makaleler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
makaleler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2008 Salı

Hep Aynıydı...

14 Nisan 1996... Türkiye Kupası rövanş maçı... Fenerbahçe Stadı’nda herkes uzun yıllar sonra şeytanın bacağının kırılacağına, kupanın nihayet alınacağına emin... Fenerbahçe kupayı son kazandığında, Sovyetler Birliği hem dünyada hem de uzayda dimdik ayakta, Tuncay Şanlı daha bir yaşında yeni yeni emekliyor... Ama bu defa, bir Fenerbahçeli yöneticinin deyimiyle “bir kalp hastasının çalıştırdığı”, ligde büyük hayal kırıklığı yaratan, kolu kanadı kırık aslanın karşısında maçın mutlak favorisi Fenerbahçe...
İyi oynayan taraf da maçın mutlak favorisi gibi gözüken sarı kanaryalar... Kendi Perreiralı son model takımları kadar, ezeli düşmanın başındaki “kalp hastası”nın kifayetsizliğine de fazlasıyla güvenen yöneticiler purolarını yakmış, her geçen dakika yıllar sonra gelecek olan tarihi kupaya daha da yakınlaşıyorlar. Ama sanki o puroların dumanları yükselip bir anda Kadıköy’ün gökyüzünde felaket bulutuna dönüşmek için pusuya yatmışlar.
Aynı yöneticiler tarafından “kalp hastası”nın “askerlik arkadaşı” olarak aşağılanan, yaşlanmış ama mihrabı fazlasıyla yerinde eski Liverpool efsanesi Dean Saunders uzatmalarda golü attığında ölüm sessizliği kaplıyor tüm Kadıköy’ü.
O puroların bulutlaşmış dumanlarından Türk futbol tarihinin en soğuk intikamlarından birisi yağıyor, cehennem kazanlarından boşalırcasına... İntikam, “kalp hastası”nın elindeki sarı-kırmızı bayrağa dönüşüyor, “kalp hastası” hiç de kendinden beklenmeyecek bir depara kalkıyor. Herhalde o anda o bulutlar kendisini “hasta yürekten” “cesur yürek”e, Graeme Souness’tan William Wallace’ye dönüştürüyor. Biz ise onu “Ulubatlı Souness” olarak görüyoruz. Souness’in sahanın ortasına saplamaya çalıştığı bayrak üçüncü denemede Fenerbahçe’nin tam ortasına dikildiğinde, tribünlerdeki binlerce insan haklı olarak tek örgülere tırmanıp atlamaya çalışıyor. O tel örgüler biraz daha az sağlam olsa Souness gerçekten de Ulubatlı olacak, oracıkta kalpten değil de linçten ölüp gidecek!
Öyle ya da böyle o sarı-lacivert cehennemin ortasına dikilen sarı-kırmızı bayrak Fenerbahçe tarihinin 11 Eylül’ü.
Belki de o cehennemin ortasına dikilen bayraktan sonra Fenerbahçe-Galatasaray derbisinin, Boca Juniors-River Plate, Celtic-Rangers derbilerinden hiçbir eksiği kalmadı. Ulubatlı Souness’den sonra oynanan her derbide bir Fenerbahçeli kontra-ulubatlılığa yeltendi ama o sarı-kırmızı bayrak hep orada dikili kaldı aslında.
Daha önce hiçbir Türk antrenör veya futbolcunun aklından geçirmeye bile cesaret edemediği bir şeyi yapmak, İskoç Souness’i Galatasaray’ı sadece bir sezon çalıştırmış olmasına ve de fazla başarılı olamamasına rağmen Türk futbolunun en mitolojik kahramanlarından birisi yapmaya yetmiş de artmıştı bile.
6 Mayıs 1953’te Edingburgh’da dünyaya gelen Graeme Souness, futbol topuna ayağını sürdüğü andan itibaren Ulubatlılık’a çoktan hazırdı. Henüz on beş yaşındayken o zamanlar fırtına gibi esen Tottenham’ın kadrosuna alınacaktı. Kurt teknik adam Bill Nicholson, henüz on beş yaşında olan Souness’i gözü kapalı transfer ettiğinde geleceğin yenilmez armadasının omurgasını kurduğunu sanmıştı. Ama Graeme James Souness için gelecek diye bir şey yoktu, asla olmayacaktı da. Yerinde duramıyor, hemen ertesi gün oynamak istiyordu. Nicholson, her Pazartesi sabahı ofisine geldiğinde kapısında henüz bıyıkları yeni çıkmaya başlamış Souness’in kendisinden hesap soran kıpkırmızı suratıyla karşılaşıyordu. Bu deli çocuğun gözlerindeki futbol ateşinden etkilense de onu keşfettiği gençler turnuvasında hırsının kurbanı olup oyundan atılmasını unutmuyor, henüz arzu ettiği olgunluğa ulaşmadan ona forma vermenin büyük bir kumar olacağını düşünüyordu.
Souness, her seferinde odaya sanki orta saha mücadelesine girişiyormuş gibi hışımla dalıyor ve avazı çıktığı kadar bağırıyordu: “Ben Tottenham’ın en iyi oyuncusuyum. Beni oynatacaksın.”
Souness on dokuzuna geldiğinde, herkesin yanından bile geçmeye çekindiği Nicholson’un kapısını bir defa daha çaldı. Nicholson ona o anda işi olduğunu sonra gelmesini söyledi. Souness, öğle yemeğinden hemen sonra soluğu yine Nicholson’un yanında aldı. Bu kez kapıyı çalmadı bile, sinirden deliye dönmüştü. Sanki orta sahada hızla topla ilerlerken birisi arkasından ona tekme atıyormuş gibi canı yanıyordu. Nicholson’u hiç dinlemedi bile.
İçindeki kendini ispat etme ateşi benliğini öylesine sarmıştı ki soluğu Kanada’nın Montreal Olympique takımında aldı. Yazları oynanan Kuzey Amerika Ligi’nde cezalı duruma düştüğü maçlar hariç tüm karşılaşmalarda forma giydi. Lig karması seçilirken tüm oy verenlerin yüzde yüz oy verdiği tek isim oldu.
Bu hırsla Ada’ya geri döndüğünde krallar gibi karşılanmayı bekliyordu ama Nicholson ona “Amerika Ligi ile burayı nasıl karşılaştırırsın, delirdin mi sen?” dediğinde “O zaman beni hemen satın!” diye bağırdı ve Nicholson’un kapısını bir daha açmamak üzere son bir defa hışımla kapattı. Kapının diğer tarafında İkinci Lig’in vasat ekiplerinden Middlesbrough ve bonsevisine önerdikleri otuz bin Pound vardı. Tottenham yöneticileri teklifi hemen kabul ettiler. Hem bir “manyak”tan kurtulacaklar hem de üzerine otuz bin Pound alacaklardı. Ama Nicholson nedense son anda yöneticileri aradı ve “İskoçyalı’yı satmayın!” dedi. Ama çok geçti, belki de o telefon birkaç dakika önce açılsaydı, 1975-1985 arası Ada futbol tarihi bambaşka olacaktı.
Souness, Riverside’daki ilk sezonunda takımını sırtlamış, orta sahadaki performansı ile takımını önce küme düşme hattından kurtarmış, sonra da sezonu dördüncü bitirmesini sağlamıştı. İkinci sezonunda, futbolu yeni bırakan Jacky Charlton teknik adamlığa getirildiğinde Souness’in altın çağı başlayacaktı. Souness da Charlton gibi kazanmak için yanıp tutuşuyordu. Charlton, topu fazla çevirmeden direk kaleye ve sonuca giden bir oyun tarzını benimsemişti, onun zihninde Souness oyun planının en önemli parçasıydı.
Aslında Ada’da Charlton ile beraber yavaş yavaş yeni bir oyun tarzı ortaya çıkıyor, orta sahanın ortasındaki oyuncular büyük önem kazanıyordu. Daha önceleri Ada’ya egemen olan WM dizilişine göre orta saha oyuncularından bazıları sadece savunmaya yardım ediyor, bazıları da sadece hücumu destekliyordu. Souness, oyunun her iki yönünü de aynı ustalıkla oynarken bir yandan derinlemesine dikey paslarla oyunu ileri itiyor, bizzat kendisi de ceza alanına doğru hareketlenerek uzaktan sert şutlarla goller arıyordu. Souness için de Charlton için de en iyi savunma bizzat hücumdu, top rakibe geçtiği andan itibaren prese başlanıyor, kazanılan tüm toplarla yine olabilecek en hızlı şekilde ileri doğru oynanılıyordu. Bu yepyeni futbol anlayışı ve Souness’in liderliğinde Middlesbrough İkinci Lig’de şampiyon olurken, Souness muhteşem performansını 8-0 kazanılan son maçta attığı üç golle taçlandırmıştı.
Başta Tottenham olmak üzere birçok takım Souness’i renklerine katmak isterken Souness “Benim oynadığım takım zaten en iyi takımdır” diyerek Charlton ile beraber Middlesbrough’da kaldı. Ama 1978 yılına gelindiğinde istediği başarılar bir türlü gelmeyip, aşırı hırsının kurbanı olmuş, Middlesbrough tarihinin tüm kart ve ceza rekorlarını kırmıştı. Ona göre İskoç olduğu ve Middlesbrough’da oynadığı için kendisine böyle davranılıyordu. Bir maçtan sonra yine oyundan atıldığında, önce soyunma odasının tüm camlarını tuzla buz etti, sonra da kendisine uzatılan mikrofonlara federasyonu protesto etmek için futbolu bıraktığını açıkladı.
Aslında klasik bir Souness tepkisinden biraz daha abartılıydı bu, daha fazlası değil. Tabii ki o futbolu bıraksa da futbol onu bırakmayacaktı. Eve döndüğünde telefondaki ses, ona Leeds’teki bir otelde çok büyük bir kulübün yöneticileri ile buluşmasını söyledi. Önce “Hayır, ben futbolu bıraktım” dedi. Telefondaki ses ona “O kulübü kimse bırakamaz” dediğinde bir anda otele gitmeye karar verdi. Belki o anda yine İskoç inadı tutsaydı, 1975-85 yılları arası Ada futbol tarihi bambaşka olacaktı! Otelin lobisinde bekleyenler son Avrupa Şampiyonu Liverpool’un menejeri ve yöneticilerinden başkası değildi. Liverpool meneferi Bob Paisley, Anfield’da bir “İskoç Devrimi” yapmayı kafasına koymuştu. İlk önce Alan Hansen’i almış, sonra da ileri uca Celtic’ten Kenny Dalglish’i transfer etmişti. Şimdi sıra, modern Ada futbolunun en önemli mevkii orta sahanın ortasındaydı. Souness, Paisley’i gördüğü andan itibaren hiç para pazarlığı bile yapmadı.
Üst üste iki sezon 1978-79 ve 1979-80’de Liverpool ligde şampiyon olurken Ada’da Hansen-Souness-Dalglish kasırgası esiyordu. 1981 yılında Souness’li Kızıllar bu kez finalde Real Madrid’i devirerek bir kez daha Avrupa’nın en büyüğü olurken, Souness çeyrek finaldeki zorlu CSKA Sofya maçında yaptığı hat-trick ile Avrupa’nın en golcü orta saha oyuncusu olmuştu. Bu da yetmezmiş gibi Paisley onu kaptanlığa getirmiş, böylece aşırı hırsını kaptanlık sorumluluğu ile dengelemesini sağlamıştı.
1982’de kendisini beğenmeyen Tottenham’a karşı kazanılan Lig Kupası zaferi Souness’in hırsından ağlaya ağlaya oynadığı en unutulmaz maçtı. Bir pozisyonda takım arkadaşı Whelan sakatlanıp koşamadığı için Souness yanınan kadar gelecek ve takım arkadaşını hırslandırmak için kendisine tekme atacaktı. Ne de olsa bu 357 kez oynayıp 56 gol attığı Liverpool formasını giydiği son maçtı.
1984’te kendi sözleriyle “İskoç futbolunun Avrupa’daki gurur kaynağı olmak” için İtalya’nın Sampdoria takımına transfer olacak, Mancini, Vialli gibi genç yıldızların yanında büyük başarılara imza atmaya devam edecekti.
Souness’li Sampdoria, tarihinde ilk kez hem de finalde Milan’ı devirerek Lig Kupası’nı kazanırken Souness, yurt dışında ülkesini temsil etmenin mutluluğunu doya doya yaşıyordu. Ama yine de kalbi hep İskoçya’daydı.
Nihayet anavatanına geri döndü. Üstelik de bu kez sadece futbolcu olarak değil, ilk menejerlik deneyimini yaşayacağı Glasgow Rangers’e menejer-futbolcu olarak. Souness geldiğinde Rangers tam sekiz sezondur şampiyonluk yüzü görmüyordu. İlk oynadığı maçta kırmızı kartla oyundan atılıp beş maç ceza alırken, adeta anavatanına “Ben geldim” demişti. Ama sekiz sezon sonra Rangers’i ligde şampiyonluğa taşıyıp hem de kupa finalinde ezeli rakipleri Celtic’i devirirken bas bas bağırıyordu: “Ben geldim, ayağa kalkın ve alkışlayın.”
1989’da geleneksel olarak fanatik Protestanların takımı olan Rangers’e bir Katolik’i transfer ettiğinde herkes ayağa kalktı, yer yerinden oynadı. Souness Devrimi sayesinde mezhep ayrımcılığının korkunç boyutları azaldı. Souness, kimsenin cesaret edemediğini yapmış, Glasgow’u tam ortasından ayıran mezheplerin üzerine insanlığın bayrağını dikmişti.
Rangers’te beş sezonda tam sekiz kupa kazanırken, bir yandan da yardımcısı Walter Smith’i yetiştirdi. İskoçya Milli Takımı ile büyük başarılara imza atacak olan Smith, Souness’ten sonra Rangers’in başına geçecek ve onun bıraktığı yerden şampiyonluk rekorları kırmaya devam edecekti. Çünkü sezonun bitmesine beş maç kala emir büyük yerden gelecek ve Souness yine Ada’nın diğer yakasına Liverpool’a dönecekti.
Keşke dönmeseydi!
O Glasgow’daki son gününde, Fenerbahçeli yöneticinin iddia ettiği gibi kronik kalp hastası olarak Tanrı’nın rahmetine kavuşsaydı, bugün belki de Liverpool’un ve İskoçya’nın her yerince koca koca Souness heykelleri olacaktı. Futbolculuğu döneminde Liverpool’da tam on beş şampiyonluk kazanan Souness, teknik adam olarak sadece 1992’de, o da İkinci Lig ekibi Sunderland’ı Lig Kupası Finali’nde yenerek tek bir kupa kazanabildi.
Liverpool menejeri olarak yaşadığı ve yaşattığı dört kahır yılında kulübün istikrarlı yapısını kökünden bozarak, o zaman başlayıp bugüne kadar sürecek olan on yedi yıllık bir şampiyonluk özleminin başlamasına sebep oldu. Kendisine ve adına aşırı derecede güveniyordu, halbuki madalyonun diğer yüzü bambaşkaydı. Efsanevi santrfor Ian Rush, Souness’in menejerliğindeki Liverpool’u şöyle özetliyor: “Soyunma odasında herkesin birbirinin kafasına fırlattığı, havada uçuşan çay bardakları, Liverpool’da yağan yağmur kadar sıradan bir durum haline gelmişti.”
Yıldızlarla gereksiz ego savaşlarına girdikçe altyapıya yöneldi. O dört yıl boyunca günde iki kez de olsa doğru zamanı gösteren saatler gibi sadece Fowler ve McManaman’ı keşfedip A takıma alması hayırlı işlerdi.
İşler alışmadığı gibi kötüye gittikçe, yıllar önce kendisini mahveden aşırı hırsı ve bozulan sinirleri kendisine genç yaşta kalp hastalığı olarak geri döndü. Anı anına uymayan, içinden geldiği gibi davranmayı yaşam tarzı haline getiren İskoç, damarları tıkandıkça başta The Sun olmak üzere tabloid basına da fena halde malzeme oldu. Hillsbrough felaketi yaşandığında manken kız arkadaşı ile “ön sevişirken” resimleri The Sun’un kapağını süsledi. Bu da Liverpool taraftarı ile arasının fena halde açılmasına sebep oldu. Son olarak 1994’te FA Cup’ta Liverpool, tarihinin en utanç verici maçlarından birini oynayarak Bristol Rovers’e elenince istifa etti.
Belki de Liverpool’dan sonra çalıştığı Galatasaray’da cehennemin ortasına diktiği bayrak, o biriken dört yıllık sinirin patlama noktası oldu. Ulubatlı Souness olduktan sonra gittiği Southampton’da, Galatasaray’da olduğu gibi eski çalıştırdığı takımlardan transfer yapma kötü alışkanlığını sürdürdü. Bunu bir de futbolcu arkadaşlarına uyarak izlemeden oyuncu alma alışkanlığı ile perçinledi. Weah’ın önerisi ile Southampton’a aldığı Senegalli Ali Dia, yirminci yüzyılda Ada’da forma giyen en kötü oyuncu seçildi. Bu skandaldan kaçarken soluğu yine İtalya’da Torino’da aldı ama üst üste alınan kötü sonuçlardan sonra dört aylık işinden oldu.
1997’de Ada’dan iyice uzaklaşmak istercesine Portekiz’in Benfica takımının başına geçti. Ama orada da kötü transfer alışkanlığını geliştirerek devam etti. Ada’dan tanıdığı son derece vasat oyuncular Pembridge, Harkness, Charles ve Minto, Souness sayesinde ufak çaplı da olsa Avrupa kariyeri yaptılar. Kovulduğunda ister istemez Ada’ya döndü. Bu kez İkinci Lig’den başlayacaktı. İlk sezonunda Damien Duff’un muhteşem performansı sayesinde Blackburn’u Premiership’e çıkardı. Arada Tugay, Hakan Ünsal ve Hakan Şükür’ü Blackburn’a transfer ederek bir kez daha sarı-kırmızı bayrağı bu kez Ada’nın ortasına dikti. Hatta 2002’de Lig Kupası’nı kazandı ve Blackburn’un altıncı olmasını sağladı. Ama Duff’un Chelsea’ya satıldığı sezonun sonunda, Blackburn zar zor kümede kalmayı başardı. İşler daha da kötüye gitmeden ve bu kez kovulmadan Newcastle’ye geçti.
Aslında Newcastle’de her şey çok güzel başlamıştı ama önce yeteneği ile psikopatlığı düz orantılı olan Bellamy ile gereksiz tartışmalara girdi. Bellamy, kameralar önünde “Souness, adi bir yalancıdır” dediğinde, Shearer’den sonra takımın en büyük yıldızını Celtic’e kiraya vermekten başka çaresi yoktu. Koskoca Newcastle, bir Bellamy yüzünden yıkılıp gidecek değildi ama Souness’in gereksiz yere alevlendirdiği Bellamy yangını, Souness için sonun başlangıcı oldu. Newcastle efsanesi Shearer ile tersleşmesi de eklenince taraftarlar kulübü bastı ve Souness’in kellesini istedi.
O gün bugündür Souness takım çalıştırmıyor. Bir gün bir röportajında “Sizin için Atatürk ne ise, bizim için de William Wallace odur” demişti. Bizim için William Wallace neyse, Souness da odur.


------------------

NOT: Okuduğunuz yazı F Dergisi'nin 5 Ekim 2007 tarihli sayısında yayınlanmıştır ve Ali Asaf Sarıca imzalıdır.

7 Temmuz 2008 Pazartesi

Sinerji Diye Bir Şey, Var

O gece, biz sadece bir kupa almadık...

Maçın sonları geliyordu, Hagi atılmıştı... O ana kadar eksiksiz bir taraftarlık örneği göstermiş olan bizleri de kaygılanıyorduk, kimseden ses çıkmayacak, tezahüratlarımız kesilecek diye endişeleniyorduk... Çünkü hepimiz sahada kupaya gittiğimizi görüyorduk.

"Dağ Başını Duman Almış" marşı başladı. Yedekte tuttuğumuz bir tezahürattı. Bunu daha önceleri de yapmış ve başarmıştık. Ama o gece o tezahürat başladığında, daha önce hiç şahit olmadığımız kollektif bir varoluşa geçtik birden bire. Bu kollektif ortak ruh, yavaş yavaş sahanın her yerini kapladı. Önce endişe edenler, maça artık bakamayanlar, yavaş yavaş yerlerinde doğruldular, sonra oturanlar ayağa kalkmaya başladılar... O ana kadar hiç sesi çıkmayanlar katılmaya başladılar. Garip gelebilir belki ama, bir süre sonra insanlar birbirlerine sarılmış, ağlayarak bu tezahüratı hançeresi patlarcasına sürdürmeye devam ediyordu... "İnlesin... İnlesin!.." Bir boşluk, bir nefes alma anı. Bir yeniden güç kazanma esi. Ve ardından yanardağdan patlarcasına yeniden başlayan bir çığlık: "Bu gök deniz nerede var!"

Bir süre sonra bunun, bugüne kadar çözülemeyen bir fizik problemi, bir enerji meselesi olduğunu farkettik. Bilincimiz enerji üretebilir mi? Evet üretebiliyor, çünkü bunu gördük. Bu enerji, sahada, tribünde her yerde vardı... Arsenal duraksadı, gelip geçici bir şey olduğunu düşündü... Ama sonra o enerjinin yoğunluğuna teslim oldu ve sustu. 10 kişiye karşı 11 kişi oynadıklarını unuttular, önlerine birer Çin ordusu gibi üşüşen ayaklardan uzaklaşmaya çalıştılar.

Maçın kaçıncı dakikasıydı öyle? 108? 112? Arsenal kendi ceza sahasından bir taç atışı yapacaktı. Bizimkiler geri çekilmiş, onları bekliyordu. Birdenbire Fatih Terim kulübeden bir el işareti yaptı oyuncularına, "ileri çıkın" anlamında. Taffarel dışındaki 9 oyuncumuz, birden bire hareketlendi ve Arsenal sahasına koşmaya başladı. Birbirlerine işaret ederek, herkes bir rakibini tutmak üzere pozisyon aldı.

Daha sonra penaltı atmaya gelen Arsenalli futbolcuların yön duygularını şaşırtan ve sonuçta kupayı getiren olaylarda bu enerjinin büyük rolü olduğu ortaya çıktı. Bunun adı, pozitif enerjiydi... Ve biz bu enerjiyi epeydir hissediyorduk.

Takımına güven... Hocana güven... Futbolcularına güven... Başaracağına güven, kendine güven...

İşte bu enerji, bu özgüven önümüzde açılan yeni dönemin sırrıdır. Galatasaray, bu sırrı bu düzeyde, yıllar sonra yeniden keşfetti.

Bu ilkti, evet. Ama işte bu yüzden bir son olmayacak... "100 yılda bir olur" diyenler yanılacak...

Çünkü Galatasaray, artık geldiği noktadan bir daha geriye dönmeyecek...


Galatasaray Dergisi, Mayıs 2003

14 Haziran 2008 Cumartesi

Ulan Galatasaray

Biz öööle kendi hayatımızı efendi gibi yaşamaya çalışırken
ne biliyim...
sağa sola salça olmadan...

Belki en büyük keyfimiz...
güneşin Allahına kadar vurduğu altın sarısı biramızı yudumlarken...
birbirimize aşk acılarımızı, ''Pardon! gözüme toz kaçtı!'' hissiyatı içinde fısıldarken...

Bacağımıza sürünüp duran bir kediyi okşarken,
''Ooluum bu kedi hayvanı var ya, tekamül zincirinin en son halkası lan...
Buda'dan bile daha bilge lan bu hayvan!'' şeklinde naif muhabbetlerimizi yaparken...

Kanımızı dökerek kurduğumuz ayyaş cumhuriyetin en aşşağılık başkentleri Aksaray meyhanelerinde
ileri karakolları olan parklarda...
gökte sadece sahici bi' dolunay...
elimizde güsel Marmara...
Şehirin götünde pireler uçuşurken
ve biz terkedilen bir sevgili nasıl üşürse...
işte ööle üşürken...
ve daha onyedi... onyedi... onyedi... iken aşk konuşulur di mi...
Hayır biz senin adını fısıldıyorduk Galatasaray
bunu hiç bilmeyeceksin!

Gecenin çükünde her Türk babası gibi ayyaş bi' babanın sızmasını bekledikten sonra
yine boynumuzda sarı-kırmızı kaşkollar
yine aynı dolunayın altında buluşup
bağrında gecelemek için sana koşarken
içtiğimiz o güsel Marmara'nın bile adın kadar içimizi ısıtamadığını hiç bilmeyeceksin Galatasaray!
1980'ler... Sokağa çıkma yasakları... Daha onyedi... onyedi... onyedi... bile diilken
geceleri boynumuzda sarı kırmızı kaşkollar...
elimizde sarı kırmızı pankartlar... bir militan gibi toplum polislerinden kaçarken...
ve bütün yaşıtlarımız...
geceleri... gayrimeşru bu şehrin gayrimeşru duvarlarına "Kahrolsun Faşizm" yazarken
biz geceleri aynı duvarlara "En büyük Cimbom" yazdık
ve bütün yaşıtlarımız gündüzleri mütemadiyen Fenerli iken
biz aleme inat seni sevdik
Komik olan şuydu
tarihinin en zavallı dönemiymiş meğer
hiç şampiyon olamazdın o zamanlar
biz de zaten farkında diildik... hep güsel Marmara'ydık çünki
Daha onyedi, onyedi, onyedi bile diildik...
"Neden Gaassaray?" diyenlere...
"Because, güsel Marmara'yla güsel gidiyor!" derdik...
ki bunu hiç bilmezsin...

Daha onyedi, onyedi, onyedi bile diildim diyom... Alooooooo?

Ulan Gaassaray! Söyleyecek o kadar çok şeyim var ki sana!
Ulan! Anlatacak o kadar çok hikâyem var ki Gaassaray!
Anam avradım olsun hiç bilemeyeceksin!
Bu kediler var ya... çok enteresan hayvanlar abi...


TribünDergi / fergurel

24 Mart 2008 Pazartesi

Ezik Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

Bir insan nasıl ezik olur? Eğer söz konusu şahsın çekememezlik kat sayısı had safhadaysa ve geçmişinde yaşadıkları geleceğini kendisi açısından olumsuz olarak şekillendiriyorsa çok mümkündür. Söylemesi acı ama Fatih Akyel de bunlardan biri. Küçük yaşta hayallerini süsleyen ve tribünlerinin müdavimi olduğu takım ile yıllar sonra 2000 senesinde UEFA Kupası'nı kucaklammış, aynı yıl Florya'da bir Fenerbahçe maçı sonrasında kendisine hakaret eden bir Fenerbahçeli'ye yumruğu vurarak Galatasaray tribünlerinde sahip olduğu krediyi sağlamlaştırmıştı. Ertesi sene Real Madrid maçlarında öyle bir futbol ortaya koymuştu ki taraftarın gönlündeki yerini çok erken bir yaşta kazanmıştı. Galatasaray'ın yurtdışına futbolcu ihracatı yaptığı yıllardan biri olan 2002'de ise İspanya'nın Mallorca takımına transfer olurken yaptığı açıklamalar ile taraftarın gönlüne de su serpiyordu. Birçok Türk futbolcusu ile aynı kaderi yaşadı sonra. Avrupa'da başarıyı yakalayamayıp geri dönmeye yeltendi. Gücü bu kadarına yetiyordu. Para kazandırmadan bıraktığı kulübüne geri dönmek isterken kendini Fenerbahçe'de buluyordu. Bir zamanlar yapılan şovların hepsi profesyonelliğin bir göstergesi oluveriyordu. Atılan imzanın ardından yapılan sinir bozucu konuşmalar, bir Fenerbahçe maçında Bülent Korkmaz'a yaptıkları, Ali Sami Yen'de yenildikten sonra bile taraftara dönüp el kol hareketi yapmasına kadar yine bile bu kadar büyütülmemişti ihaneti. Sonra gün geldi devran döndü. Fenerbahçe kapı dışarı etti kendisini. Peki o ne yaptı? Florya kapılarında sabahladı. Tek isteği bir zamanlar "yuvam" dediği Galatasaray'ın kapılarından içeri yeniden adım atabilmekti. Dönemim ikinci başkanı Ergun Gürsoy kendisine kefil oldu ve onu "evladı" olarak gördü. Dönemin başkanı Özhan Canaydın ise taraftar ile bir kez daha zıtlaşmamak için "Ben bu kulübün başında olduğum sürece Fatih Akyel kulübün kapısından içeri giremez" diyerek olaya son noktayı koydu. Kendisi şimdi lig sonuncusu Kasımpaşa'da hak ettiği kariyeri yaşamakla meşgul...
Yukarıdaki fotoğraf ise geçtiğimiz cuma günü Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadyumu'nda çekildi. Rengini bir türlü belli etmeyi beceremeyen insan karşısına çıktığı kitleye göre maske değiştirmeye devam etti. Kendisini tribünlere çağıran Fenerbahçe seyircisini elleri ile yaptığı "6" işareti ile selamladı. Kime ne anlatmaya çalıştı bilemeyiz ama en azından hangi tarafa daha fazla yakıştığını bir kez daha kanıtlamış oldu. İnsan biraz da kendine bakmalı tabii. Ne de olsa formasını giydiğin takım lig sonuncusu... İnsanlar layıkını gerçekten buluyor! Eninde ya da sonunda...

10 Ocak 2008 Perşembe

Yiğidi Öldür...

"Yılmaz Güney’i seversiniz. Çirkin Kral’ın filmleri sizin için başyapıttır. O, Türk sinemasının gelmiş geçmiş en büyüklerinden biridir size göre. “Ben de özledim” diye Ferdi Tayfur şarkıları söylersiniz belki de. Eğer ki “hardcore” aşkın içine girmişseniz Müslüm Gürses’tir sizin içinizdekileri dışa vuran adam. “Nobel’i almış da ne olmuş. Benim için yaşayan en büyük Türk yazar Yaşar Kemal’dir” diye konuşursunuz rakının dibine vururken. Orhan Kemal ve Muzaffer İzgü de müthiş yazarlardır. Türk pop müziğinin kitabını Erol Büyükburç yazmıştır değil mi? Tarzınız farklıysa en büyük müzisyen kâh Feridun Düzağaç kâh Haluk Levent’tir ya da Murat Göğebakan ve Murat Kekilli’dir tercümanınız. “Eurovision’da Sertab Erener ile gurur duymamızı sağlayan adam Demir Demirkan’dır” diye bilmişlik taslarsınız. Suna Kan ya da Mustafa Sağyaşar’dır belki de kiminize göre sanatçının tanımı…
Bunlar Adanalılardan sadece birkaçı. Kısacası Türkiye’deki çoğu insan yukarıda isimleri geçen kişileri sever ve onlara hayranlık besler. Ama kabul etmek gerekir ki Adana ya da Adanalı kavramlarından pek hoşlanmaz.
Lafı fazla uzatmayacağım. Ben de Adanalı’yım. Sizin o sadece adliyesiyle, üçüncü sayfa haberleriyle bildiğiniz güzelim şehrin çocuğuyum. Baştan belirtmekte fayda var. Bu, taraflı bir yazı. Hasan Şaş’a; Malik-Mediha Şaş çiftinin nüfus kağıdına yazdırdığı haliyle Hasan Gökhan Şaş’a övgü yazısı. 1 Ağustos 1976’da “yiğitlerin mekanı” diye bilinen Adana’nın Karataş ilçesinde doğan, hayatımıza girdiği andan itibaren üvey evlat muamelesi gören, kaba tabirle hep öldürülen bir yiğide, hakkının teslim ediliş yazısı aynı zamanda.“Demek ki benim Türkiye’de işim kalmamış. Sinirli olduğumu biliyorlar, o nedenle hep üstüme geliyorlar. Kariyerimi yurtdışında sürdüreceğim. Takım bulamazsam da gider evimde otururum” şeklindeki sözler, Hasan Şaş’ın 2 Aralık 2007 tarihindeki isyanının dile gelmiş haliydi. “Ben yaptığımı biliyorum” diyordu. Sahada kendini parçaladığını görmeye alışık olduğumuz adam, saha dışında bu kez kameralar önünde “delleniyordu”. Galatasaray’ın İstanbul Büyükşehir Belediyespor ile yaptığı maçta çift sarıdan ve bilindik itiraz gerekçesiyle kırmızı görmüştü. Ona göre bu artık fazlaydı. Neredeyse her maçta saha ortasında hakem döven Milan ve İtalya Milli Takımı’nın orta sahası Ivan Gennaro Gattuso’nun bazen de rakiple yaşadığı agresif temasları hakkında, “Vay be ne delikanlı topçu. Tam Sicilyalı. Severim böyle adamları” yorumlarını yapan ama kendisi için sürekli “Vurun abalıya, pardon Adanalı’ya” diyen futbolun iki yüzlülerinden sıkıldı belki de. Evet, gider mi gitmez mi bilinmez ama yurtdışına gitmek istiyor Hasan. Türkiye’nin en sıcak şehrinin çocuğu, belki de soğuğuyla ünlü Rusya’ya transfer olacak. Belki de oğlu Yusuf Deniz ve eşi Sibel ile evinde oturup televizyon izleyecek. Gerçek olan şu ki Yılmaz Erdoğan’ın Vizotele’sini neredeyse her gün izleyen “Futbolun Deli Emin”i artık bizden uzakta yaşayacak. Belki fiziksel belki de kalben.
Adana Demirspor altyapısı Adana’nın en iyisi olmakla beraber, Türkiye genelinde de sözü geçen bir futbol akademisidir. Yazın okullar tatile girdiğinde aileleri tarafından “bir yere çırak olarak verilen” üç numara tıraşlı çocukların terliklerle idmanlarına gittiği bir okuldur. Az maaşla ve hissedilen 50 derece sıcak altında çalışan teknik adamlar, buraya “seçilen” çocuklardan birer yıldız yaratır. Hatta bazıları “İmparator” olur o ayrı.
Futbol yaşantısına Karataşspor’da amatör olarak başlayan Hasan Şaş da Adana Demirspor’un Sular mevkisindeki binasından içeri giren futbolculardan. Altyapıda yeteneği hemen fark edilen Hasan, Mavi Şimşekler’in Samet Aybaba ile iddialı bir şekilde başladığı ancak neredeyse ligin 20. haftasında matematiksel olarak küme düştüğü 1994-1995 sezonunun sonunda A Takım kadrosuna alınır. Üç maçta forma giyer. Bunlardan birinin sarı kırmızılıların 3-0 kazandığı Galatasaray karşılaşması olmasının ise kaderin ördüğü ağlarla ilgisi var mıdır bilinmez? Neticede Karataş sahilinde öğrendiği çalımları yeşil sahada da uygulayabilen bu “kara çocuk” (ki o zamanlar saçı vardı) bir gözü sürekli Adana’da olan Ankaragücü’nün dikkatini çoktan çekmiştir. Dolayısıyla Hasan’ın profesyonel anlamdaki Adana Demirspor macerası kısa sürer. Çünkü Adana Demirspor’un kasası, Birinci Lig tarihinin en başarısız performanslarından birisinin ortaya konması nedeniyle tamtakırdır. Zaten dolu olsa da Adana’da herkesin şikayet ettiği bir gelenek vardır: Kentin öz çocukları karın tokluğuna oynatılır. Futbolseverlerin cevabını aradığı “Adana takımları, başka yerlerde harikalar yaratan Adanalı futbolcuları neden elinde tutamaz ya da yuvaya döndürmez?” sorusunun alt metni budur aslında.
Hasan Şaş, altyapıdan beraber çıktığı adaşı ve yoldaşı Hasan Gelir ile birlikte “Ver elini Ankara” der. Giyeceği forma artık, ilerleyen zamanlarda kendisinde alerji yaratacak olan sarı-laciverttir. Hasan Gelir’in de o zamanlar en az Hasan Şaş kadar yetenekli bir yıldız adayı olduğunu ancak “herkesin kendi kaderini yaşadığı” gerçeğiyle yüzleştiğini belirtelim.
Hasan Şaş; İbrahim Tatlıses ve hemşerisi Haluk Levent’in kasetlerini de yanına almayı unutmaz. Geceler boyu o şarkıları dinler. Yalnızdır. Ama ileride yalnızlığını sona erdirecek ve hayat arkadaşı olan Sibel Yalçın ile de Ankara’da tanışır. İkili 29 Haziran 2003’te Adana’da dünya evine girer.
Herkes ilk yapan Karl Heinz Feldkamp sansın, Hasan’ın Ali Osman Renklibay tarafından dönem dönem sağ bekte oynatıldığı Ankaragücü günleri üç yıl sürer. 18 yaşına kadar kar görmeyen Karataşlı çocuk, Ankara’da kartopu oynamayı öğrendi mi bilinmez ama ayak topunu çok ilerletmiştir. Artık rota daha da batıdır. Hemşerisi Fatih Terim’in çalıştırdığı Galatasaray.
O, 1998 yılının yaz mevsiminde artık Galatasaraylı Hasan Şaş’tır. 1997-1998 sezonunun diğer iki yıldızı Gaziantepsporlu Ayhan Akman, Beşiktaş’a; Bursasporlu Elvir Baliç ise Fenerbahçe’ye transfer olur. Dönemin Galatasaray’ı Hasan’ın hemşerisi Fatih Terim yönetiminde Türkiye’yi domine ediyordur. Gheorghe Hagi, onun bacanağı ve adaşı Popescu, Hakan Şükür, Arif Erdem, Hakan Ünsal, Ergün Penbe, Ümit Davala gibi futbolcuların arasında bulur kendini. Kadro, dışarıdan gelen başka birini kolayca arasına almayacak kadar birbirini tanıyan ve birbirine bağlı öğrencilerden kurulu bir sınıf gibidir. Ancak Hasan yeteneklidir. Adrian Ilie’nin gidişinin de kendisi için şans olabileceğini düşünür. İstanbul basınının karşısına ilk kez TSYD maçlarıyla çıkar. Kadıköy’de Fenerbahçe’ye karşı alına 4-1’lik galibiyetin mimarı olur. Hatta onun için Türk futbolunun yeni Lefter’i benzetmeleri bile yapılır. Ancak ne var ki 1998 senesi onun için bir kabus olur. Doping kullandığı gerekçesiyle 6 ay sahalardan men cezası alır. Halbuki Sakaryaspor ile oynanan Türkiye Kupası maçı öncesi kullandığı ilaç gribal enfeksiyon tedavisine yarayan A-ferin’dir. Sabırlıdır; sabretmeyi tüm sevdiklerinden uzakta, doğduğu topraklardan eksi 15 derece soğuk kışların yaşandığı gurbet elde öğrenmiştir ne de olsa. Çalışır. Bu çalışkanlık Tanrı’nın ona verdiği lütufla da birleşince tekrar Galatasaray forması giymeye başlar. Sarı-kırmızılı forma altında 4 lig şampiyonluğu, 1 UEFA Kupası ve 1 Süper Kupa kazanır. 2002 ve 2006’daki şampiyonluklarda saha ortasında ağlayan, yerinde duramayan adam; kısacası şampiyonlukların sembolüdür.
Fatih Terim döneminde başarılı olmasına ve özellikle UEFA Kupası’nın 2000 yılında ellerde kaldırıldığı yolda çok önemli işler yapmasına rağmen Hasan Şaş’ın en verimli sezonu 2001-02’dir. En iyi anlaştığı teknik direktör de Mircea Lucescu’dur. Rumen teknik adam ile arası çok iyidir. Lucescu ona saha içinde serbestlik tanır ve karşılığını da fazlasıyla alır. Ligde şampiyonluğun Fenerbahçe’ye kaçırıldığı ancak Avrupa’da fırtına gibi esilen 2000-01 sezonunda, Ali Sami Yen Stadı’nda 1-0 kazanılan Paris Saint Germain maçından sonra Mircea Lucescu bir itirafta bulunur: “Hiçbir zaman hiçbir futbolcumdan forma istemedim. Ancak bugün Hasan Şaş’tan formasını istedim. Tek kelimeyle muhteşemdi.” İkilinin arasındaki bu ilişkiyi, onu Galatasaray’a getiren Fatih Terim bile kıskanmıştır. Terim; yine 2000-2001’de sarı-kırmızılıların evinde 3-2 galibiyetiyle noktaladığı Glasgow Rangers karşılaşmasındaki bir gol sevincinde Lucescu’ya koşan Hasan’ı gece cep telefonundan aramıştır: “Ne o! Hocanı çok seviyorsun galiba?”
Tekrar 2002’ye dönelim. 2001-02 sezonu devam ederken Özhan Canaydın’ın başkan seçilmesiyle oluşan Galatasaray yönetimi, o sezon gelen şampiyonluğa rağmen Rumen hoca Mircea Lucescu ile yollarını ayırır. Bu kararın tebliğ edilmesinden sonra gözyaşlarını tutamayan ve 2002-2003’te hem şampiyonluğa hem de UEFA Kupası’nda çeyrek finale taşıyacağı Beşiktaş ile anlaşan Mircea Lucescu’nun yerine gelen kişi ise İtalya seferinden dönen Fatih Terim’dir. Bir zamanların “Ankaragücü’nden alınan genç yıldızı” artık büyümüştür. “İkinci Terim Dönemi”nde takım içinde daha tecrübelidir. Kısacası çömezlikten ağabeyliğe terfi etmiştir. Ama olgunlaşacağına ve mantığıyla hareket edeceğine, büyürken daha da duygusallaşan ve çocuklaşan birisidir Hasan Şaş. Bu dönemde Hasan’ın hakemlerle diyalogları artık daha Adanaca’dır. Haksız olduğu durumlarda bile hakemlerin üstüne yürür. Hakemler de ona acımaz. Kartları gösterirler. Hatta bazen yedek kulübesindeyken bile. Zaten Türkiye’ye veda etmesini düşündüren de İstanbul Büyükşehir Belediyespor maçında hakem Hüseyin Göçek ile yaşadıkları değil midir?
2002’ye dönmüştük galiba. Ama o senenin yaz sonuna değil de başına dönelim. Şenol Güneş yönetimindeki Türk Milli Takımı, Dünya Kupası yolcusuydu. Destinasyon ise Güney Kore ve Japonya’ydı. Geride bırakılan sezonda hem de ligde hem de Şampiyonlar Ligi’nde tüm futbol severlerin dikkatini çeken Hasan Şaş, daha da büyük bir vitrine çıkıyordu. Aslında ay-yıldızlılarda Hasan Şaş’tan ziyade Yıldıray Baştürk, Hakan Şükür belki de Mustafa İzzet gibi isimlerin başrolü kapacağı tahmin ediliyordu. Ama “sahneye çıkan sanatçının” adı Hasan Gökhan Şaş’tı. Önce Brezilya maçında Yıldıray’ın asistini, topa sol ayağıyla gelişine vurarak değerlendirdi. Aslına bakılırsa gol sevinci pek de Aslan burcu bir Adanalı’ya ait değil gibiydi. Zaten o da mücadeleden sonra bu tuhaf durumun nedenini açıklamıştı. İşte asıl o açıklama samimi bir Adana ağzıyla yapılmıştı: “Niye sevinmediğimi soruyorlar. Valla bir şey anlamadım ki. Gol attığıma ben bile inanmadım.”
Dünya Kupası’nın geri kalanında sergilediği ve onun adını dünyada futbol üzerine kafa yoran herkesin bilmesini sağlayan performansa devam etmeden önce bir konuya değinelim. Hasan Şaş’ı, “Gol atamıyor. Böyle bir becerisi yok” diye eleştirenlere verilecek en güzel cevabın, onun Brezilya, Real Madrid ve Milan gibi dünya devlerinin ağlarını sarsmayı başaran tek Türk futbolcu olduğunu vurgulayalım.
Brezilya maçıyla başlayan Japonya ve Kore’deki Hasan Şaş esintisi artık rüzgara dönmüştür. Kosta Rika karşısında “aktif dinlenen” Şaş, Çin karşılaşmasında attığı gol, oynadığı futbol, sıfıra vurulmuş saçı ve meşhur kolyesiyle artık bir “dünya markası” olmuştur. Çoğu gazetelerde bu haliyle karikatürleri bile yer almış Türkiye’nin simgesi haline gelmiştir. Dünya Kupası’nın ardından özellikle İtalya’nın Inter takımından ciddi teklif almıştır. Inter’in neredeyse halı saha turnuvalarında gol kralı çocukları bile isteyen bir “takım” olması kimseyi aldatmasın. Çünkü İngiltere ve Almanya’dan da bazı takımlar Şaş’ı kadrosuna katmak için birbirleriyle yarışmaya başlamıştır. Artık özellikle Avrupa basınında objektifler ona çevrilmiştir. Ama o objektif olmayı bir türlü öğrenemeyen ve ünlü yazar Susana Tamaro’nun dediği gibi yüreğinin götürdüğü yere giden insandır. Herkesin peşinde koştuğu dönemde Galatasaray yönetiminin toplantı yaptığı odaya bir anda girer. Başkan Özhan Canaydın’ın elini öper ve boş mukaveleye imza atar. Transfer dedikoduları da son bulur. Zaten Fatih Terim, 2002’de Ritz Carlton Oteli’ndeki o güzel kravatını taktığı imza töreninde, “Hasan Şaş kalacak mı?” sorusuna, “Zaten o Adanalı. Bir yere gidemez” cevabını vererek, bir anlamda “Ne de olsa hemşerim. Zaten onu Galatasaray’a getiren de benim” demiştir. Şaş böylece Terim’e de veda borcunu ödemiştir.
Dünya Kupası’nın yıldızı, futbolseverlerin bir aylık bayramının ardından ligde beklenildiği gibi değildir. Fatih Terim ile girilen ve ikinci olarak tamamlanan 2002-03 sezonunda Hasan Şaş hakkında en çok akılda kalan iki şey vardır. Birincisi yine hakemlerle ilgilidir. Beşiktaş maçında net penaltılarını vermediğini düşündüğü Kuddusi Müftüoğlu’nun üzerine yürümesi. Ve 6-0 kaybedilen Fenerbahçe derbisinde korner atarken kafasına yediği yumurtaya sinirlenip, ağız dolusu küfürlerle topa vurmasıdır. 2003-04 de aynıdır. Zaten o sezon Galatasaray komple dökülmüş ve ligi altıncı sırada bitirmiştir.
2004-05’e bir önceki sezonun sonunda göreve gelen Gheorghe Hagi ile başlanır. Hagi, Hasan’ın eski takım arkadaşıdır. Bu dönemde Hasan Şaş saçını uzatmış hatta at kuyruğu yapmıştır. Ama o sezon da onun için kayıptır. 2005’te eski sağ bek Erik Gerets’in teknik adamlığa gelişi, sağ ayaklı sol kanat oyuncusunun çıkışını sağlar. O sezon 14 Mayıs 2006’da Fenerbahçe’nin Denizli’de takılmasıyla kazanılan şampiyonluğun sembollerindendir. Yeri gelmişken söyleyelim. Hasan Şaş’ın hayattaki en büyük isteği gerçekleşti o gün. Oğlu Yusuf Deniz, onu futbol oynarken izledi. 14 Mayıs 2006’da da Ali Sami Yen’in çimlerine bastı…
Galatasaray’ın üçüncü tamamladığı 2006-07’de de Hasan Şaş’tan beklenen iyi haberler gelmez. Nitekim bu sezon yaşananlar da herkesin malumu. Sağ bekti, ön liberoydu derken Kalli’nin dama taşı haline gelen Hasan Şaş, kendince “Ben artık piyon olmak istemiyorum” diyerek bizlere el sallamaya hazırlanıyor. Anlayacağınız saha içinde “dellenen” adam saha dışında uysal biri haline geldiği için şunu söyleyemiyor: “Kazanmak için her şeyi yapan, hakemle ve rakiple uğraşan Gattuso’ya, Filippo Inzaghi’ye, Eric Cantona’ya hatta kulübede oturamayıp benim Eser Hocam’ın saçını çeken Fabio Capello’ya hep övgü yağdırdınız. ‘İşte hırs bu’ dediniz. Bana neler dediniz peki? Aynayı yüzünüze tutmamı ister misiniz?”
Oğlunu televizyonda görünce bakamıyordun hem de hiç bakamıyordun Mediha Teyze. Sen de oğlun gibi heyecanlıydın; ne yaparsın işte. Gerçekleşirse bu ayrılık, oğlunu artık sadece uydudan izleyebilirsin zaten. Karataş’ta oğlunun adının verildiği bulvardaki o güzel evinizde uydu var; biliyorum. Ne olur “oğlunu gösterirken” sen açmamaya devam et o televizyonu. Oğlunun içindeki heyecanı el birliğiyle öldürdüler, bari sendekine el uzatmasınlar."


İsmail ANNIKIZIL
(FourFourTwo - Ocak 2008)

19 Aralık 2007 Çarşamba

Kral Hapse, Tacı Sahte Krala

Galatasaray stadyumunun temeli atıldı diye sevinçten taraftara sırtında Metin Oktay yazan 20 bin forması dağıtılmış. Çok sevindirici, keşke bir tane de benim olsaydı. Bir televizyon kanalında Can Bartu da bu sevince ortak oldu, bu jesti akıl edenleri kutladı. Metin Oktay'ı anarken gözleri doldu, sesi titredi. Bartu ki mağrurdur, kendinden başkasını beğenmez ama Metin Oktay hariç.
Geçenlerde onu böyle "hariç" kılan, onu böyle efsanelere karan bir göstergeye daha rastladım. Meğer Metin Oktay "sekiz gün eksik askerlik yaptığı" gerekçesiyle 45 gün hapsedilmiş. Efsane topçu İzmir'de İkici Lig Gol Kralı olduğu 1955'te beş yıllığına bir Chevrolet otomobil karşılığında Galatasaray'a transfer olmuştu. 1959'da ise Fenerbahçe ağlarını "yırtan" golünü atmıştı.
Askerdeyken özel izinlerle maçlara çıkıyordu. Ancak maçta olduğu gün askerliğine sayılmıyordu. Yani maç için izin aldığı gün askerliğine ilave ediliyordu. Böyle sekiz izin kullandı, sonra da terhis olup askerliğini tamamladı. 1960'da Metin Oktay bu sekiz gün için aranmaya başlandı. Bunu ilk haber alan gazeteci Halit Çapın olmuştu. 14 Eylül 1960'da Milliyet gazetesi birinci sayfadan haberi şöyle duyurdu: "Polis ve savcının aradığı 40 bin kişi tarafından alkışlanıyor, golleri atıyor ama bir türlü yakalanamıyor. Oysa asker kaçağı Metin Oktay, bugün sahaya çıkıyor." Bu haber üzerine Metin Oktay ertesi gün maça çıkamadı, tutuklanıp cezaevine kondu.
Toptaşı ve Paşakapı cezaevlerinde 45 gün yatan Metin Oktay, daha sonra sekiz günlük askerlik borcunu ödemek üzere İzmir'deki birliğine teslim edildi.
Onun Toptaşı günlerini Memet Fuat "Tribünden Palavra Anılar" adlı kitabında şöyle anlatır: "Bir haber dolaştı: Metin Oktay Toptaşı Cezaevi'ndeymiş. Hep birlikte onu ziyarete gidecekmişiz. Araba vapuru iskeleye yanaşınca, bağrış çağrış çıkıp çarşının içinde Ahmediye'ye doğru başladık yürümeye başladık, bayağı bir gösteri yürüyüşü. Bu kez pencerelerden sarkıyor insanlar. Onların ilgilendiğini görünce, büsbütün şımarıp inletiyoruz ortalığı: Metin! Metin! Toptaşı'na ulaştığımızda sokaklara zor sığıyoruz. Bu nasıl bir sevgi!"
Metin Oktay'ın ne zaman adı geçse Bartu gibi benim de gönlümün bam teli sızlar. Bu nedensiz değil. Ona ömrünün son günlerinde çok ayıplar edildi. Ama o nasıl sekiz günlük askerlik borcunu gıkını çıkarmadan 45 gün ceza yatarak ödemişse, bu saldırılar karşısında da vakur ve tenezzülsüz tavrını sürdürmeyi bilmişti.
Onun asaletine iki örnek daha vereyim: 1968-69 sezonunda 17 golle krallık tacına Göztepeli Fevzi Zemzem de ortaktı. Ancak Fevzi, centilmenliğin hasını göstererek, tacı Metin Oktay'a bırakmıştı. Kral bu tacı, bir sezonda 38 gol atarak çoktan hak etmişti. Yıllar sonra Tanju Çolak bu rekoru, Yusuf'un altı pas içinde, kendi atacakken ikram ettiği, düpedüz 'şike' bir golle kırdı.
Maalesef bu konuda basından mânâlı tek tepki, "Metin olsaydı o golü atmazdı" diyen Rauf Tamer'den gelmişti. O sıralar TRT'de çalışan Ali Kırca ise, hemen bir taç devir-teslim töreni düzenleyerek, Kralı tacıyla birlikte Ankara'da canlı yayına davet etmişti. Kral, güya yeni krala tacını devredecekti. Metin Oktay, bu rolü içine sindiremedi ama kibarlık icabı geri de çeviremedi. Kendi gitmeyip tacı kargoyla Ankara'ya yolladı. Ali Kırca'nın bu reyting işgüzarlığı yüzünden Kralın tacı sahte kralın elinde kaldı.
Metin Oktay'a yapılan bir başka ayıpsa, Galatasaray'ın Florya tesislerine dikilen güya heykelidir: Kral elinde bir topla öyle hazır-ol'da, ruhsuz bir ifadeyle kazık gibi dikiliyor. Ayrıca küçücük. Oysa öyle mi olmalıydı! Taraftarın gönlünde, onun havada süzülerek çaktığı meşhur volesinin heykeli var. Fondaysa "yırtılmış fileler"...


Ümit BAYAZOĞLU
KAYNAK: http://www.ntvspor.net/pages/18147.ASP

28 Kasım 2007 Çarşamba

Biri Hakkında

Nankör adamı hiç sevmem. Satılmış adamı da öyle. Hele bu iki özelliği birlikte taşıyorsa bir insan dünyadaki en nefret edilesi kişi oluverir benim nazarımda. Şimdi bu iki özelliği birlikte taşıyan bir adamdan, sözde bir spor yazarından bahsedeceğim. Her ne kadar isim vermeyecek olsam da "şıp" diye bulacağınızdan da adım gibi eminim.
Söz konusu şahıs yıllar önce Fenerbahçe'de futbolcuydu. Başarısız bir performans ortaya koyunca Fenerbahçe tarafından tek söz dahi söylenmeden kapı dışarı edildi. Deyimi yerinde kullanmak gerekirse kıçına tekme basıldı afedersiniz. Sonra ne oldu peki? Galatasaray sahip çıktı bu adama ve sarı kırmızılı formayı giymesi istendi. Bundan iyisi şamda kayısı mantığıyla hemen atladı bizim Fenerbahçe'den kovulan futbolcu. Galatasaray'daki performansı da Fenerbahçe'dekinden farklı olmasa da en azından adam yerine koyuluyordu Florya'da.
Yıllar geçti ve bu adam futbolu bıraktı. Her ne kadar kendine 'Kral' dese de futbolculuğunu pek hatırlayan yoktur herhalde. Kendisine yeni bir ekmek kapısı bulması gerekiyor olmalıydı ki spor yazarlığını seçti. Türkiye'de bundan kolay meslek yoktur zaten. Spor medyasının çok büyük bir bölümünün Fenerbahçeli olduğunu ele alırsak sadece Galatasaray'ı karalamaya yönelik yazılar yazmanız yeterli olacaktır bunun için. Yoksa o yazıların yayınlandığı sütunlar kesilip harika bir şekilde tuvalet kağıdı olarak kullanılabilir vesselam. Neyse, sapmayalım konudan. Ne demiştik, hah, dediğim gibi kolaydır bu meslek.
Anlattığım gazeteci yukarıda da belirttiğim üzere kolay yolu seçti. Fenerbahçe egemenliği altındaki bir gazetede yazmaya başladı. Yazısını kaleme aldığı günler kendi takımını anlatmaktan çok Galatasaray'a bel altından vurmayı kendine ilk edindi. Tek amacı bir zamanlar kendisini kapı dışarı eden kulübün taraftarları tarafından poh pohlanmak ve kendisine kucak açan takımın taraftarlarını kızdırmaktı, ötesi yoktu yani. Kendisi hâlâ bu politikayı sürdürmekte, köşesinde aslan kesilmekte ancak kendisine mail yoluyla ulaşan Galatasaray taraftarlarına cevap verebilecek cesareti kendisinde bulamamaktadır. İnsanın "Ne ödlekmişsin sen" diyesigeliyor.
Dün Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi'nde Inter'e konuk oldu. Gruptan çıkmayı garantileyebilme ihtimali vardı maç öncesinde. Aynı günün sabahı çıkan gazetede bu gazeteci kaleme aldığı yazısında Fenerbahçe'nin gruptan çıkmayı bu maçta garantilemesi halinde son maçlara kalmadan gruptan çıkmayı garantileyen ilk Türk takımı olacağını yazmış. Bu yazıyı yazma sebebimdir bu sözleri. Uzun uzun anlatmayacağım Galatasaray'ın yaptığını. Sadece 2001 yılına bir göz atmasını isterdim muhattap olsam. Hayır hafızanız zayıf, bunu biliyorum da en azından araştırmacı yönünüzü kullansaydınız. Hani gazetecisiniz ya...

19 Kasım 2007 Pazartesi

Galatasaraylılık Adamlıktır

Geçtiğimiz günlerde Fotogol gazetesindeki köşesinde Fenerbahçeliliğin tanımını yapmış kendince Meriç Tunca bey. Aslında doğru da yazmış. Tam da ne olduklarını inkar etmeden, olduğu gibi yazmış. Aşağıda önce Meriç Tunca'nın söz konusu yazısını bulacaksınız. Akabinde Alpaslan Dikmen'in kendisine 17 Kasım 2007 tarihli Fotogol gazetesinde verdiği tokat misali cevabı okuyacaksınız. Daha da açık olmak gerekirse bir Galatasaraylı ile bir Fenerbahçeli arasındaki farkı göreceksiniz. Meriç beyin yazısıyla başlayalım...
-------------------------------------------------------------------------------------
6 yaşındaydım.. Yanılmıyorsam bir pazar günü akşam üstüne doğru babam eve üzgün geldi..
Annem hemen sordu;
’’Hayrola niye suratın asık?..’’
Babam kısaca cevap verdi;
’’Bizimkiler Galatasaray’a yenildi..’’
Annem ’’Amaannn takma kafana. Hep biz yenecek değiliz ya. Bir sefer de onlar yensin’’ dedi..
Babam hasta Fenerbahçeli’ydi. Ve bu Fenerbahçeliliği aile içinde, anneme, iki ağabeyime ve bana da iyice aşılamıştı..
Evde her şey Fenerbahçe ve sarı-lacivert renkler üzerine kuruluydu.. Yani Fenerbahçe bir yaşam biçimimizdi.. Babam konu ne zaman Fenerbahçe’den açılsa, kulübün yönetici ve futbolcularının Kurtuluş Savaşı sırasındaki rollerinden söz eder, ’’Böyle bir olay dünyanın hiç bir yerinde yok. Olamaz da.. Fenerbahçelilik bana babamdan geçti, ben de sizlere aşıladım. Biz Büyük Atatürk’ün kulübüyüz ’’ derdi. Ve hemen ardından Galatasaray’ı neden sevmediğini de anlatırdı..
Ona göre Galatasaray kulübü, Kurtuluş Savaşı yıllarında hiç bir şey yapmamış, özellikle Galatasaray Lisesi işgal kuvvetlerine yardımlarda bulunmuştu.. Allah rahmet eylesin babam 1972 yılında vefat edene kadar ne zaman Galatasaray’dan söz etse ya da o hafta bir Fenerbahçe-Galatasaray maçı olsa gözlerini hırs bürürdü.. Yendik mi acayip sevinir, berabere kaldık mı ya da yenildik mi acayip üzülürdü. Tabii onunla birlikte biz de sevinir, ya da üzülürdük.. Ama Galatasaray Fenerbahçe’yi fazla yenemediğinden dolayı sevincimiz, üzüntümüzden çok daha fazla olurdu.. Eğer kaybetmişsek ailece bir matem havasına girerdik..
Babamın yazının ilk girişinde bir Galatasaray yenilgisi sonrası eve gelişini anlattığım günlerde ben o sene ilk okula daha yeni başlamıştım ve evimizin hemen yakınındaki Kültür Koleji’nde okuyordum..
Pazartesi sabahı okula gittiğimde bir kaç Galatasaraylı kızdırmak amacıyla beni daha sınıfa girmeden yakaladı.. Aslında Galatasaraylı sayısı okulda fazla değildi. Kolejin neredeyse tamamına yakını Fenerbahçeli’ydi ve bir kaç tane de Galatasaraylı vardı. Nedendir bilinmez ya da şu an aklıma gelmiyor okulda hiç Beşiktaşlı yoktu..
Galatasaraylılar’dan birinin ismi Şener’di. Ve ukalanın tekiydi.. Ailesi sonradan görmeydi. Herşeyi para ile satın alabileceklerini sanıyorlardı..
Açık söyleyeyim ben Şener’e hem ailece böyle oldukları, hem de Galatasaraylı olduğu için acayip gıcıktım..
Beni bahçede karşılar karşılamaz, ’’Oooo dün size nasıl geçirdik’’ deyiverdi..
Bir an duraksadım, ’’Ya Meriç şeytana uyma git sınıfa otur’’ dedim kendi kendime..
Ama baktım Şener denilen çocuğun peşimi bırakmaya niyeti yok.. Hakaretleri salladıkça sallıyor, ardı ardına ’’Nasıl geçirdik.. Nasıl geçirdik’’ diyordu..
Dayanamadım. Durdum. Ona doğru döndüm.. Ve ’’Bak öyle geçirilmez, böyle geçirilir’’ diye kafayı çaktım.. O an bir kan banyosu yaptığımı hatırlıyorum.. Şener’in kaşı açılmış ve fışkıran kan benim de suratımı kaplamıştı..
Etraftaki çocuklar bir an sendeledikten sonra ’’Ne yaptın sen?’’ diye araya girmeye çalıştılar..
Ben de ’’Bir daha Fenerbahçe’ye laf atanın suratını böyle yaparım’’ dedim..
Şener’i oradan koştura koştura okulun revirine götürürken ben de soluğu müdür Osman Bey’in odasında aldım..
Olayı anlattım. Ama vurduğum için suçluydum.. Osman Bey bana ’’Oğlum ben de Fenerbahçeli’yim. Bunların alayı böyle. Bizim hanım Galatasaraylı. Dün akşam bana neler yaptı bir bilsen. Keşke vurmasaydın. Sen de ona küfür etseydin’’ dedi.. Osman Bey babamı da okula çağırdı ve olayı anlattı.. Rahmetli, müdüre ’’Merak etmeyin bir daha böyle bir şey olamayacak’’ diye beni oradan alıp uzaklaşırken, ’’Aferin oğlum. Keşke iki de dişini kırsaydın. Kimse Türkiye’nin takımına geçirdik diyemez. Hele bu bir de ülkeyi düşmana satmışların takımının taraftarıysa. Biz cepheye silah taşırken, bunlar Galatasaray Lisesi’nde işgal kuvvetleri komutanlarına viski taşıyorlardı.. İyi yapmışsın’’ ifadesini kullandı...
Bu olaydan sonra disipline sevkedildim ama namım da okula yayıldı. ’’Galatasaraylı Şener’in kaşını patlatan çocuk’’ olarak bayağı bir süksem oldu..
Bir daha da ne Şener, ne de bir başkası Fenerbahçe-Galatasaray maçları öncesi ve sonrası bana dokunacak bir sözü söylememeye gayret ettiler..
Ben o günden bu yana hep bir şeyi öğrendim.. Ne, Kadar, Galatasaraylı, Varsa, Hepsi Ailece, Sinirli.. Ve bunu Fenerbahçeli arkadaşlarla aramızda N.K.G.V.H.A.S diye kısaltmasını yaparak okulun duvarlarına ve sınıfın kara tahtasına yazdık.. Bu meşhur lafta o günlerden bu günlere kadar geldive tüm Fenerbahçeliler’e yol gösteren bir ışık oldu..


Yarın:
İyi Fenerli G.Saray’ın rakibini destekler

-------------------------------------------------------------------------------------
Alpaslan Dikmen'in yazısıyla devam edelim...
-------------------------------------------------------------------------------------
Meriç Tunca’nın Fenerbahçelilik anlayışını karşı sütunda okudunuz sanırım! Maalesef Fenerbahçelilerin çoğunluğunun da aynı duygularda olduğunu bilmek en azından bir sporsever
olarak bana ıstırap veriyor… Bir yandan da Galatasaraylı olduğum için Allah’a şükrediyor ve farklı bir gurur duyuyorum.
Geçmişten uyduruk hikayeler anlatmış Tunca; Ben de size çok yakın zamanda yaşanan gerçek bir olayı anlatayım. Sanırım F.Bahçelilik ile G.Saraylılık arasındaki farkı da böylece daha iyi anlatmış olurum.
Ankara’daki ultrAslanların başındaki arkadaşlarımızdan birisi geçen gün ultrAslan forumuna hepimizi ağlatan bir yazı yazdı. Yazıyı yazan şahıs öyle bedavadan bir adam da değil; Ankaralı Aslanların kurucularından ve yeri geldiği zaman G.Saray için canını ortaya koymuş olan Aslanlardan biridir hem de... Ama yine de takım sevgisinin İNSANLIĞIN önüne geçmesine izin vermemiş adam gibi bir adamdır.
Yazdıklarının satırına dokunmadan aktarıyorum;

”Çocuğuna Fenerbahçe forması almak”
Hayatım G.Saray’la geçti dersem yalan olmaz. Tanıyanlar iyi bilirler. Hatta okul yaşantım boyunca arkadaşlar bana hep “Cim Bom Ersin” derlerdi. Bundan 3 yıl önce evlendim. Allah nasip etti bir de oğlum oldu.
Eşimin babası muhteşem bir insan, adı da Erdal… Ama tek kötü bir huyu var, o da fanatik F.Bahçeli olması. Aziz Yıldırım ile okul zamanı aynı evi paylaşmışlar, devamlı görüşürler.
Oğlum şimdi 2 yaşına geldi, torununu çok seven kayınpederimle aramızda son zamanlarda tatlı bir rekabet başlamıştı.
O oğlumu F.Bahçeli yapmak istiyordu ama bana olan saygısından dolayı sadece F.Bahçe marşı dinletebiliyordu. Beni de sık sık sık yoklardı “İsmail’e F.Bahçe forması alacağım” diye… Ama benin nasıl bir G.Saraylı olduğumu bildiği için buna cesaret edemezdi.
Geçen hafta kayınpederim öksürmeye başladı, öksürük bir hafta geçmeyince doktora götürdük ve adeta yıkıldık.
Lanet olası “Kanser” dediler. Bir ay ömür biçtiler. Ne yapacağımı şaşırdım. Kayınpederim olmasına rağmen ama en az kendi babam kadar çok sevdiğim bir insan çok kısa bir süre sonra artık hayata veda edecekti.
Ellerim ayaklarım titreyerek kendimi Fenerium’a attım. Bu, şoktaki bir insanın mı, yoksa babasına son vazifesini yapmak isteyen insanın ruh hali miydi ben de anlamadım.
Mağazanın içi olduğu gibi Sarı-Lacivertti. Zaten ortam kötü idi, ben de kötüydüm… Daha kötü oldum. Paranoyak gibiydim, tüm insanlar hep bana bakıyor gibi hissettim.Tezgahtara kısık bir sesle ve utanarak “2 yaşa göre bir F.Bahçe forması” dedim.
(Allah’ım ben ne yapıyordum… Kendime inanamıyordum ama artık ok yaydan çıkmıştı.)
“Beyefendi arkasına Alex mi, Carlos mu yazalım?” diye sordu tezgahtar… Bir an duraksadım
ve gözlerimden yaşlar süzülürken ağzımdan şu cümle çıktı: “Hayır; ERDAL DEDE!”
Bu yazıyı bizler gözyaşları içerisinde okuduk. Yazıya yorum yapan genç-yaşlı tüm ultrAslanlar ise Allah’tan şifa dileklerini iletirken hep olumlu mesajlar verdiler. Çünkü mevzu bahis olan bir insan hayatıydı. Bir insanın son nefesinde de olsa mutlu olmasıydı.
Bakalım ne yazmış ultrAslanlar: “Futbol sadece futboldur” , “ …ve hayat sadece futbol değildir” , “Bir G.Saraylıdan beklenecek hareketi yapmışsın” , “Böyle bir durumda renk ayrımı yapmak çok saçma olurdu zaten”, “İşte bu yüzden G.Saraylıyız” , “ Sen o formayı almakla bizi yücelttin bence”, “Kelimelerle tarif edilemez bir erdem göstermişsin” , “Mevzubahis bir can ise renkler teferruattır” , “Eğer kayınpederinin ömrüne bir gün katacaktıysa keşke sen de bir F.Bahçe atkısı taksaydın” , “Sizin gibi G.Saraylıları tanıdığım için çok mutluyum”, “Oğlun İsmail büyüdüğünde, yaptığın bu hareketin ne manaya geldiğini idrak edecek hem sana olan saygısı, hem de G.Saray’a olan sevgisi katlanacaktır.”
Sözün bittiği yer budur herhalde diyorum ve Kurtuluş Savaş’ı yıllarında tüm şehit düşenlerin yüzü suyu hürmetine, aslında dolu bir insan olduğunu bildiğim Tunca’ya, basında daha eğitici bir rol üstlenmesi gerektiğini söylüyorum.
O zaman, vatan işgal altındayken Harrington Kupası oynayanların değil de Çanakkale, Sina, Gazze, Filistin, Galiçya, Kafkasya gibi cephelere GÖNÜLLÜ OLARAK gidip, Ay Yıldızlı bayrağımız için ŞEHİT olan Galatasaraylıların karşısına daha rahat çıkabilir ahrette... Kim bilir?


Yarın:
Kahraman ve Şehit Galatasaraylılar

"Çocuğuna F.Bahçe Forması Almak"

Geçtiğimiz günlerde ultrAslan forumunda ultrAslan Ankara'nın kurucularından bir abimiz son derece duygusal bir yazı yazdı ve deyim yerindeyse adeta tüm forumun gözleri nemlendi. Bir sonraki yazıyı buna bağlayacağım için öncelikle abimizin yazdığı yazıyı bloga taşımam gerekiyor.
--------------------------------------
"Hayatım Galatasarayla geçti" dersem yalan olmaz. Bunu beni tanıyanlar iyi bilirler. Hatta okul yaşantım boyu arkadaşlar bana 'Cim Bom Ersin' derlerdi. Bundan 3 yıl önce evlendim. Allah nasip etti bir oğlum oldu. Eşimin babası çok muhteşem bir insan, adı Erdal. Ama tek kötü bir huyu var o da fanatik Fenerli olması. Aziz Yıldırım ile üniversitede aynı evi paylaşmışlar, devamlı görüşürler. Oğlum 2 yaşına geldi ve kayınpederle aramızda tatlı bir rekabet başladı. O oğluma bana olan saygısından dolayı sadece Fener marşı dinletebiliyordu. Beni sık sık yoklar "İsmail'e Fener forması alacağım" diye. Ama benden dolayı buna cesaret edemez. Geçen hafta kayınpederim öksürmeye başladı, 1 haftadır geçmedi. Doktora götürdük ve adeta yıkıldık. Lanet olası kanser dediler. En fazla 1 ay ömür biçtiler. Ne yapacağımı şaşırdım. Çok sevdiğim bir insan ve yakında artık aramızda olmayacaktı. Ellerim ayaklarım titreyerek kendimi Fenerium'da aldım. Bu bir şoktaki insanın mı yoksa babasına son bir vazifeyi yerine getiren insanın ruh hali miydi ben de anlamadım. İçerisi olduğu gibi sarı lacivertti. Zaten kötü idi daha kötü oldum. İnsanlar hep bana bakıyor gibi hissettim. Tezgahtara kısık bir sesle utanarak 2 yaşa göre bir Fener forması dedim. Allahım ben ne yapıyordum. "Beyfendi arkasına Alex mi Carlos mu yazalım?" dedi. Ben bir an duraksadım ve ağzımdan ağlayarak şu kelimeler çıktı: Hayır ERDAL DEDE!

8 Kasım 2007 Perşembe

Karakter Oyuncusu "Popescu"

Az sonra okuyacaklarınız haftalık olarak çıkan "F" dergisinin 26.sayısında Ali Ece tarafından kaleme alınmış yazının kopyalanmış halidir. Yalnız belirtmek istediğim bir husus var ki o da yazıda yapılan bir yanlışla ilgili. Okuduğunuz zaman rastlayacaksınız ki yazının bir yerinde Levent Özçelik'in adı geçmekte. Ali Ece bu isim yerine Ercan Taner ismini kullanmıştır. Ben doğrusuyla düzelttim, bilginize... Sonra "Vay efendim nasıl değiştirirsin yazıyı" diye başımın etini yemeyin. Yanlış bilgi olur mu? Olmaz tabii...
---------------------------------------------------------
Uzun yıllardır, Galatasaraylılar bir araya geldiklerinde şu soruyu sorarlar: “Galatasaray’a gelmiş en büyük savunma oyuncusu kimdir?” Song çok büyük bir savunma oyuncusudur, Falco sarkık liberolu 3-5-2 çağının kralıdır, yabancı bir oyuncu olmasına rağmen Stumpf tekmeye kafa sokmasıyla her zaman kalplerin en unutulmaz köşesinde kendine yer bulur. Bu isimler saygıyla anıldıktan sonra asıl tartışma başlar: “Hayatında sadece Galatasaray forması giyen Bülent Korkmaz mı, yoksa dünya futbolunun en klas, en stil savunma sanatçılarından Popescu mu?”
Bülent ve Popescu, anketlerden hep kafa kafaya çıkar. Kıstas olarak yürek alındığında Bülent fotofinişle Popescu’yu geçer ama oyun zekası söz konusu olduğunda Popescu, savunmacı olarak Bülent’e bile fark atar. Ama işte tam da bu anda tartışmanın beyhudeliği bir kez daha kanıtlanır. G.Saray’a gelmiş en büyük savunma, dünya tarihinde bile eşine az rastlanır bir yürek-zekâ sentezine imza atan Bülent-Popescu tandemidir.
Futbol, her şeyden önce bir sanattır. İnsanoğlu, kalbine sığmayıp taşanları, zekâsıyla sanat eserlerine dönüştürür. En unutulmaz sanat eserlerinde, Picasso’nun Guernica’sı, Baudelaire’in Albatros’u, Beatles’ın “Tomorrow never knows”unda, zekâ ve kalp, olabilecek en zarif şekilde iç içe girer, sevişir ve dünyayı değiştirecek kalibrede güneşler doğurur. UEFA Kupası’nı kazanan Galatasaray’ın kimyası da tüm bu eserlerden farklı değildir. Hagi’nin tanrısal yeteneği ve top büyücülüğü ne kadar belirleyiciyse, takımın en ileri ucunda Hakan Şükür’ün hücum presinde başlayan takım savunması kurgusunda, Popescu’nun ayakları ve kafasındaki demir perdenin kestiği tüm toplar Galatasaray’a ve Türk futboluna UEFA Kupası olarak geri dönmüştür.
Nasıl “Hagi olmasa UEFA Kupası’nı kazanamazdık” diyorsak, Popescu olmasaydı da o efsanevi geceyi yaşayamayacağımızı kabul edelim artık. Bugün Türkiye Milli Takımı, dördüncü beşinci sınıf takımlardan Hababam Sınıfı maçlarında bile yenilmeyen golleri yiyorsa bu bunca yıldır savunma oyuncularına gereken saygıyı esirgemiş, hak ettikleri değeri vermemiş olmamızın doğal sonucudur. Bu saygı ve değeri esirgedikçe, biz o golleri yemeye devam edeceğiz. Savunma ve hücum bölümleri başka hiçbir oyunda olmayan bir devamlılık ve bütünlük arz eden futbolda, savunmayı hücumun devamı değil de tam tersi olarak görmeye devam ettikçe Kemal Sunal filmlerindeki gollerden çok daha trajikomiklerini yiyeceğiz.
İşte tam da bu yüzden bu topraklara gelmiş en büyük futbol filozofu Hagi, Popescu’nun alınmasını istedi. O zamanlar, Popescu geldiğinde “Hagi, bacanağını getirdi” diye yazıp geçtiler. Herkesi aptal kendilerini tek akıllı zannedecek kadar aptal olanlar için Popescu’nun tek özelliği Hagi’nin bacanağı olmasıydı. Ama o gün Atatürk Havalimanı’nda başlayıp, Kopenhag Havalimanı’nda UEFA Kupası ile biten o muhteşem filmin en iyi yardımcı erkek oyuncusu tam da bunları yaşamak için gelmişti.
Gheorghe Popescu, 9 Ekim 1967’de azgın Tuna Nehri’nin üstündeki en büyük liman olan Kalafat’ta dünyaya geldi. Adını, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlara karşı unutulmaz bir direniş mücadelesi veren pilot Gheorghe Popescu-Ciocinel’den aldı. Uzun boyu ve Transilvanya’daki mitolojik heykelleri andıran fiziğiyle küçük yaşlardan itibaren “Kalafat Prensi” lakabıyla doğup büyüdüğü mahallenin en ünlü simalarından biriydi.
Ailesi önce onu kızlarla olan düzensiz ilişkilerinden koparmak ve adını verdikleri İkinci Dünya Savaşı kahramanı gibi olması için askeri okula göndermeyi kararlaştırdı. Tam da bu esnada futbol Popescu’nun imdadına yetişti. Futbol sayesinde hem Çavuşesku ordusunun aşırı militarist ve hamaset dozu yüksek tedrisatından kurtulacak ama bir yandan da ailesinin gururu olarak askeri eğitime tabi kalmadan binbaşı rütbesine kadar yükselecekti.
1985 yılında Universitatea Craiova formasını giymek için Kalafat’tan ayrıldığında mahallelerinde oturan birçok genç kız adeta yas tuttu. 1985-1990 yılları arasında formasını giydiği Universitatea Craiova’dan sadece 1988 yılında Çavuşesku’nun emriyle Steaua Bükreş’e kiralandığı dönem ayrılmak zorunda kaldı. Çavuşeksu ve oğlunun imparatorlara yakışan bir sertlikle yönettiği Romanya futbolunun lokomotif takımı Avrupa Şampiyonu olmalı ve Romanya futbolunu Avrupa’nın zirvesine taşırken Çevuşesku rejiminin başarısını da tüm dünyaya göstermeliydi. Ama yine zorla güzellik olmadı, Popescu, hakemlerin de açık açık Steaua’nın on ikinci oyuncusu olarak oynadığı sezonda Romanya Ligi şampiyonu ve Romanya Kupası şampiyonu olarak, gerçek evi Universitatea Craiova’ya geri döndü.
Ailesinin istediği gibi tarihi kahraman Gheorghe Popescu’ya yakışır bir Popescu olmuştu. Ama 1988 yılında “Savunmanın yeni kralı Gheorghe Popescu II” adıyla Rumen futboluna damgasını vurmaya başladığında, 1918 yılında doğup efsanevi bir teknik direktör olmadan önce uzun yıllar Romanya futbol tarihinin en iyi savunma oyuncularından birisi olarak addedilen “Gheorghe Popescu I” ile karşılaştırılıyordu. O yıllarda Rumen futbolunu Avrupa’nın zirvelerine yaklaştıran Lucescu tarzı takım savunma anlayışında, aynı karşılaşma içinde önlibero ve libero mevkilerinde Avrupa’nın en çok gelecek vaat eden savunma oyuncularından birisi olmuştu.
Böylesine eşine az rastlanır bir savunma oyuncusu, Çavuşesku ve oğullarının mutlakiyet rejiminin duvarlarına sığmayacaktı. Adı sosyalist kendisi saltanat olan düzen çatırdamaya başladığında Demir Perde’yi aşarak Avrupa’ya transfer olan ilk Rumen oyunculardan birisi oldu. 1990 yılında Hollanda’nın PSV takımına transfer olduğunda, PSV’nin yeminli düşmanlarından Ajax’ın sembol ismi Cruyff ilk PSV-Ajax derbisinden sonra Popescu’yu yere göğe sığdıramadı: “Bugün iki takım arasındaki tek fark Popescu’ydu. Bizim Ajax’lılar, üzerlerine gelen her topu taca atmayı savunma yapmak zannediyorlar. Halbuki benim bildiğim savunma, hücumu başlatmak için yapılır. En iyi savunma, hücum; en iyi hücum da savunmadır. Popescu, bunu en iyi şekilde özümseyerek sahada adeta futbol dersi verdi.”
Aslında kendisi bile bu kadarını beklemiyordu en başta. Romanya’da, oynadığı her maçta lider anlamına gelen “Bacinul” lakabıyla büyük bir saygı görüyor, çok fazla efor sarf etmeden pozisyon alması, takım savunmasını organize etmesiyle çağının en önemli savunma silahlarından birisine dönüşüyordu. Ama asıl PSV’ye geldikten sonra, takımın sembol ismi Eric Gerets ile yolları kesiştiğinde mevkisinin en iyisi olmayı başardı. 36 yaşında olmasına karşın karşısındaki oğlu yaşındaki rüzgar gibi oyuncuları durdurmayı başaran Gerets, yine aynı odada kaldıkları bir gece ona savunma sanatının en büyük sırrını açıkladı: Oyunun okumak!
Popescu 1989’da Hagi’yi bile geçerek Romanya’da “Yılın Futbolcusu Ödülü”nü almıştı. PSV kamplarında Eric Gerets ile geçirilen uzun geceler, bambaşka bir Popescu yarattı.
1991 ve 1992 yıllarında yine Hagi’yi geride bırakarak yılın futbolcusu seçilirken artık oynadığı her maçta oyunu bir Rimbaud şiiri gibi sindire sindire okuyor, dizeleri birbirinden ayıran, kelimelerin anlamını en güzel şekilde büyüten, ölümsüzleştiren virgülleri, noktaları, ünlemleri hep aynı ustalıkla yerine koyuyordu.
G.Saray, yıllar sonra UEFA Kupası’na giden yolda o günlerin en güçlü takımlarından Mallorca’yı deplasmanda hezimete uğratırken işte o oyun okuma ustası yine en iyi yardımcı erkek oyuncu rolünde Oscar’lık bir performans sergileyecekti. O gece, oyunu sürekli o sezonun en formda sol açığı Jovan Stankoviç’in kanadından kuran İspanyollar, sol açıkları her seferinde G.Saray’ın sağ bekini geçtiğini zannettiğinde hep savunmanın ortasındaki yerini bırakıp kelime anlamı “özgür adam” olan liberoya sarkan Popescu’yla karşılaşacaklardı. Mallorca her seferinde, bu oyunu şiir gibi okuma tuğlalarından oluşan duvara çarpacak, Galatasaray kontratak ve gol olup yağacaktı.
PSV, Popescu’nun formasını giydiği 1990-1994 yılları arasında Popescu’nun oyun zekâsı tuğlalarının ördüğü duvarla birçok maç kazandı. Tam da o yıllarda hücumda iki santrforun arkasında forvetten devşirilmiş serbest oyuncular prim yaparken, Popescu PSV savunmasının serbest adamıydı. 1990’ların ilk yarısında total futbol bayrağını Ajax’tan devralırken, Popescu en iyi savunmanın hücum olduğunu bir kez daha kanıtlarcasına 109 maçta 24 gol atarak takımının en golcü isimlerinden birisi olacaktı.
Bu eşine çok az rastlanır “savunma silahı”, 1994 Dünya Kupası’nda 1990’daki hatalarını tekrarlamayarak Romanya’nın turnuvanın en güzel oynayan takımlarından birisi olmasında büyük rol oynadı. Yine Hagi en iyi oyuncuyken, Popescu da en iyi yardımcı oyuncu olarak tarihinin en pahalı transferlerinden birisi olarak Tottenham’ın yolunu tuttu. Ada’ya ilk geldiğinde Tottenham’ın efsane ismi Glenn Hoddle, Popescu için şunları söyleyecekti: “Günümüz futbolu gitgide daha da hızlanıyor. Bu yüzden artık Brezilye bile son Dünya Kupası’nda gördüğümüz gibi sürekli yan paslar ve estetik hareketler ile oyun kurmaktan vazgeçti. Artık oyunun oynandığı alan iyice daraldığı için savunma ve hücum arasındaki fark neredeyse yok oldu. On saniye içinde rakip kaleci ile karşı karşıyayken, birden kalenizde golü görebiliyorsunuz. Oyun artık topun kesildiği anda kurulmaya başlıyor. Tottenham, şu anda dünyada bunu en iyi yapan oyuncuyu aldı.”
Ardiles de bunun fazlasıyla farkındaydı. Takımı Popescu üzerine kurmaya karar vermişti. Klinsmann-Sheringham’dan oluşan rüya gibi ileri ikilinin hemen arkasına serbest oyuncu olarak Barmby’yi, kanatlara da o yılların en çok gelecek vadeden sağ açığı Anderton ve Popescu’nun Romanya’dan takım arkadaşı Dumitrescu’yu yerleştirmişti. Popescu ise savunmanın hemen önünde, bu beşli hücum hattının gerisinde serbest süpürücüydü. Tottenham, bu spektaküler kadroyla ligin ilk haftalarında harika bir başlangıç yaptı. Londra derbisinde attığı golle, daha sonra UEFA Kupası’ndan edeceği Arsenal’i birinci kez yıktı.
Ama Ardiles, bir şeyi hesaplamamıştı: Popescu’nun önündeki hücum yönü mükemmele yakın beşlinin hiçbiri oyunun savunma yönünde Hagi kadar bile etkili değildi. Tottenham, ilerleyen haftalarda büyük bir çöküş yaşarken uzun zaman sahada ayakta kalmayı başaran tek oyuncu Popescu oldu. Ama Ardiles, alınan şok sonuçlardan sonra görevinden alınınca Popescu, Tanrı sanki futbolu bulutların üstünde oynayalım diye yaratmışçasına topun sürekli havaya dikilip peşinden koşulduğu klasik Ada futbolunun kısırlığına mahkum olmuştu. Hava toplarının mutlak hakimiydi ama oynadığı oyundan ne kadar zevk aldığı fazlasıyla tartışılırdı. Zaman ilerledikçe, o yılların kendini bir türlü bulamayan Tottenham’ın harala gürele futbolunda Popescu, sudan çıkmış balığa döndü.
Neyse ki her şeye rağmen gösterdiği emekler karşılıksız kalmayacak ve Katalan devi Barcelona’ya transfer olacaktı. Hagi bile Barça’da kadroya girmekte zorlanırken, Popescu 1995-97 yılları arasında PSV’deki hocası Bobby Robson’ın çalıştırdığı takımın vazgeçilmez isimlerinden birisine dönüştü. İki sezonda 59 maçta 9 gol atarken, 1997 yılında Ronaldolu, Figolu Barcelona’nın kaptanı olarak Kupa Galipleri Kupası’nı kaldırdı. Bu aynı zamanda Barça formasıyla son maçı oldu. Çünkü kader bir kez daha yollarını can dostu, bacanağı Hagi ile kesiştirecekti.
Popescu, Türkiye’ye “Hagi’nin bacanağı” olarak geldiğinde, Hagi’den bile daha kariyerli bir futbolcuydu. Hagi, Barcelona’da bir türlü rüştünü ispatlayıp sürekli forma şansı bulamazken, Popescu efsanevi Katalan ekibin Figo ile beraber Katalan olmayan ilk kaptanlarından birisi olmuştu. Barcelona’dan ayrıldığında Galatasaray ile söz kesmeden önce başta PSV ve Feyenoord olmak üzere Hollanda ve diğer üst düzey Avrupa liglerinden birçok kulüpten teklif almıştı. Ama o eşi ve Hagi sayesinde İstanbul’u, Galatasaray’ı seçti.
1997-2001 yılları arasında Galatasaray, tarihinin en başarılı dönemini yaşarken, UEFA Kupası’nın kazanılmasıyla ölümsüzleşen filmin son anında yine Popescu olacaktı. Popescu, Türkiye’ye UEFA Kupası’nı getiren son penaltı gerilirken, spiker Levent Özçelik adeta yalvarıyordu: “Hadi oğlum, hadi oğlum…” O anda Levent Özçelik’in sesini duyan bir Arap atı, birden şahlanıp bir İngiliz atını bile geçebilirdi. Ama bizler televizyonlarımızın başında o penaltının gol olacağına adımız kadar emindik. Çünkü Popescu, bize öylesine bir güven vermişti ki tıpkı sonu hep mutlu biten filmlerde tam o filmin kopma sahnesinde devreye giren güvenilir yardımcı karakter gibiydi. O anda Ümit Aktan içinden şöyle geçirmiştir herhalde: “Değil Seaman, bütün He-Man’ler gelse yine o topu kurtaramaz.”
Tabii ki gol olacaktı. Popescu, tam da bunun için doğmuştu. Filmin başrol oyuncusu Hagi, gereksiz yere Tony Adams ile Tony Adams olup oyundan atıldığında, en iyi yardımcı erkek oyuncu tüm soğukkanlılığı ve zekâsıyla devreye girmişti. Galatasaray, en büyük yıldızını kaybedip 10 kişi kaldığında, Popescu başta kendi takımı olmak üzere hepimize Galatasaray’ın bir an bile bir kişi eksik olduğunu hissettirmedi. Sanki o kalan sürede Popescu, müthiş kariyerinin özetini izlettirdi. PSV’nin “serbest savunmacı”sı, Barcelona’nın muzaffer kaptanı, Romanya’nın gizli kahramanı, her Arsenal atağını başlamadan bitirip G.Saray akınına dönüştürdü. Sürekli takımını ileri itti. Sakat sakat oynayan kaptan Bülent’le oluşturduğu ikili, bizlere Çanakkale Savaşı’nı, İkinci Dünya Savaşı’nda küçük ama gururlu Balkan ülkelerinin işgale karşı verdikleri mücadeleyi hatırlatacak kadar destansıydı. Hepsinin üzerine bir de son penaltıyı sanki antrenmanda atıyormuş kadar soğukkanlılık ve Seaman’ın sinirlerini tahrip eden bir neşeyle filelere yolladığında hemen kendisini Türkiye’ye getiren saha kenarındaki kader arkadaşına, başrol oyuncusuna koştu.
Maçtan önce Romanya’dan falcı çağırıp maçın falına baktırmış, İngiliz gazeteler de bunu alay konusu etmişlerdi. Ama Tottenham’da olduğu gibi yine aynı falcının kehaneti gerçek oldu. Finalin ertesi günü, İngiliz gazetelerinde “Arsenal’in Nemesisi” manşetinin altında onun penaltı sonrası yüz ifadesi vardı. Barça kaptanı olarak Avrupa Şampiyon’u olduğunda bile bu kadar sevinmemişti. Galatasaray’ı, İstanbul’u, fazlasıyla Rumenlere benzettiği Türkleri bir ayrı sevmişti.
Sonraları, biz yine en iyi yardımcı erkek oyuncunun hakkını vermedik. Ona bir jübileyi bile çok görüp “Bu yaşta futbolcudan kâr ettik” diye böbürlenerek Lecce’ye sattığımızda biraz ayıp ettik. Halbuki “bizim” Popescu, bir dahaki sezon Türk oyuncular adamdan sayılmayıp sadece yabancıların parası ödendiğinde parayı almayı reddetmiş, yönetime karşı gelmişti. Son maçında, omuzlara bile alınmamış, sadece ailesinin getirdiği küçük pastayı takım arkadaşlarıyla birlikte kameraların çok uzaklarında yemişti. Galatasaray formasını giydiği 189 maçın her dakikasının her saniyesinin hakkını vermiş, Üçünci Lig takımıyla oynana kupa maçında bile UEFA Kupası Finali’nde oynuyormuş gibi savunma sanatının en eşsiz örneklerini sergilemişti.
Bence bir jübileyi değil, antrenman tesislerine Hagi ile birlikte dikilecek bir heykeli hak ediyordu. Ama faal futbolu bırakıp menejer olduktan sonra G.Saray’a getirdiği isimler İstanbul gece hayatına dalıp Popescu olamadıklarında, ağır hakaretlere maruz kaldı. Halbuki o, 2000 yazınad Bülent ve Suat’tan sonra üçüncü kaptanlığa getirilip Okan Buruk’un hışmına uğradığında bile sesini yükseltmemiş, “Ben zaten Barcelona’da kaptanlık yaptım, çok isterse hemen ona veririm” demekle yetinmişti. Yine sesini yükseltmedi, daha önce onun önerisiyle Galatasaray’a transfer edilen Adrian Ilie 1 Milyon dolara alınıp 7 Milyon dolara satılmış, onun getirdiği Filipescu’dan 2 Milyon, hiç beğenilmeyen Tamas’tan bile yarım milyon dolar kâr elde edilmişti.
Popescu için “Bizi dolandırdı” diyen yönetim, her transfer sezonunda çok büyük paralara yeni savunma oyuncusu alıp “Yeni Popescu” olarak lanse etmiş, kötünün iyisi Frank de Boer bile Ali Sami Yen’de yuhalanmıştı. G.Saray yönetimi, Çakar’ın tüm dayanılmaz ısrarlarına rağmen bir “because” bile diyemeyen, sözde dünyanın en büyük uluslar arası kredi şirketinin temsilcisi Sahip Som’a gözü kapalı güvenip, tarihin en büyük kazığını yerken, aynı günlerde Popescu’nun bayram kutlaması için bile tesislere girmesini yasaklamıştı. Halbuki o Popescu’ydu, iki yıl önce bayram günü Hagi ile beraber o tesislerde futbola yeni başlamış gibi antrenman yapan. O yüzden, biz daha Malta’dan, Moldova’dan çok gol yeriz! En iyisi YouTube’u açıp 2000 UEFA Kupası Finali’ni tekrar tekrar izleyelim. Popescu’nun tekrarı yok çünkü!

13 Eylül 2007 Perşembe

Metin Oktay Yaşıyor!

13 Eylül 1991. Ecelin Taçsız Kralımız'ı yanına aldığı gün. Galatasaraylılar'ın ve Türkiye'nin kadere isyan günü. Şimdi aradan tam 16 sene geçmiş.
Hakkında neler söylenmiyor ki? Daha geçtiğimiz günlerde kendisinin aslında büyük bir Fenerbahçeli olduğu dahi ortaya atıldı. Kıskançlıklarına vermek gerek. Oysa ki Metin Oktay değil miydi "Bizi sevenlere ihanet etmeyelim baba" diyerek suyun öteki tarafına geçmeyi reddeden. Kendisi değil miydi "Sarı-kırmızılı renklere küçükten beri hayrandım. Galatasaray İzmir'e geldiğinde okuldan kaçar, maça giderdim. Bence Galatasaraylılık din gibi, mezhep gibi yerleşmiş, köklü bir inançtır. Galatasaray'ı işte bunun için tercih eder ve Galatasaraylılığımla her zaman gurur duyarım" diyen. Kendisi başka söze hacet bırakmış mıdır?
Galatasaray formasını terletmiş başka herhangi bir futbolcu için bunu söyleseniz koymazdı herhalde kimseye. Çünkü bu taraftar o kadar çok "kendisini sevenlere ihanet eden" gördü ki, boşuna değildir ölümünden 15 sene sonra dahi Ali Sami Yen tribünlerinde Metin Oktay adının haykırılması.
Düşünebiliyor musunuz, öyle bir futbolcu ki kendisini seyredemeyenler tarafından bile deli gibi özleniyor. Az önce de dedim ya, dünyanın başka hiçbir yerinde böyle bir olaya rastlayamazsınız. Evet, Metin Oktay yaşıyor! Eğer ki hâlâ Galatasaray taraftarı onun adına şarkılar besteleyip, inletiyorsa Ali Sami Yen'i vardır herhalde bir bildikleri, değil mi? Peki bildiklerimizi öğrenmek isteyenler nereye mi bakmalı? O meşhur fotoğrafında Galatasaray armasının olduğu yerin hemen altına, elini koyduğu yere...

TAÇSIZ KRAL METİN OKTAY
TEK AŞKIYDI GALATASARAY
SENİN GİBİ CİMBOMLU'YU
UNUTUR MU BU TARAFTAR!

23 Ağustos 2007 Perşembe

Dünyayı Kurtaran Adam

Bu yazı haftalık olarak çıkan ve severek takip ettiğim "Hayat Yuvarlaktır" sloganı ile yola çıkmış "F" dergisinin bir sayısından alıntıdır. Hatırlanacağı gibi daha önce de Hagi'den Önce Hagi'den Sonra başlıklı yazıyı da bu dergiden alıntı olarak siteye taşımıştım.

---------------Dünyayı Kurtaran Adam---------------

Tek bir soru hakkım vardı o anda… Koluna dokundum hafifçe, bana baktı yanında beraber futbol oynadıkları küçük oğlundan bile daha muzip gözlerle… “Sor bakalım paşa!” dedi. “Neden diğer kalecilerin aksine penaltılarda tek elinle en köşeye kadar uzanıyorsun, diğer elini hiç kullanmadan?” dedim. Topu uzaklara, havalara dikti; sonra oğluna “Hadi bakalım dripling çalış, bütün ağaçlar rakibin, bak o en büyük olan Bülent tamam mı? Hepsini geç ve sonra bizim yanımıza gel… Maracana’da, Sami Yen’de oynar gibi… Hadi göreyim seni…” dedi ve yanıma oturdu:
“Bak şimdi, kalecilerin aşil tendonu, penaltılardır. Dünyanın en iyi kalecileri Lev Yaşin, Meier, Fillol bile kendilerini dünyanın en zavallı insanı gibi hissederler rakip penaltı için topun başına gelirken… Eskiden, futbolcular penaltıları kalenin ortasına vururlardı. Çünkü kaleciler daha topa vurulmadan bir köşeye doğru Allah ne verdiyse atlarlardı. Şansları yarı yarıyaydı. Şansı tutan kahraman, tutmayan, ters köşeye yatan aptal olurdu. Sonradan penaltı atışlarının önemi artınca kalecilere penaltı çalıştırılmaya başlandı, büyük turnuvalardan önce. Uzun süre çalıştım ve oyuncuların yüzde doksanının penaltıları yerden köşeye attıklarını tespit ettim. Ben aslında çok yetenekli bir kaleci değilim ama çok çalışıyorum. Penaltılarda da yaptığım çalışmalar sonucu öyle atlamaya karar verdim.”
O sırada, çocuk geri geldi… Ne kadar da babasına benziyordu, cin gibi gözleri ve ele avuca sığmaz elleriyle… Sürekli babasının şortunu çekiştiriyordu… Taffarel, “Biz gidiyoruz, çalışmamız lazım” dedi ve hızla gözden kayboldu… Tamamen büyük bir tesadüfün eseri olarak oradaydım… Motosikletim bozulmuştu, iyi ki de bozulmuştu. Çok güzel bir tesadüftü… Onu orada görmek, hatta onunla konuşmak, saha içindeki gibi dünyalar iyisi bir adam olduğunu yakından görmek… Bütün tesadüfler gibi güzeldi…
Ama Taffarel’in başarısı kısacık konuşmamızda da altını çizdiği gibi hiç mi hiç tesadüf değil. Efsanevi kaleci antrenörü Datcu, Taffarel için “Onun kadar çalışan bir kaleci daha görmedim” diyor, Maradona ise Taffarel’in kaleciler bazında tarihsel önemini belirtmek için “1982 ve 1986’daki Brezilya takımı, 1994’te Dünya Şampiyonu olan takıma beş çekerdi beş… Tabii eğer Taffarel 80’lerde Brezilya’nın kalesini korusaydı, her maçta herkese 5 çekerlerdi o ayrı” diye yazıyor otobiyografisinde.
Bence de Maradona yerden göğe kadar haklı. Çünkü biz Türkiye’nin İngiltere’den sekiz yediği yıllarda Dünya Kupaları’nda kendi milli takımımız gibi desteklediğimiz Brezilya, hiçbir şeyden çekmemişti kalecilerden çektiği kadar. 1982’de adını bile hatırlamak istemediğim eldivenli felaket ve daha sonradan Türkiye’ye, Malatya’ya transfer olan Carlos, sadece sahada en kötü futbol oynayan oyuncular olduğu için mahalle maçında kaleye atılmış kabiliyetsiz çocuklar gibiydiler.
1966 yılında Claudio André Mergen Taffarel adıyla doğan Taffarel, diğer Brezilyalı çocuklar gibi o anda forma giyenler arasında en kabiliyetsizi olduğu için kaleci eldivenlerine mahkum olmamıştı. Onunkisi pekâlâ bilinçli bir tercihti. İstese, savunma ya da orta sahada da oynayıp yine milli takıma seçilebilirdi. Ama yıllardır kaleci sıkıntısı yaşayan bu dünyanın en büyük futbolcu fabrikasında iyi bir kaleci demek, bulunmayan Hint kumaşı demekti.

Aslen Alman ve İtalyan melezi olan Taffarel, kaleci olmaya karar verdiğinde diğer futbolcularla çift kale antrenmanı yaparken orta saha ve savunmada oynamaya devam etti. Bunun sebebi, ona göre bir kaleciyi vazgeçilmez yapacak en önemli özelliğin oyunu okuma kapasitesi olduğuna inanmasıydı. “Bir kaleci nasıl olmalı”nın tarifi yapılırken Taffarel’i tarif ediyoruz aslında: Her şeyden önce sahanın en soğukkanlı, en dengeli oyuncusu; aynı zamanda takımın gizli oyun kurucusu ve maçın kaderini belirleyecek anlarda minimum hata ile oynaması gereken en önemli oyuncu…
Oynadığı tüm takımlarda bu modern kaleci tarifinin olmazsa olmaz özelliklerini sahaya yansıtırken, üst üste üç Dünya Kupası’nda Brezilya’nın banko kalecisi olmuş, 1994’de yirmi dört yıl sonra gelen şampiyonluğun en büyük mimarlarından birisi haline gelmişti. Brezilya Milli Takımı tarihinin ikinci en çok milli kalecisi olan Taffarel hayatımıza 1990 Dünya Kupası’nda girdi. Dünyanın gelmiş geçmiş en futbol fakiri olan kupasında Brezilya, savunma ağırlıklı bir oyun sergileyerek herkesi hüsrana uğratırken, Careca ve Rai ile beraber takımın en çok göze hitap eden oyuncusuydu. Geriden eliyle oyun kurması, sürekli geriye yaslanan, Brezilya forması giymiş ama İtalya gibi oynamaya çalışan takımın geriden oyunu sabırla kuran beyniydi. Bir anlık Maradona - Caniggia mucizesi sonucu ikinci turda Arjantin’e elendiklerinde Brezilya basını kupanın onlar açısından tek olumlu yönünün nihayet bir kaleciye kavuşmak olduğunu yazmışlar, tarihinin en kötü Brezilyası’nın tek kazancı olarak onu övmüşlerdi.
1994 Dünya Kupası’na kadar bu övgülere layık olmak için kendisini daha da geliştiren Taffarel, ilk tur grubunda tek bir gol yemiş, finale kadar da kalesinde sadece iki gol daha görmüştü. Dünya Kupaları’nın penaltılar sonucunda şampiyonun belirlendiği tek finalinde İtalya karşısında sahanın tartışmasız yıldızıydı. Baggio ve Baresi gibi penaltı ustaları Taffarel’in karşısında topu dışarı yollamışlar, penaltı ustası Massaro’nun vuruşu ise yazının başında bana anlattığı gibi plonjon yapan Taffarel’in elinde eriyip gitmişti. Daha sonra 1998 Dünya Kupası’nda Fransa’da yarı final karşılaşmasında Hollanda’nın en önemli penaltı ustası Cocu’nun atışını yine aynı şekilde kurtarmış, takımını finale taşımıştı. 1989 ve 1997’deki Copa America şampiyonluklarında da yine başroldeydi. Pele’nin belirlediği ‘Gelmiş Geçmiş En İyi 125 Futbolcu’ listesindeki dokuz kaleciden birisi olan ve o dokuz kaleci arasındaki tek Brezilyalı Taffarel ile asıl büyük aşkımız ise 1998’de Galatasaray’a transfer olmasıyla başladı.
Daha önce 1984-90 yılları arasında Internacional, 1990-93 yılları arasında Parma, 1993-94 sezonunda Reggiana, 1994-97 yılları arasında Atlético Mineiro formaları ile başarılı bir kulüp kariyerinin altına imza attıktan sonra Türkiye’yi seçmesi birçok futbol otoritesini şaşırtmıştı. Ama kaleciliğin ne kadar nankör bir meslek olduğunu onun kadar bilen çok az insan olduğu için o, bu tercihi fazlasıyla isteyerek ve bilinçli bir şekilde yapmıştı.
Çok güzeldi Taffarel’in Türkiye macerası, 2001 yılına kadar formasını giydiği Galatasaray ile çok büyük başarıların altına imza attı. O olmasa Galatasaray UEFA Kupası’nı kazanabilir miydi? Hagi’ye rağmen kazanamazdı, çünkü o yıl en az Cruyfflu Barça, Dalglishli Liverpool gibi kaleciden en ileri uca kadar mükemmel bir orkestra gibi futbol icra eden Galatasaray’ın en arkadaki oyun kurucusuydu, en kritik anların en zor pozisyonda bile çok rahat kurtarışlar yaptığı için “Panter Kaleci”, “maçı kurtaran adam” olarak pek anılmadı, çünkü biz ona hemen alışmıştık. O an efsane kalecilerde Meier, Dassaev ya da Bonner gibi direkler arasında kanatlanmış panterler gibi uçmazdı. Neredeyse bütün şutlar kucağına gelir, en sert toplar bile ellerinin arasında erir giderdi. Topun gideceği yeri sanki direklere konan melekler sürekli kulağına fısıldıyormuş gibi hep doğru tahmin eder, her zaman üç direk arasında olunabilecek en doğru zamanda, en doğru yerde olurdu. Her degajı, bir asist ya da ölümcül bir kontratak başlangıcı niteliğindeydi. Top tekniği, beraber oynadığı savunma oyuncularının, Popescu hariç, hepsinden daha iyiydi. O harika teknikle pekâlâ Türkiye’de ya da dünyada birçok takımda orta saha oyuncusu olarak da oynayabilirdi. Galatasaray’a gelmeden önce, üç yabancı sınırlaması yüzünden İtalya’da kadroya giremediği dönemlerde Rahipler Ligi’nde santrfor olarak gol kralı olmuş, Galatasaray antrenmanlarında attığı jenerik gollerle akşam spor haberlerinin en önemli malzemesi haline gelmişti.

Bir Adanaspor maçında Okan Buruk’a yaptığı mükemmel asitsi bir de Hagi yapabilirdi sadece. Her şey bir yana saha içinde o gelmiş geçmiş en güzel Galatasaray takımının Hagi ile birlikte en büyük orkestra şefiydi. Aslında en zayıf yönü yan toplarıydı ama savunmasını öyle bir yerleştiriyor ve öylesine ustalıkla yer tutuyordu ki sanki bütün toplar rakip takımın santrforuymuş gibi ona geliyordu. UEFA finalinde ‘Maçın Adamı’ seçilecek, daha önce Dünya Kupası’nı kazanmış olmasına rağmen bu zafere en çok sevinen oyuncu olacaktı. Çünkü içindeki hiç yaşlanmayan çocuk her daim gözlerinde, sözlerinde pırıl pırıl parlıyor, en başta Galatasaraylılar olmak üzere hemen herkese yaşama sevinci aşılıyordu.
Çok sevdiği iki çocuğunun yanı sıra kırk kadar çocuğu da evlatlık edinen bu çocuk yürekli adam, Florya’ya bisikleti ile herkesten önce geliyor, UEFA’yı kazanıp şampiyonluğu garantiledikleri dönemlerde bile herkesten çok çalışıyor, yine bisikleti ile en son evine dönen oyuncu oluyordu. Buralardan ayrılana kadar ne kaleci ne de insani refleksleri bir nebze olsun zayıflamadı. Kendisine verilen tüm riskli geri paslarda bir an bile telaşa kapılmadı, en zor durumda bile harika bir ayak içi ile rakip ceza alanının önündeymiş gibi atılabilecek en stil pasla oyunu baştan kurdu.
Galatasaray’da kurduğu ilişkilerde de en az oyun kurmasındaki kadar zarif ve ustaydı. 100.yıl maçı için geç saatlerde geldiği otelde “Oyuncular dinlensin, ben rahatsız etmeyeyim” diyerek iki çocuğu ile beraber yandaki iki yıldızlı otelde kalmayı tercih etti. Onun için yıldız olmak, çok fazla bir şey ifade etmiyordu. Bir gün televizyonda söyledikleri, kariyer hırsı ile hayatlarını mahveden milyonlara ders olacak nitelikteydi: “İyi bir futbolcu muyum? Bilmiyorum, çok da önemsemiyorum. Ama iyi bir insan olarak hatırlanmayı tercih ederim.”
Tabii ki öyle hatırlayacaktık onu, onun istediği gibi, gördüğümüz en zarif gönüllü insan olarak. Ondan başka kim 1994’de Dünya Şampiyonu olduktan soran profesyonel futbola ara verip kimsesiz çocuklara karşılıksız futbol öğretmenliği yapardı ki başka? Bizler “Kalede Taffarel var, gerisi önemli değil” deyip saha içiyle yetinirken o, topları kurtarmaktansa dünyayı kurtarmanın çok daha önemli olduğunu gösteriyordu bize.

Brezilya’da Milli Kahraman olan tek kaleciydi, İtalya Serie A’da forma giyen ilk yabancı kaleciydi. UEFA finalinde Henry’nin kurtarılması imkânsız kafasını kurtardıktan sonra sadece “Tanrı’nın eli” demişti. 1985 Ümit Milli Takımlar Güney Amerika Şampiyonluğu, 1985 Ümit Milli Takımlar Dünya Şampiyonluğu, 1987’de Pan Amerikan Oyunları’nda altın madalya, 1988 Seul Olimpiyatları’nda gümüş madalya, 1989 Amerika Kupası şampiyonluğu, 1992 İtalya Kupası şampiyonluğu, 1993 Avrupa Kupa Galipleri Kupası şampiyonluğu, 1994 Dünya Kupası şampiyonluğu, 1995 Amerika Kupası şampiyonluğu, 1997 Conmebol şampiyonluğu, 1998 Dünya Kupası ikinciliği, 1999 ve 2000 Türkiye Ligi şampiyonluğu, 2000 Türkiye Kupası şampiyonluğunu; dünyaları kazanmıştı. Ama onun için Galatasaray ile Maçın Adamı seçildiği 2000 UEFA Kupası şampiyonluğunun kelimelerin ötesinde apayrı bir anlamı vardı. “Hayatımın en güzel gecesiydi. Bu dünyaya sağlıklı bir şekilde gelmiş, tek aşkımla evlenmiş, iki çocuk babası olmuştum ve bir de Galatasaray ile UEFA şampiyonu…” demişti, üstelik de bizdeki reyting saplantılı aptal kutusundaki kanallardan birine değil, hayatını anlattığı Brezilyalı papaza…
Galatasaray’dan sonra ikinci kez formasını giydiği Parma’da oynarken, Empoli’den iyi bir teklif almıştı. Empoli’ye giderken yolda arabası bozulmuş ve kendi başına tamir etmeye uğraşırken uzun uzadıya düşünmüştü: “Artık bırakmalı mıyım? Arabanın bozulması bir işaret olabilir mi?” Arabasını tamir ettirdi ama görüşmeye gitmedi, dönüşte Parma’da manastırın hemen yanında bir restoran açtı, peynirleri İstanbul’dan getirtti. İstanbul’u, Galatasaray’ı hiç unutmadı; çocuklarını anadili Türkçe olan bir okula vermiş, Alman-İtalyan kökenleri ve Brezilyalı kimliğinin üstüne bir de Türkiyeliliği eklemişti. En iyi telaffuz ettiği kelime hep “Çok iyi, çok iyi” oldu. Asıl bizim için o çok iyiydi, her şey onun “çok iyiliği”ydi. En son, kendisini babası gibi gören Lincoln’ün Galatasaray’a gelmesinde çok önemli rol oynadı. Çünkü en iyi ol biliyordu, Lincoln’ün de huzuru İstanbul’da bulacağını ve biz Türk futbol dilencilerinin kendimize çok benzettiğimiz Brezilyalılar’ı deli gibi bağrımıza bastığımızı…
Duyuyor musunuz? Yine çok uzaklardan eliyle topu, bize doğru atıyor. Acele edip yakalamamız gerek. Sadece bir futbol topu değil Taffarel’in buralara kadar gönderdiği o meşin yuvarlak. İçinde insanlığın, insancıllığın yüz akı saklı. Tüm sınırların, dinlerin, cinslerin, fikirlerin ötesinde çok sıcak bir yüz… Çocuklar gibi muzip gözlerde hiç batmayacakmış gibi ışıldayan bir Nisan güneşi, üzerinde Taffarel yazıyor. Kaderin bu topraklara en güzel, en ebedi hediyelerinden birisi. Topu düzeltip ona geri yolluyoruz, çünkü en çok onun eline yakışıyor kurtarmak…