleci Volkan'ın şaşkın bakışları arasında doksan diye tabir edilen noktayı adeta yalayarak dışarı gitti. 33.dakikada sahneye yine Nonda çıktı. Sağ çaprazda topla buluşan Kongo'lu futbolcu kimsenin beklemediği anda sürpriz bir şut çıkarsa da kaleci Volkan bu topu da kornere çelmeyi başardı. Devrenin sonlarına yaklaşırken Sabri orta saha çizgisine yakın bir yerden ceza sahasına doğru uzun bir top oynadı. Kaleci Volkan ve savunma oyuncusu Edu topa aynı anda çıkında aralarında yaşadıkları anlaşmazlık sonucu top her ikisini de aşıp Galatasaray'ın sahadaki tek yabancısı Nonda'nın önüne düştü. Bomboş kale ile karşı karşıya kalan Nonda ise hafif bir kafa vuruşu ile topu Fenerbahçe ağlarına göndererek skoru 1-0 Galatasaray lehine çevirdi. Kalan dakikalarda her iki taraf da ciddi bir pozisyon üretemedi ve maçın ilk yarısı sona erdi.
2005/2006 sezonunda elde ettiğimiz efsanevi şampiyonluğun dumanı hâlâ üzerinde tütüyor olsun, kimilerine göre Galatasaray tarihinin en değerli şampiyonluğudur o şampiyonluk. Öyle ki 14 yıllık bekleyişe son veren Eskişehirspor maçının ardından bile Galatasaray taraftarı bu denli duygu yoğunluğunu birarada yaşamamış, kalbini çıkarıp bir kenara koyamamış, her şeyi mantık çerçevesi içinde değerlendirmekten öteye gidememişti. Bu savlar da 14 Mayıs 2006'nın en kıymetli olduğunu savunanlardan... Belki de öyledir. Görecelidir. Kişiden kişiye değişir yani. O şampiyonluk alından akan tertemiz terin hak ettiği; saha içinde ve saha dışında gözlerimize gözlerimize sokulan ayak oyunlarına verilen en güzel cevaptı. Bir taraf el yordamıyla hedefe ulaşabileceğini umadururken, bir taraf sarısıyla kırmızısıyla, içi dışına çıkmış bir pantolon cebiyle, tüm olumsuzluklara karşı gerilen bir göğüsle zirveye inat ediyordu. Sezon sonu geldiğinde Hasan Şaş en iyi şekilde açıklıyordu olayı: "Allah'ın adaleti bu!"
Fakir fukara edebiyatını, ak günü kara günü ayın 27'sine bırakalım. Biz düne dönelim. Sezonun ilk maçında Fenerbahçe taraftarının 1000-1500 kişisine ve birkaç hafta evvel Beşiktaş taraftarının 5000 kişisine karşılık dün Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nda 40000'e yakın Galatasaray taraftarı vardı. Eee tabii kimisi için stadyum dediğin şehir merkezinde olmalı. Aksi takdirde gitmeye değmez.
Geçen haftanın çamurlu formalarının ardından sağdaki resim bu haftayı çok güzel şekilde özetliyor aslında. İnancın bir simgesi o pankart. Tüm zorluklara karşı bir başkaldırı örneği aynı zamanda. Avına odaklanan aslanın son hamlesini yapmadan önce zamanı yavaşlatmasının kelimelere vurulmuş hâli belki de. Evet, maçtan önce kalan 5'di, artık 4. Maçtan önce söylemiştik zaten. Aslında haftalardır söylüyoruz. Galatasaray'ın olduğu yerde rakibi sadece kendisidir.
Her hafta aynı masallar okunuyor Turkcell Süper Lig'de. Hem de anlatanlar öylesine etkili anlatıyorlar ki bu masalları kamuoyunu anında derin bir uykuya daldırıyorlar. Güç bela ayık kalmayı başaranlar daima kötülerin kazandığı bu masallara şiddetle karşı çıksalar da sesleri kimseyi uykudan uyandırmaya yetmiyor.
Turkcell Süper Lig'de 28.haftanın son maçında Galatasaray'ımız Ali Sami Yen Stadyumu'ndaki "sessiz gece"de Gaziantepspor ile golsüz berabere kalarak şampiyonluk şansını zora soktu. Maç hakkında uzun uzadıya kelimeler dökmeyeceğim. Farklı bir bakış açım var bu kez. Bir zamanlar taraftarın mabedi olan, rakiplere cehennem bize cennet olan, girişi olan ancak çıkışı olmayan Ali Sami Yen Stadyumu'ndan ve biraz da son dönem Galatasaray taraftarı psikolojisinden bahsedeceğim.
Pazar günü Ali Sami Yen Stadyumu'nu dolduran taraftarların aklında ne bir gün önce başkanlığa seçilmiş olan Adnan Polat ne de takımdaki eksiklerin sayısı vardı. Bir önceki haftanın lideri Beşiktaş'ın İstanbul Büyükşehir Belediyespor deplasmanında aldığı yenilgi ve Fenerbahçe ile Sivasspor'un kazanmalarının ardından akılları meşgul eden tek şey son 2 senedir Ali Sami Yen'de mağlup etmeyi başaramadığımız Denizlispor'u mağlup edip edemeyeceğimizdi. Kafaları meşgul eden başka şeylerin olmadığını söylemek de pek doğru olmaz aslında. Takımda eksik çoktu. Bir kere teknik direktör Kalli takımın başında üst üste üçüncü maçına çıkamayacaktı. Haliyle takım yine Gençlerbirliği maçında çok kötü bir idare sergileyen Ahmet Akcan'a emanet kalacaktı. Bunun dışında yedek kulübesine yapılan Carrusca, Bouzid, Barusso ve Nonda gibi transferler vardı. Song ve Lincoln de haftalardır olduğu gibi sakattı. Uzatmayalım... Anlayacağınız takım yine yüzde yüz Türk'ten oluşan bir ilk onbir ile mücadele verecekti. Ziyanı da yoktu hani. Alışmıştık ne de olsa.
Süper Lig'de 26.hafta şampiyonluk kovalayan ekiplerden biri olan Sivasspor'un Vestel Manisaspor sınavı ile başladı. Uzun yıllar sonra şampiyonluğun Anadolu'ya geri dönmesi için uğraş veren takım 1 puana razı olarak hedefi yolunda büyük yara aldı. Cumartesi günü ise şampiyonluğun en büyük adayı Galatasaray'ımız ligin ikinci yarısı ile birlikte yükselişe geçen Ankaraspor'a konuk oldu. Rakibin De Nigris ve Mehmet Yılmaz'dan oluşan yırtıcı ve uzun forvetleri Song'suz Galatasaray savunması için maç öncesi en büyük handikaptı. Ancak unutulmaması gereken bir başka husus da Galatasaray'ın bu sezon kalesinde gördüğü 19 gol ile ligin en az gol yiyen takımı olduğuydu. Ayrıca Aslanlar bu sezon deplasmanda en fazla puan toplayan iki takımdan biriydi. Hem deplasmanlarda başarısız olsak ne yazardı! Ankara Galatasaray'a deplasman sayılmazdı. Yıllardır bu böyle olmamış mıydı?
Turkcell Süper Lig'de telafisi olmayan haftalar yaklaştıkça ligin tepesindeki ve tabanındaki gerilim de son hızıyla artmaya devam ediyor. Elbette ki bizi ilgilendiren taraf alt taraf değil. Türkiye Kupası ile birlikte ligi de zirvede tamamlamayı hedefleyen takımımız 2 haftalık mağlubiyet serisine ligin ikinci yarısının en başarılı ekibi Kayserispor'u 2-0'lık net bir skorla geçerek son verdi. Bir takım geçerli sebepler dolayısıyla tribündeki yerimi alamamış olmamın yanı sıra maçı televizyondan dahi izleyemedim. Maç oynanırken her 10 dakikada bir aradığım babam radyo görevi gördü. Maç sona erdiğinde duyduklarım Sabri'nin şaşırtıcı derecede güzel bir gol attığı, Lincoln'ün yine sahada boş boş dolandığı, rakibin iki büyük kozu Gökhan Ünal ve Mehmet Topuz'un nedeni bilinmeyen form düşüklüğü ve top oynamadan kazanılan bir 3 puana dairdi. Benim durumum ise bu hafta çok farklıydı. Cuma akşamı Beşiktaş'ın maçını kalabalık bir arkadaş ortamında takip edip açılan şom ağzım sayesinde Beşiktaş'ın 90+ galibiyetine devam etmesine vesile oldum. Bu da yetmedi pazar akşamı Fenerbahçe'nin Vestel Manisaspor'u 4-1 mağlup ettiği maçı Şükrü Saraçoğlu Stadyumu'nda Fenerbahçelilerin bulunduğu tribünlerden birinde sinir krizleri eşliğinde takip ettim. Hayatımın anlamı Galatasaray'ın maçını ise televizyondan dahi seyredemedim. Lâkin bahanelerim gerçekten geçerli... Bunların hepsi bir sebepten ötürü vuku buldu. Acaba nedir, nedir?
Süper Lig'in 24. haftasının derbi mücadelesinde geride bıraktığımız pazar gecesi İnönü Stadyumu'nda Beşiktaş'ın konuğu olduk. Fenerbahçe'nin ısrarla liderliği istemediği haftada biz de kazanmak için hiçbir şey ortaya koyamadık. Takım çarşambadan kalmaydı. Bu futbolcularımızın halinden belliydi. Baştan sona dostane geçen maçta rakibimize tek golle mağlup olduk ve liderliği kaybettik. Beşiktaş bu sonuçla 4 senelik bir aranın ardından ilk kez liderlik koltuğuna kuruldu. Uzun sürmez!
Fotoğraf çok şey anlatıyor aslında. Hakan Şükür'ün ifadesinde en çok göze çarpan çaresizlik. Bir taraftar için de herhangi bir mağlubiyetten sonra yorum yapmak, spor programlarını takip etmek her zaman zordur. Benim için de yazmak zor gerçekten. Hele bir de aynı hafta Bursapor'un deplasmanda Fenerbahçe'yi mağlup ettiğini düşünürsek üzüntümüz ikiyle çarpılıyor. Çünkü ligin dibine demir atmış Kasımpaşa'yı mağlup etmek demek hafta sonunda oynayacağımız Beşiktaş deplasmanı öncesi zirvede puan farkını 4'e çıkarmamız anlamına gelecekti. Bazı mağlubiyetlerden sonra alttan almak, "Olur böyle" demek kolay geliyordu bize. Kasımpaşa'nın Ali Sami Yen'de bize attığı tokat yanağımızı biraz fazla acıttı doğrusu. Ne topu ayağına her alışında yere yığılan Lincoln'den, ne mesafe tanımaksızın kaleye top göndermeye çalışan Barusso'dan, ne de kadroyla bir oyuncak misali oynayan Feldkamp'tan ayrıntılı bir şekilde bahsetmek istiyorum. Ne istiyorum biliyor musunuz? 2000'lerin başındaki Galatasaray'ı ve Ali Sami Yen'i hatırlamak istiyorum. Hagi'nin attığı bir çalım ve sonrasında gelen golüyle ayağa fırladığımı ve onun 10 numaranın hakkını vermesini alkışlamak istiyorum. Sonra kalbimizde ayrı birer yer edinmiş iki kaleciyi hatırlamak istiyorum. Mondragon'un gözyaşlarını, Taffarel'in "Çok güzeal"larını... Yıl 2008 ve hâlâ bize eski Galatasaray'ı aratanları unutmak istiyorum.
Haftalar geçiyor, Galatasaray dur durak bilmiyor. Üzerine oynanan tüm oyunlara ve hava şartlarına karşın kazanmaya devam ediyor. Takımımız pazar günü yeni federasyonun pazartesi gününe ertelediği maçta Konyaspor'u vurduğu tek darbe ile yıkmayı başardı.
Sabri Sarıoğlu, Cassio Lincoln, Ayhan Akman, Hakan Balta, Shabani Nonda, Barış Özbek, Rigobert Song, Tobias Linderoth, Hasan Şaş, Okan Buruk... Bu isimlerin arasına bir de kaleci eklesek alın size süper bir ilk onbir. Sayılan isimlerin hepsi Galatasaray futbol takımının as oyuncularıdır. Kimi sakatlığı yüzünden, kimi cezası yüzünden Ankara deplasmanına götürülmedi. Aynı gün oynanan Sivasspor-Fenerbahçe maçında Sivasspor'lu taraftarların maçtan önce açtıkları "Sivasspor Brezilya'ya Karşı" pankartına ironik bir şekilde yaklaştı akşam Galatasaray. Galatasaray'ımız dün gece Ankaragücü deplasmanına tamamı Türk oyunculardan kurulu bir takımla çıktı. Ayrıca hepsi bu değildi. Mehmet Güven, İlker Cihan, Erhan Şentürk ve Harun Temur... Bu isimler de takımın çektiği futbolcu sıkıntısı yüzünden deplasmana götürdüğü gençlerdi. Anlaşılacağı gibi Galatasaray sadece Ankaragücü'ne karşı değil, aynı zamanda kendisine de karşı mücadele etti.
Üniversitelerde türban serbest kalacak mı kalmayacak mı ikilemi, Kuzey Irak’taki kritik durum, Dink suikastının yıldönümü ve daha nice gündemi meşgul eden olayın pek bir önemi yoktu pazar akşamı Galatasaray taraftarları için. Sivasspor ve Beşiktaş maçlarını kazanmıştı. Gaziantepspor’un Fenerbahçe ile oynadığı karşılaşmadan da yine gelenekselleşen skor çıkmıştı. Haliyle o akşam Galatasaraylıların aklında Bursaspor’u yenmekten başka bir düşünce yoktu. Tüm bunlara iki hafta önce Bursa’da oynanan kupa maçında takımımıza ve oyuncularıma yapılan hakaretleri de ekleyince aslında maçtan önce maçın gidişatını tahmin etmek pek de güç değildi. 90 dakika boyunca edilen küfürler ve bunların çoğunun futbolumuzun en son küfür edilecek adamlarından olan Hakan Şükür’ü hedef alması ister istemez taraftarı Ali Sami Yen’deki lig maçı öncesi ekstra motive ediyordu. Maç başladığında ise adı dokuza çıkan ve asla sekize inmeyecek olan Bursaspor taraftarının takımlarını da kendilerine benzetmiş olduklarını gördük. İsmail Güldüren’in başı çektiği çirkefler ordusunun deplasmana futbol oynamak için gelmediklerini anlamak için âlim olmaya gerek yoktu. Karşılaşma bir futbol maçından çok bir Tarık Solak organizasyonunu andırıyordu. Dilini ısıranlar, yumruk yiyenler, bileğini zedeleyenler arasında sahada oynananların futbol olduğunu bize hatırlatan tek an Nonda’nın skoru 1-0’a getiren golü attığı andı. Bunun dışında Bursaspor takımı maç bittiğinde sahadan 9 kişi ayrıldı. Galatasarayımız lider Sivasspor’un ardından zirve mücadelesini ikinci olarak devam ettirdi.
Öyle bir takımın taraftarıyız ki her an kanser olmaya meyilliyiz. Taraftarı olduğumuz takımın dünü ve bugünü çok karışık. Hani derler ya "bugünün geleceği dünden bellidir" diye. Galatasaray yıktı, yok etti kuralı. Bizim dünümüz bugünümüze uymuyor. Daha 3-4 gün öncesine kadar üst üste 5 pas yapamayan, kaleye şut atamayan, savunmada aksayan Galatasaray dün Rize'de üst üste 10 pas da yaptı, kaleye sayısız şut da attı... Defans yine aksadı. Eee, her şey kusursuz olamaz, değil mi?
Hava muhalefetim sebebi ile izleyemedim maçı. İyi ki de izlememişim. Yenilmişiz, hem de bunu pozisyona dahi giremeden başarmışız. Bir de ligin ilk yarısını üçüncü sırada tamamlamışız. Hakkımızda hayırlısı bundan sonra...