yaprak dökümü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaprak dökümü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2009 Çarşamba

Yaprak Dökümü #5 - Volkan Yaman

İki sezon önce takıma katıldığında bir hayli umutluydum. Yeni bir Hakan Ünsal gelebilirdi Türk futboluna. Kişilikleri tamamen zıt olsa da futbolumuzun kanayan yaralarından olan sol bek mevkiine ilaç olabilirdi. Ali Bilgin ile birlikte dönemin Antalyaspor'un çok parlak bir grafik çiziyordu Volkan. Antalya Atatürk Stadyumu'nda kaç defa canlı izleme fırsatı bulduğumdan herkesten çok ben bilebilirdim aslında takıma nasıl bir katkı sağlayacağını... Sorumsuz ve sorunlu olan Ali Bilgin Fenerbahçe'nin yolunu tutarken, Volkan Yaman Galatasaray'a imza attığında, yalan yok, bir hayli sevinmiştim. A Milli Takım'ın Yunanistan'ı 4-1 mağlup ettiği maçta sol bek sıkıntısı yaşanınca oyuna girmiş, ortaya koyduğu futbol ile birçok futbolseveri büyülemişti. Galatasaray'da yaptığı başlangıçta surat asılacak türden değildi. Sürekli oynasa belki her şey farklı olurdu ama onun şanssızlığı Hakan Balta oldu. Her geçen gün düşen form grafiği onun çocukluk aşkı Galatasaray'da tutunmasını zorlaştırdı. Sürekli gülen yüzü bile buna engel olamadı. Şimdi en azından futbolunu yeniden hatırlatabileceği bir yerde o; Eskişehirspor'da. Her şey bundan sonra daha güzel olsun onun için.
Carlos Yalan, Volkan Yaman!

7 Ağustos 2009 Cuma

Yaprak Dökümü #4 - Ümit Karan

Ümit Karan ardından söylenecek pek bir lafım yok. Yokluğu yürekte yer etmeyen biri için ağızdan kaç tane sözcük çıkabilir ki? 2001 yazında Galatasaray'a geldiğinde kaliteli golcü adayıydı. Hakan ve Jardel'in yokluğunda ileri ucun neredeyse tüm yükü üzerindeydi. Toplama takımla şampiyon olan Galatasaray'ın yıldızıydı. Varın gerisini siz düşünün! Tam 8 sene forma giydi Galatasaray'da. Nankörlük etmemek lazım, birçok unutulmaz maçta baş aktör olarak yer almışlığı vardır. Fakat yine de gereğinden fazla sürdüğünü düşünüyorum Galatasaray macerasının. Türk futbolunun bireysel anlamdaki en yeteneklerinden biriydi Ümit Karan. Bir bitiricilik ustasıydı. Beklenmeyecek anda rövaşataya kalkıp, rakip kaleciyi çaresiz bırakabilirdi. Lakin hiçbir zaman takım oyuncusu olamadı. Yedek kalmayı sürekli sorun etti. Partneri gol attığında o sırtını dönmeyi yeğledi. Neticede kendi eden kendi buldu. Golsüz geçen bir sezonun ardından kendisine yeniden Anadolu yolları gözüktü. Eskişehirspor forması altında gol kovalayacak artık. Şimdi çok mu mutludur acaba?

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Yaprak Dökümü #3 - Hasan Şaş

Marco Materazzi, Roy Keane, Eric Cantona, Gennaro Gattuso... İsimleri artırmak mümkün. Adı geçen futbolcuların ortak bir noktada buluştuklarını söyleyebiliriz. Evet evet, akla gelen tek ortak özellikleri hırçın bir oyun karakterine sahip olmaları. Kariyerleri boyunca kaç defa rakiplerinin ayaklarına çift dalıp onları uzun bir süre yeşil sahalardan uzak kılmışlar, kaç defa hakemin elinde göğe yükselen kırmızı karta boyun eğmek zorunda kalmışlardır acaba? Hatta içlerinden birinin, işi maç sırasında seyirciye tekme atmaya kadar götürmüş olduğunu birçok futbolsever bilir. Fakat saha içindeki tüm hırçınlıklarına karşın kimse onların birer futbol efsanesi olduğunu inkar etmez. Bir futbolcu takımının 90 dakikanın sonunda sahadan zaferle ayrılması için her şeyini veriyorsa bu çaba futbola gönül verenler tarafından takdirle karşılanır. Yoksa Türkiye'deki futbol takipçilerinin tadına doyamadıkları futbol sohbetleri sırasında bir numaralı özne olur muydu Gattuso nice kez? Övgü sözcüklerinin yegane hedefi olur muydu Cantona defalarca?
Üzerinde yaşadığımız topraklarda meşin yuvarlağın peşinde kaç sene geçirdik acaba? Bir asrı devirdik elbette ki... Peki koskoca bir asır boyunca ne kazandırdı futbol bize? Bir adet UEFA Kupası mı? Süper Kupa mı? Dünya üçüncülüğü mü? Peki ya futbol ahlakı? "Hayır" mı? Pek bir şey kazanamamış öyleyse...
Peki biz ne kazandırdık dünyanın belki de gerçek anlamdaki tek küresel sporuna? Yıllar sonra tüm dünya tarafından saygıyla ifade edilecek bir oyun şablonu mu? Yoksa dünya standartlarında bir futbolcu mu? Cevap veriyorum; hiçbiri! Verebilir miydik? Elbette ki! Kaç defa yaklaşmadık mı bu payeye? Ucundan kıyısından dolanırken kendi ayaklarımıza bağ olmadık mı? 360 derece dönüp yine aynı yere gelmiyor muyuz?
Ve Hasan Şaş tabii ki. 1 Ağustos 1976 tarihinde, çok sıcak bir Adana sabahında merhaba dediği dünyaya gelirken nereden bilecekti ki yılların onu çok erken yıpratacağını? Yıllara suç atıp kaçmayalım hemen... Uğraştığı işte ülkesinin en iyilerinden biri olmasının suçunu Türk futbolseverleri varken, yıllara atmak da niye?
Adana Demirspor'dan kopup, Ankaragücü'nün sarı-lacivertli formasını sırtına geçirdiğinde kendisi de farkındaydı aslında eşyanın tabiatına ters bir hareket yaptığının... O zamanlara tekabül ediyordu aslında sarının yanına kırmızıdan başka bir rengin yakışmayacağını anlaması... Fakat ortada bir dere vardı ve yanında da "dayı" olarak çağrılacak bir ayı. 1998'in yaz aylarına kadar sabretmesi gerekiyordu. Adana sıcaklarının sabır kelimesinin anlamını öğrettiği biri için çok da meşakkatli bir iş değildi doğrusu.
Çok başarı gördü Hasan Şaş sarı-kırmızı parçalı forma altında. Bir kulübe dışarıdan gelip nasıl efsane olunabileceğinin küçük bir portresini çizdi 11 yıl boyunca. Tablonun tamamlanması için pek fazla süre kalmamıştı, sadece ufak rötuşlara ihtiyaç vardı. Arkadan birkaç el uzandı, tablo yere çalındı, yırtılmıştı!
Hiçbir zaman futbolda duygusallıktan yana olmadım ben. Öyle ki Galatasaray'ın başına ne geldiyse aşırı duygusal oluşundan geldiğini savunacak kadar da ileri gittim hep. Vefa kelimesine anlam yükleyince ironinin dibine vurduğuna inananlara inat karşılıksız vefa olmayacağını ileri sürdüm. Bu benim fikrimdi elbette ki... Her birine büyük bir hayranlık duysam da Bülent Korkmaz'ın, Hakan Şükür'ün, Ergün Penbe'nin, Okan Buruk'un, Ümit Davala'nın gidişlerinin bıraktığı yaraya zaman iyi gelmişti. Tüm taraftar söylemlerine karşın kulüp efsaneleri ile yollarını iyi ayırabilmek uğruna her birine de teklifini sunmuştu. Hepsinin de kendi seçimiydi, tıpkı kulübün olduğu gibi. Evet, kulübe yıllarını vermiş olabilirlerdi ama hiçbiri de bedava oynamamıştı sonuçta. Hasan konusunda düşündüklerim de farklı değil. Gereğinden fazla bir Hasan Şaş sevgisi besliyor olsam da...
Hasan Şaş yetenekli bir futbolcuydu. Çok yetenekli bir futbolcuydu. Ülke standartlarının oldukça üzerindeydi... Bunu 2002 Dünya Kupası sırasında tüm dünyaya kanıtladı. Türkiye'de olduğu için kısıtlandı. Büyük bir Avrupa kulübüne gidip, çokça para kazanıp, dünya futbolunun yıldızlarından biri olarak kariyerini noktalayabilirdi. Üstelik kendi takımının taraftarlarından küfür yemez, sinirlenmez, Türk futbolseverlerin tabiriyle çirkefleşmezdi... Futbolun futbol gibi oynandığı ülkelerde hakkını aramak zorunda kalmazdı. Çok daha önemlisi sevilen bir adam olarak ayrılırdı yeşil sahalardan. 21 Kasım 2000'de San Siro'da oynanan maçta attığı golü kaç tane futbolcu atabilirdi ki?
O kalmayı seçti. Kopamadı Türkiye'den ve Galatasaray'dan... Hiçbir zaman, bugün bile, bu kararından dolayı en ufak bir pişmanlık duyduğunu düşünmüyorum. Galatasaray onun yuvasıydı. Bu yaz yaşananlardan sonra başka bir takımda devam etmek yerine futbol hayatını noktalamayı seçtiyse eğer, demek ki hâlâ da öyle...
Hasan Şaş'ın kendisi Türkiye'de futbola olan bakışın aynadaki yansımasıdır. Yıldız adayı bir futbolcunun kendi vatandaşları tarafından nasıl harcandığın öyküsüdür Hasan'ınki... Parlak ışıklı bir kentin caddelerinde tek başına yürüyen biriydi o... Yoksa Gattuso'yu, Cantona'yı, Materazzi'yi ayakta alkışlayan bir millet, onu neden sürekli eleştirsin ki?

17 Haziran 2009 Çarşamba

Yaprak Dökümü #2 - Servet Çetin

İki buçuk sene boyunca kesintisiz futbol oynamak kolay değildir. Dünyada ender futbolcu ulaşabilir bu seviyeye. Bir tanesi Chelsea kaptanlarından Lampard mesela. Kesintisiz 150 maç çıkarmışlığı vardır İngiliz oyuncunun. Ne mutlu bize ki benzer yapıdaki oyunculardan biri de bu topraklardan çıktı. Servet Çetin'den bahsediyoruz tabii, gün gibi aşikar bu. Fenerbahçe'den koptuğu ve Sivasspor'a imza attığı günden geride bıraktığımız şubat ayına kadar kesintisiz ve sakat sakat oynamak her futbolcunun başarabileceği bir şey değildir. Üstelik Servet bir savunma oyuncusu olarak, futbolun en sert oynandığı mevkide başardı bunu. Üzerindeki formanın büyüklüğüne ya da küçüklüğüne önem vermeden, elinden gelenin en iyisini verdi o hep. Türk futbolunun en çok tartışılan isimlerinden biriyken, her sene performansının üzerine öyle bir koydu ki şimdi Türk Milli Takımı'nda tandemi oluşturan ikiliden biri olmadığı zaman avuçlarımızı açıyoruz gökyüzüne.
Kartalspor'da başladı, İzmir efsanesi Göztepe ile devam etti yoluna. İzmir'den bir başka Ege temsilcisi Denizlispor ile anlaştı. Horozlar'ın UEFA Kupası'nda 4.tura kadar çıktıkları unutulmaz sezonda takımın sembollerinden biriydi. Dikkatleri üzerine çekmişti bir kere... Sonraki durağı Fenerbahçe'de sergileyeceği performans merakla bekleniyordu. Büyük takımı kaldırabilecek miydi? Nitekim meşhur AC Milan maçında Fenerbahçe 5-0 mağlup olurken yenilen tüm gollerin faturası Servet'e çıktı. Servet Sivas'ın yollarını tuttu. Sivasspor'da 1 sene geçirdikten sonra 450 bin EURO karşılığında Galatasaray ile anlaştı. İmzalar atıldığında kulüp içinde Servet'i istemeyen çoktu. Öyle ki Ali Sami Yen tribünlerinde "Servet İstemiyoruz, Şampiyonluk İstiyoruz" pankartı açanlara bile rastlayabiliyordunuz. Servet'in Galatasaray'a gelişi en iyimser Galatasaraylı için bile kocaman bir muammaydı. Fakat geçen günler kanıtlıyordu ki Servet bir anda şampiyonluğa koşan Galatasaray'ın en önemli ismi olmuştu. Lincoln, Arda, Mehmet Topal, Hakan Şükür adeta ikinci plana atılmıştı Servet karşısında. Sezon sonunda ulaşılan şampiyonluğun ardından başkan Adnan Polat "Bu şampiyonlukta Servet'in yeri apayrıdır" diyerek aslında noktayı olması gereken yere önemle koymuştu.
Ülkede hâlâ yığınla beğenemeyen varken, Servet bir anda Avrupa kulüplerinin ilgisini çekmeye başlamıştı. Öyle ki eski dost Eric Gerets geride bıraktığımız sezonun devre arasında Servet'i takımı Marsilya'ya getirmek için çok çaba sarf etti. Meira'nın Rusya'ya gitmesinin ardından bu transfer yattı. Lig bitti ve Marsilya'dan ayrılan Gerets'in belki de en büyük referansı olarak Servet Çetin Fransız ekibinin yolunu tuttu. Hiç beklemediğimi söylesem son derece samimi olmuş olurum sanırım. Hani Arda'nın ya da Mehmet Topal'ın gitmesini bekleyebilirdim ama Servet ismi aklımın ucundan dahi geçmezdi.
Garip bir ruh hâli içerisindeyim şu an, bu gayet net. Taraftarlar bayrak adam ister. Kulübün bünyesinde yetişmiş, ısrarla o takımın taraftarı olduğunu belirtmiş isimleri takımında görmek ister. Haklıdırlar da! Servet Çetin ise her fırsatta tuttuğu bir takım olmadığını, para için oynadığını ama formayı bir defa sırtına geçirdiğinde o forma için yapamayacağı hiçbir şey olmadığını defalarca yineledi. Bu Denizlispor'da iken de, Fenerbahçe'de iken de böyleydi; Galatasaray'da iken de değişmedi. Marsilya'da da farklı olmayacaktır. Fakat tüm bunlara karşın Galatasaray'da tarak kemiği kırılana kadar kesintisiz oynadığı bir buçuk sezon boyunca taraftarın sevgilisi olmayı başardı Servet. Sırf bu özelliği itibariyle bile dünya futbolunda tek olma ihtimali yüksek bizim Ayıboğan'ın. Sadece iki sezon oynadığı takımda efsane olabilen kaç tane futbolcu vardır ki neticede?
Hoşçakal Ayıboğan Servet. Her zaman yaptığın gibi tak kulaklarını, çal türkülerini, kapa kulaklarını milletin safsatalarına. En iyi yaptığın şeyi yap, futbolunu oyna. Hiç kimse olmasa, Galatasaray taraftarı arkandadır. Bunu unutma!

12 Haziran 2009 Cuma

Yaprak Dökümü #1 - Bülent Korkmaz

Hakan Şükür, Ergün Penbe, Arif Erdem, Hakan Ünsal, Gheorghe Hagi, Ümit Davala... Biraz zorlasam birkaç isim daha ekleyebilirim bunlara. Hepsinin ortak noktası birer Galatasaray efsanesi olmaları. Hepsinin bir diğer ortak noktası gereken vefayı görememeleri. Bu noktada tükürükler saçarak "Fakat onlar da ısrarcı olmasaydı" diye çıkışanlar olabilir. Zira bu ayrı bir yazı konusu...
Bugün Galatasaray Dergisi'nin 80'inci sayısını aldım. Adnan Polat'ın aylık nutkunu okumaya başladım. Başkan döktürmüş yine... Harfine dokunmadan aktarıyorum: "Frank Rijkaard ile başlayacak yeni dönemde Camiamızdan ve taraftarlarımızdan en büyük dileğim sabırlı olmalarıdır. Yeni teknik direktörümüzün Barcelona'da görev yaptığı 5 yıllık dönemde altyapıdan almış olduğu oyuncular, bugün dünyanın en büyük kupalarını kazandılar. Bu, sabır isteyen bir sürecin sonunda gerçekleşti. Türkiye'de maalesef büyük kulüpler taraftar ve camiası ile bu sabrı göstermekte cömert olmamıştır." Eh, pes doğrusu. Sen misin sabırdan söz eden sayın başkan?
Bülent Korkmaz yazının ilk cümlesindeki isimlerin en başına kondurulmalıdır belki de. Şimdi başlamayacağım yine "Şu kadar yıl, tek takım" muhabbetine, neticede dost da düşman da biliyor Kaptan'ın ne olduğunu? Galatasaray'ın sıkıştığı anlarda günah keçisi bulma gibi bir huyu vardır ya, işte, Bülent Korkmaz bu geleneğin son temsilcisiydi. Şimdilik diyelim, zira bu geleneğe koyacak nokta bulmak samanlıkta iğne aramak ile eşdeğer. Kaptan geri çevirmedi Galatasaray'ın teklifini, aksi düşünülemezdi. Şaka gibi bir 15 maçlık dönem yaşadı Galatasaray'da. Galatasaray taraftarından küfür yediği gün birçok şeyin artık eskisi gibi olmayacağını anladık. Ne onun için, ne benim için ne de taraftar için... "Kovulacak" söylentileri dolaşmaya başlayınca, Galatasaraylı'ya yakışanı yaptı, istifasını sundu. Maksat gururuna toz kondurmamak değildi elbette ki, Galatasaray'a ve onu yönetenlere en ufak zarar bile vermeden ayrılmaktı...
Söz bitti artık... Bordeaux maçından birkaç gün evvel, göreve getirildiğinde sorsanız, muhtemelen "Bundan sonra epey mutlu olacağım sanırım" diye yanıtlardım sizi. Az budala değilmişim. 22,5 yıldır taraftarı olduğum takımı hâlâ tanıyamamışım, daha ne konuşuyorum ki!
Veda etmiyorum sana Kaptan! Çünkü biliyorum, seni Galatasaray'ın başında gördüğüm rüya böyle sona ermiyordu.

8 Ağustos 2008 Cuma

Yaprak Dökümü #8

2003/2004 sezonunun ilk yarısı... Yer; Adana 5 Ocak Stadyumu... Galatasaray, Adanaspor deplasmanında galibiyet peşinde. Sezon zaten kötü başlamış, o saatten sonra sezon sonu için pek ümidimiz kalmamış. Haliyle maçın sonucundan çok daha önemli bir durum vardı benim için. Maç öncesi takımlar ısınmak için sahaya çıktığında Cihan Haspolatlı'nın yanına gelen Adanasporlu oyuncu Necati Ateş, Cihan'a "Ocak ayında Florya'dayım" dedikten sonra kameraları görünce çaktırmadan olay mahallinden uzaklaşmıştı. Ben o an duyduklarıma çok sevinmiştim. Nedenini bilmiyorum ama Necati Ateş her zaman Galatasaray formasıyla görmek istediğim bir oyuncuydu o vakitler. Belki de Fenerbahçe'ye karşı oynadığı her maçta rakip fileyi havalandırmaktan hoşlanmasıydı bunun sebebi. Dedim ya, bilmiyorum. Galatasaray formasının ona, onun da Galatasaray'a yakışacağını düşünüyordum. Giderek yaklaşan kulübün 100.yılı için kurulacak olan takıma güç katmasını umuyordum. Neticede o sıcak Adana akşamında Cihan'ın kulağına fısıldananlar kış ayazında resmiyete döküldü. Sevincimin haddini de hesabını da hatırlamıyorum.
Gayet de başarılı bir başlangıç yaptı Galatasaray'da. Ancak zaman ilerledikçe istenmedik olayların başkahramanı oldu. Kendi sonunu hazırladı. İstenmeyen adam ilân edildi. Geçtiğimiz sezon başında önce Ankaraspor'a, ligin devre arasında da İstanbul Büyükşehir Belediyespor'a kiralandı. Uzak diyarlarda da kendisinden beklenen performansı sahaya yansıtamadı ve kendisini tutunamayanlara eşitledi. İnsanları, beni bile, kendisinden soğutmayı başardı. Olaya bu açıdan baktığımızda gerçekten kendisinin üzerine yok. Açık yollar diliyorum kendisine... Sadece o kadar.

Yaprak Dökümü #7

Belki de bundan tam bir sene önce bu zamanlar kendisinin Ankara yolculuğu sırasında yazmalıydım bu yazıyı. Maalesef geleceği göremiyorum. Orhan Ak'ın bir sezon sonra, kiralık sözleşmesini tamamlar tamamlamaz, Galatasaray'a geri döneceğini düşünmüştüm belki de. Cihan Haspolatlı ile birlikte kutsal formayı giymesi en çok tartışılan iki isimden biriydi o. Savunmanın sağı birine, solu birine, takım ise Allah'a emanetti. Yine de haksızlık etmemek, yiğidin hakkını yiğide vermek gerek. Orhan Ak da, tıpkı Cihan Haspolatlı gibi, Galatasaray formasını sırtlarına geçirdikleri anlarda ellerinden gelenin en iyisini vermeye çalıştılar. 14 Mayıs'da yaşanan beklenmeyen şampiyonluğun mimarlarından biri olduğu bugün hatırlanmıyor. Yüreğiyle savaşanlar ordusunun bir piyonuydu. Taraftarın acımasızca eleştirdiği vasıftan yoksunluğu kendisinin suçu değildi elbette, tıpkı bu takımın formasını giymesinde olmadığı gibi. O kendisine verilen görevi sahip olduğu zaman diliminde layıkıyla yerine getirmeye çalıştı. Ama başarılı oldu, ama olamadı. Yine de şampiyon takımın şampiyon oyuncusu oldu.
Geçtiğimiz sezonu Ankaraspor'da kiralık olarak geçirdi. Sezonun son haftalarında Fenerbahçe'den puan aldıkları maçın ardından "Bu skor Galatasaray'a armağan olsun" diyebilecek kadar da cesurdu. Belki de Ankaraspor'da kendisini yeniden ispatlayıp sarı kırmızılı formayı giymeyi hâyâl ediyordu. Olmadı. Hakan ve Volkan'ın olduğu yerde işi zordu zaten. Artık Antalyasporlu... Kiralık da değil hem... Artık tamamen koptu Galatasaray ile olan bağı. Yolu açık olsun.

29 Haziran 2008 Pazar

Yaprak Dökümü #6

Hep terk edende midir suç? Giden tüm ahları sırtına yük edinmek zorunda mıdır? Terk edilen hep mi masumdur? Karşı tarafı suçlamak için kaldırdığından işaret parmağını yaptığı savunma kurtarır mı onu? Vefanın sözü edilirken karşılığı verilebilmiş midir? Hiçbir şeyin tek taraflı olmadığına inananlardansanız okumaya devam edebilirsiniz.
Çok sevdiğimiz bir futbolcu taraftarı olduğumuz takıma sırtını dönüp en büyük rakibimiz için imza attığında pekçoğumuz ağzımızdan tükürükler saçarcasına lanetler yağdırırız o topçuya. Bize göre her şey para değildir. Her olaya taraftar gözüyle baktığımız ve geçmişte örneğini çok fazla gördüğümüz için haksız da sayılmayız. Ancak biraz da zor olanı yapıp, gerçeklerle yüzleşmeliyiz belki de. Günümüz futbolu bizim yetişemediğimiz, hep babalarımızdan dinlediğimiz futbol değil artık. Bu bir soğuk su ve yüzümüze çarpmanın vakti geldi sanırım.
Futbolda çok fazla paranın dönmediği zamanlardan, futbolun tam anlamıyla bir endüstriye dönmediği günlerden bahsediyorum. Kulüplerin rakiplerinin bünyesinde bulunan yıldız futbolcuların aklını çelecek miktardaki paraları futbol için harcamadığı vakitler... Futbolda amatör ruhun buram buram yaşandığı o zamanlardan çok uzaktayız artık. Haklı olarak herkes olgunlaşan şartlar altında yarışmak zorunda. Bir futbolcunun meslek hayatını ortalama 15 sene olarak hesaba katmak sanırım anlamamıza biraz daha yardımcı olacak. Peki Galatasaray'ın sportif açıdan zirvede olduğu, mali yönden giderek tabana inmeye başladığı günlerin sorumlusu o zamanlar yuvadan uçan kuşlar mı, yoksa buna zemin hazırlayanlar mı? Kazanılan iki Avrupa kupasının paraya çevrilememesinin sorumluları Ümit Davala mıydı, Hakan Şükür müydü, Popescu muydu, yoksa Okan Buruk muydu? Bana kalırsa giderken bile her türlü fedakarlığı yapmış olmaları bile onların amatör ruhlarını kulüp için sakladıklarının bir kanıtıdır. Okan Buruk'u ele alalım mesela. O günlerde kulübün içinde olan Ergun Gürsoy anlatıyor. Diyor ki; "Okan, Inter'e giderken kulüp kendisine 8 aya yakın bir süredir alacaklarını ödeyemiyordu. Üstelik koca Galatasaray oyuncusunun yuvasından kopmaması için herhangi bir teklif dahi götürmüyordu." Tüm bunlara karşın 'ayrılırken para kazandırmamakla' itham edilen oyuncunun Inter'e imza atmaya giderken ardından bıraktığı gözyaşları bile timsah gözyaşları olarak addedildi ki belki de kendisini en çok kıran da buydu. Çünkü Okan ayrılırken tüm alacaklarından ve kulübü FIFA'ya şikayet etme hakkından vazgeçmişti. Suçu büyüktü.
Başta taraftar olmak üzere herkes tarafından eleştirildi, ancak kimse meslek hayatını neredeyse yarılamış bu adamın karnını kimin doyuracağının cevabını vermeye yanaşmadı. Bu gibi durumlarda en çok işinize yarayacak yöntemler olan kaçak dövüşme ve belaltı oynama en çok başvurdukları yöntemler oldu.
Pek çok Türk futbolcusu ile aynı kaderi paylaştı Avrupa'da. Dünyanın en zorlu ligi olarak betimlenen Serie A'da tutunamadı. Ve nihayetinde tilkinin dönüp dolaşacağı yerin hesabını yapanlara yem atmak gibi bir hata yaparak Türkiye'ye döndü. Galatasaray'ın 800 bin dolarlık teklifini kabul etmişti, ancak kulüp istediği ödeme plânını veremeyince kendisine çok daha iyi bir teklif yapan Beşiktaş'ı tercih etti. Adı bir kez daha 'hain'e çıkan Okan Buruk'un imza töreninde öpmesi istenen Beşiktaş bayrağını "Ben Galatasaraylı'yım, öpmem" dediğine dair efsaneler bile dolaştı. Bunların hepsi Okan'ı kaybetmeyi hazmedemeyen Galatasaraylılar'ın uydurmasıydı ki böyle bir hareketi yapan oyuncuya Beşiktaş yönetimi zaten kapıyı gösterirdi ki öyle bir şey olmamıştı. Bu da mantıksal bir kanıttır.
Sonrası malum. Kapı önüne kondu Okan. Florya'ya dayandı. "Onu alıyorsanız Fatih Akyel'i de alın" diye mantıksızca çıkışanlar oldu. Okan, Galatasaray'dan ayrıldıktan sonra bir kez olsun kulübü hakkında konuşmamıştı. Sözü edilen diğer oyuncunun ise sicili bir hayli kirliydi. Kulübü Okan'a kucak açtı. Kanımca yapması gerekeni de yaptı. Pek fazla forma şansı bulamadı ama oynadığı maçlarda attığı kritik gollerle kimilerine göre tatsız mazisini de unutturuvermişti. Bir zamanlar kariyer yapma imkanının son derece kısıtlı olduğu mesleğinin ilkbaharını tamamlarken ayrıldığı Galatasaray'a, yapraklar düşmeye başladığı vakit geri geldi Okan. Geride bıraktığımız sezonun ardından Hakan Şükür'e yapılan teklifin bir benzeri ile kapısı çalındı. Kibarca reddetti. Çünkü mesleğinin sonuna yaklaşmıştı ve kazanacağı kârdı. Önümüzdeki sezon aynı kentin bir başka ekibi olan İstanbul Büyükşehir Belediyespor'da UEFA Kupası'nı ve Süper Kupa'yı beraber kaldırdığı Arif Erdem ile birlikte çalışacak. Biri kenarda, diğeri sahada... Jübile için bekliyoruz.

13 Haziran 2008 Cuma

Yaprak Dökümü #5

Futbolu severiz milletçe. Güne gözlerimizi taraftarı olduğumuz takımla açarız, kahvaltı sırasında harıl harıl spor programı ararız. Gözümüze ilişen ilk transfer bombasını en yakın arkadaşıma telefon açarak yetiştiririz. Ayaklı gazeteyiz bir bakıma. Kahvehane köşelerinde bir kısım memleketi kurtarırken bir kısmın yaptığı da bundan farklı değildir. Sadece kurtarılanlar farklıdır, bunun dışında konseptte bir değişiklik yoktur. Zira tuttuğumuz takım memleketimiz gibidir. Bu açıdan baktığımızdaki dünyadaki birçok ülkeden ayrılırız. Namus meselesi yapmışızdır futbolu. Ülkemizde tuttuğumuz takım kafamızı bozar bazen. Bu buhrandan kurtulmanın yolunu madden ve manen son derece güçlü bir yabancı takımı tutmakta buluruz. Varlığımızdan haberi bile olmayan kulüplerin sapına kadar destekçisi oluveririz düşünmeksizin. Türkiye'de göremediğimiz yıldız futbolcuları o takımlarda görebilme imkanımız vardır. "Oğlum bizim takım Ronaldinho'yu satıyormuş" ya da "Veririz parasını alırız Ronaldo'yu" demenin hazzını yaşamak isteriz. Mental mastürbasyon da desek yanlış olmaz sanırım. Yine de her futbolseverin aklında geçer hep... "Ulan şu adamı bizim takım bir alıverse..."ler girdabında başımızın dönmesini de severiz biz. Birçok ismi taraftarı olduğumuz futbol takımının o anlı şanlı forması altında izlemek isteriz. Akla ilk gelebilecek isimler belli zaten. Tek tek saydırmaya gerek yok. Kendimi bildim bileli savunma oyuncularına karşı bir zaafım var. Çok severim kendilerini. Futbolu güzel yapanın onlar olduğunu düşünürüm hep. Büyük Kaptan Bülent Korkmaz'ı görsem önünde secdeye kapanacak olmamın, Popescu'yu görsem topu kalecinin altından sol köşeye çakan sağ ayağına kapanacak olmamın, Maldini gibi idolün takdir sınırlarımı delmiş olmasının bu tezime en önemli örnekler olacağını söyleyebilirim. Yine de hiçbir zaman gönlümü, ruhumu, tüm benliğimi vermiş olduğum sarı-kırmızı renkler içinde görmek istediğim savunma futbolcuları arasında hep bir kişiyi liste başı tuttum. 16 yaşında iken ilk Dünya Kupası deneyimini tatmış, ülkesi futbolunun bayrak adamı olmuş bu isim Kamerun Milli Takımı'nın kaptanı Rigobert Song'dan başkası değildi.

Fatih Terim'in takımın başına ikinci kez geldiği 2002/2003 sezonunda belki yeniden tutar diyerekten oluşturulan yeni Rumen hamuru hüsran ile neticelenmişti. Petre ve Tamas gibi iki bakkal lisanslı futbolcu ile girilen 100.Yıl arifesi, ligde elde edilen 6'ncılık ve Türkiye Kupası'nda Çaykur Rizespor'dan yenen 5 gol kaçırılan Avrupa Kupaları'na eklenince gerim gerim gerilen iplerin kopma vakti gelmişti. Bir Villareal hüsranının ardından önce hoca ile sezon sonunda ise birçok futbolcu ile yollar kesin olarak ayrılmıştı. Önündeki sezon 100.yılını kutlayacak olan bir kulüp için pek de hoş olmayan durumlardı bunlar. Ancak olması da gerekiyordu. Öncelikle takımın en büyük zaafı olan savunma hattının güçlendirilmesi gerekiyordu. Nasıl olacaktı bu iş? Kulübün içinde bulunduğu mali durum ortadaydı. Buna karşılık 2002'den beri beklenilen şampiyonluğun kulübün yüzüncü kuruluş yılında alınması bekleniyordu. Eh, hâl böyle olunca cepteki akrebi bir süreliğine görmezden gelmek lazımdı. Fenerbahçe formasını yere attığı için takımdan kovulan Hırvat stoper Stjepan Tomas, kaptan Bülent'in yanına getirilmişti. Sıra kariyeri biraz daha parlak bir ismi takıma kazandırmaktaydı.

Kendime söz geçiremediğim için taraftarı olduğum Türkiye dışı iki kulüp vardır. Bunlardan birincisi Barcelona, diğeri de Liverpool'dur. Doğal olarak bu iki takımın maçlarını zevkle, heyecanla ve ilgiyle takip ederim. Benim Kamerun aslanı Rigobert Song ile tanışmam da 1998 senesine tekabül eder. O yıl Liverpool savunmasını 22 yaşındaki bu genç adamla güçlendirir. Kulüpte bulunduğu 2 sene içerisinde 24 maç çıkarmış olmasına karşın bunun kötü bir istatistik olduğunu söylemek yanlış olur. Geldiği takım Liverpool, kendisi Afrikalı, yaşı henüz 22... Hem ben o yaşta bu adamı hayranlıkla izlediysem vardır bir bildiğim. 2000 yılı ile birlikte sırasıyla West Ham United, FC Cologne ve RC Lens kulüplerine düştü yolu. Liverpool'dan hayran olduğum bu adamı o kulüplerde de takip ettim. Her geçen maçla birlikte daha da pişiyordu. Hele Lens macerasını gördükten sonra demiştim "Bak işte, sarı-kırmızı da ne güzel durdu üzerinde" diye. Transfer dedikodularından gına geldiği anda bir akşam üstü geldi haberi. Galatasaray ile sözleşme imzalamıştı. Şaşkınlık diz boyu. Hani bir totem de bağlamamıştım kendisi için. Olmuştu ama. Hele o aslan yelesi saçlarıyla imza törenine çıktığında aptal bir gülümseme yayılmıştı suratıma. Sonrası malum. Geride bırakılan koca bir 4 sene. Aslında o kadar da "koca" değil. Göz açıp kapayana kadar geçti doğrusu. Song'un kariyerine zirve yaptırdığı yer oldu Galatasaray. Çok sevildi burada. Taraftarın taptığı, yıllar sonra dahi unutulmayacak olanlar anıtına adını büyük harflerle yazdırdı. Uğruna Ali Sami Yen kapalısında açılan "StrONGest" pankartı bunun en büyük kanıtıdır. Her futbolcuya yapmaz bunu kapalı. 4 yılda 108 maçta 6 gol bıraktı rakip kalelere. Şampiyonluk yolundaki en kritik maçta hiçbir zaman yapmayacağı şeyi yaptı, topu düzeltti, vurdu 30 metreden. Gol oldu. Biz sevinçten kime sarılacağımızı bilmezken, akşam televizyonda gördük. Yere yatmış aslan yürüyüşü yapıyordu Song. O bizi, biz de onu kucakladık. 2 şampiyonluk gördü. Mondragon, Iliç, Tomas gibi bizden biriydi o. Gerektiğinde forması ve arması için gözünden düşen birkaç damlayı saklamadı bile. Hagi'nin ardından nasıl ki hâlâ onun yerini dolduracak birini arıyorsa sarı-kırmızıya gönül verenler, Türkiye'de top koşturmuş gelmiş geçmiş en iyi stoper olarak kabul edilen Popescu'nun da yeri bir türlü dolmuyordu. Hagi'nin yeri belki hâlâ boş, evet, ancak Popescu'dan sonra gelen en iyi stoper de yine bizden çıkmıştı. Song'du o. Sahaya çıkarken mantığını hep soyunma odasında bıraktı, yüreğini çıkarıp santra noktasına koydu. Mondragon gibi isminin hep Beşiktaş'la anıldığı anlarda ortaya çıkıp "Ayrılmamı gerektirecek bir durum yok. Beni başka oyuncularla karıştırmayın" diyebilmiş, Ribery'e de ayarı vermeyi bilmiştir. En nihayetinde korktuğum son başımıza gelmiştir. Rigobert Song bu sezon yaşadığı şampiyonluğun ardından takım kaptanlığını da yaşamış bir oyuncu olarak artık Galatasaray'dan kopmuştur. Yine de üzülmek istemiyorum. Hagi, Bülent, Popescu, Taffarel, Metin... Ve daha nicesi... Nasıl ki hâlâ bizimleyse, o da öyle olacak. Aklı daima Galatasaray'da olacak, biz de her zaman onun başarısı için duacı olacağız. Kendisine edecek güzel bir veda cümlesi kuramıyorum. İstesem de yapamam zaten. Bunun yerine Placebo'nun o meşhur parçası "Song to say goodbye" ile yapacağım vedamı...

"My oh my. A song to say goodbye.
A song to say goodbye,
a song to say goodbye,
a song to say,
before our innocence was lost,
you were always one of those,
blessed with lucky seven's,
and the voice that made me cry."

7 Haziran 2008 Cumartesi

Yaprak Dökümü #4

Bir kulübe transfer olan bir futbolcu giderken yanına aldığı valizlere eşyaları yerine büyük beklentileri dolduruyorsa - genellik - çabuk olur dönüşü. Bu dönüşte artık valiz tamamen boştur. Carrusca da bu oyunculardan biriydi. Galatasaray'a transfer olduğu anda başlamıştı aslında söylentiler. Her kafadan başka ses çıkmasına alışığızdır transfer dönemlerinde. Uyduruk spor gazetelerinde köşe yazarlığı yapmakta olan ve futbolu en iyi kendilerinin bildiği sanan isimler durmaksızın yazarlar. İşleri odur çünkü. Türkiye'ye çok sıklıkta yıldız oyuncu gelmez. Ben Türk spor yazarlarının öyle oturup da Avrupa liglerinden maçları takip ettiklerini sanmıyorum. Elbette ki çok bilgili isimler de yok değil. Ancak genelleme yapıyorum zaten. Dolayısıyla hayatlarında bir kez dahi izlemedikleri bir oyuncu bir Türk takımına transfer olduğunda o adam hakkında bile ahkam keserler. Ezkaza tutarsa felâket senaryoları "Ben demiştim" gazeteciliğine de başlarlar. Ben hiçbir zaman yeteneğinden şüphe duymadım Carrusca'nın. Yetenekli de zaten. Ancak fizik gücünden son derece yoksun bir futbolcuydu. Kaldı ki Carrusca, Güney Amerikalı bir futbolcu. Arjantin gibi bir ülkeden çekip Avrupa'yı Orta Doğu ile birleştiren bir ülkeye gelmek kolay değil. Şimdi demesin kimse bana "Eee Fenerbahçe'de Güney Amerikalı oyuncu gırla" diye. Bunu inkar etmiyor kimse. Bir Güney Amerika karması gibi mücadele ettikleri için hiçbir oyuncu zorluk çekmiyor. Ancak bizim takımda Carrusca'nın dilinden anlayacak bir adam yoktu. Lincoln deseniz o hepsinden sorunlu.
Kısacası birçok Galatasaraylı'nın duaları sonunda kabul oldu. Carrusca artık Galatasaray'da değil. En azından yabancı kontenjanımızın boşa harcanmayacak olmasına sevineyim ben de.

3 Haziran 2008 Salı

Yaprak Dökümü #3

Galatasaray'da gelecek olan isimler işin inadına bekleyiş devam ederken takım ile yolları ayrılan isimlerin sayısı da her geçen gün artıyor. Bu kervana katılan son isim de Cezayir'li futbolcu Ismael Bouzid oldu. Sezon başında Karl Heinz Feldkamp'ın peşine taktığı birkaç isimden biriydi. Çok fazla forma şansı bulamadı. Bulduğu şansları da iyi değerlendiremedi. Ancak şampiyonluk kupası kaldırılırken 40 yıllık Galatasaraylı gibiydi. Apar topar valizlerini toplayıp terk ederken İstanbul'u, geride bıraktığımız sezonu ve Galatasaray'ı unutamayacağını da belitti.

27 Mayıs 2008 Salı

Yaprak Dökümü #2

Dün gibi hatırlarım... İlkokul yıllarında evin içinde koştururdum deli danalar gibi. Lig maçlarını izleyebilmemize olanak tanıyan teknolojiden uzak olduğumuz için imdadımıza radyo yetişiyordu. Salonda haber bültenlerini takip eden anne ve babadan uzakta, evin ücra bir köşesinde radyonun başında sahada olan biteni kafamda canlandırmaya çalışıyordum. Top bir o kaleye, bir diğerine gidiyordu. Atak yaptığımız tarafın sağ taraf mı yoksa sol taraf mı olduğunu bile bilmiyordum ama küçük yüreğimi gönderiyordum Ali Sami Yen'e ya da deplasmanlara. Yenilen gollerin ve alınan mağlubiyetlerin ardından boynum bükük girdiğimde salona annem ve babam olan biteni anlamış bir şekilde seslerini çıkartmazlardı. Yalnız babam konuşurdu biraz. "Dünyanın sonu değil. Biten her maçın bir de yenisi vardır. Tuttuğun takım Galatasaray'sa ne diye düşünüyorsun ki sonrasını?" Hep haklı çıkardı babam. Söyledikleri buram buram felsefe kokmazdı belki ama küçük bana daima umut aşılardı. Dediğim gibi haklı da çıktı her zaman. Bir sonraki hafta kardeşimle geçtiğimizde yine radyo başına bunun kanıtı basbayağı ortadaydı. Yıllar sonra yeşil sahalarda fırtına gibi esecek rüya takımın tohumlarının hafiften filizlenmeye başladığı günlerdi o vakitler. Bir sonraki hafta Hakan Şükür attığında golü salona kadar kardeşimle itişe kakışa yarıştığımız günler de çok uzak görünse de değil aslında. Babaya ilk ben söylemeliydim Galatasaray'ın golü bulduğunu, golü de Hakan Şükür'ün attığını. 10 metre düz koşumuzun galibi ne kardeşim ne de ben olurdum. Hakan Şükür olurdu, dolayısıyla Galatasaray tabii. Her hafta atardı Hakan. Durmazdı. Durdurulamazdı. Aradan yıllar geçerken o atmaya devam etti. Meyve veren ağaç oldu kimi zaman. Yılmadı... Leeds'de attı, Bologna'da attı, Belçika'da attı, Bursa'da Oliver Kahn'ı kaleye sokup, yine aynı Bursa'da zamanın ve muhtemelen günümüzün de en uzun boylu kalecisi Edwin Van der Saar'ı kafası ile yıktı. Kopenhag'da da boş durmadı. Avrupa Kupaları'nda en fazla gol atan Türk futbolcusu oldu. Çıtayı öyle bir noktaya koydu ki peşinden geleceklerin sırt sırta binmesi gerekecekti. Bir o kadar golü milli takım forması altında da attı. Uzun lafın kısası bir golcünün yapması gerekenleri fazlasıyla yaptı. Ancak her daim eleştirildi. Bir başka ülkede olsa ülkenin en yüksek noktasına heykeli dikilecekken, kendi ülkesinde vurun abalıya edebiyatına maruz kaldı. Gözlerini kapadı, kulaklarını tıkadı, vazifesini yaptı. Futbolu bırakması için zorlandığı anlarda bile attığı 11 gol ile takımının şampiyonluğundaki en büyük pay sahiplerinden biri oldu. Başardı. Yaptı. Attı. Kaçırdı. Yine kaçırdı. Ama attıkları ile telafi etti. Kupalar kaldırdı.

İlkokul yıllarım geride kalalı uzun bir süre oluyor. Neredeyse üniversite bitecek. O hâlâ oynuyor, hâlâ atıyor. Allah var, şampiyonluğu aldığımız son Gençlerbirliği Oftaş maçında stadyuma giderken aklımda maç sonunda kaldırılacak kupadan başka bir şey yoktu. Sonra maç başladı. Kral golü attı. Acı gerçek kafama dank etti. Pek düşünemedim şampiyonluğu. Aklımı başka bir düşünce meşgul ediyordu artık. İçimi burkan, herkesin gülüp zıpladığı ortamda kendimi yabancı bir memlekette hissetmeme neden olan bir düşünce... Ya bu Kral'ın son maçıysa...", "Ya az önceki Ali Sami Yen'de attığı son golse...", "Ya maç bitiminde elinde yükselecek metal parçası onun parçalı forma altındaki son zafer kanıtı olursa..." Maçtan koptuğum an o andı. Anons edildi Numaralı'dan; "Galatasaray'ımızın golü... 9 numara... Kraaaaaaal..."

- Hakaaaaaaaaaaan!

Hep dem vurdum. Kulübümü, Galatasaray'ı hep sahip olduğu değerler ile yüce bildim. İslam Çupi'nin Fenerbahçe tanımını Metin Oktay'ın Galatasaraylılık tanımıyla kıyasladım. Vefa kimileri için bir semt iken, bizim için değildi. Sonra teker teker koptu yapraklar. Önce Galatasaray'a 27 yılını veren Büyük Kaptan'a istediği 1 sene çok görüldü. "Ya jübileni yap ya da..." denildi. Boynu bükük gitti kaptan. Şimdi bir diğer kaptan. Yönetim futbolcusuna sahip çıkamadı yine. "Galatasaray Hakan'ın yuvasıdır, o nasıl isterse öyle olacak" diyerek Kral'a sahip çıkılması gerekirken medyanın ve rakip takım taraftarlarının seslerine kulak verdi yönetim. Ve gün itibariyle gitti... Hâlâ bir kolun uzanıp beni çimdiklemesini ve bu kabustan uyandırmasını bekliyorum o kolun gelmeyeceğini bilerek.

Babalarımız bize Metin Oktay'ı anlattı hep. Onun Galatasaray sevgisini, futbolculuğunu, efendiliğini... Bayrağı benim neslim devralıyor artık. Yapılan tüm karalama kampanyalarına karşın Kral'ı savunmak, onu gelecek nesillere anlatmak bize düşüyor. Yıllar sonra çocuğumuz kucağımızda bir maçı izlerken kanattan yapılacak ortaya kafasını sokmaya üşenen santrforu görünce diyeceğiz hemen "Bak oğlum, sana hep bahsederim ya Hakan Şükür diye... İşte o olsaydı sokmuştu şimdi kafayı" diye... Sonra da uzatacağız elimizi rafa alacağız DVD'yi izleteceğiz golleri. Biz göremedik Metin Oktay'ı ama o görecek Hakan Şükür'ü...

Birilerinin bir taraflarına kına yakacağı bir gün bugün. Büyük ihtimalle memlekette sokaklara dökülerek de kutlanacaktır. Ancak biz, yani Galatasaraylılar, hiçbir şartta Kral'dan ayrı düşmeyeceğiz. Elbette kendisi de Galatasaray'dan... Bebek dünyaya geldiğinde onu annesi ile birbirine bağlayan göbek bağı kesilse de anne hiçbir zaman dışlamaz ya yavrusunu ve hatta daha sıkı sarılır ya ona, işte Hakan'ın bundan sonra yaşayacakları da bundan farklı olmayacak.

"Çünkü ayrılık da sevdaya dahil, çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili..."

18 Mayıs 2008 Pazar

Yaprak Dökümü #1

Ligin ilk yarısı bittiğinde çok söz edildi kendisinden. Roma oynuyordu. AC Milan, Internazionale ve Arsenal gibi takımların kendisini renklerine bağlamak için yarıştığı belirtiliyordu. Ancak yolu Florya'ya düşüyordu. O gün düşünmüştüm "Ulan ne üzülmüştür şimdi Milano ekipleri ve Arsenal" diye. Şaka tabii. Kendisi Galatasaray'ı bir merdiven olarak gördüğünü ve gözünün daha yukarılarda olacağını söylüyordu İstanbul'a gelir gelmez. Afrika Uluslar Kupası'nda izledik kendisini. Aslında izleyemedik. Televizyonun karşısına izleyebilme umuduyla geçtik ki kendisi hep kulübeden destek veriyordu yeşik zemin üzerindeki arkadaşlarına. "Neyse..." dedik, "...gelince görürüz biz de". Geldi en sonunda. Ali Sami Yen'deki bir maçta oynadı. Hangisi hatırlamıyorum. O güne dair hatırlayabildiğim tek şey kendisine çok fena kızmış olduğumdu. Bir futbol mesafe tanıkmasızın ayağına gelen her topu kaleye göndermek zorunda mıydı? Neden yapardı ki böyle bir şeyi? O gün dedim "Aslanım senin yerin burası değil" diye. Galatasaray'ın basamakları biraz fazla yüksek gelmiş olmalıydı Barusso'ya. Tutunamadı ve kiralık geldiği Galatasaray'a şampiyonluk maçının ardından veda etti. Yine de son maçta takım arkadaşlarıyla ve kupayla o kadar haşır neşirdi ki dışarıdan gören biri 40 yıllık Galatasaraylı sanırdı kendisini. Bu da Galatasaray'ın bünyesine aldığı her kişide görünen bir olay zaten. Artık eski futbolcumuz olan Barusso'ya AC Milan, Inter, Arsenal ve diğerleri yolunda başarılar...

20 Haziran 2007 Çarşamba

Yaprak Dökümü 6 - Junichi Inamoto

Bu adam hakkında ne denebilir ki? Kendisi Türkiye'de oynayan ilk Japon futbolcu olarak tarihe geçti. Geçtiğimiz sezonun başında transferin son günlerinde "akşam pazarından" alındı. Çok eleştirildi ancak yine de elinden gelenin en iyisini yapıyordu. Kimileri onu suçlasa da ben asla kendisini hedef tahtası olarak göstermedim. O değil, onu getirenler utanmalıydı. Bu forma için elinden geleni yaptığın için teşekkürler "Tsubasa". Yeni takımında başarılar.

19 Haziran 2007 Salı

Yaprak Dökümü 5 - Tolga Seyhan

Diğer gidenlerin aksine Tolga için pek duygusal şeyler yazamayacağım. İsterdim tabii ama yaşananlar kurtarmıyor be anam. Tolga'yı hepimiz Trabzonspor'da ve Milli Takım'dan tanıyorduk. Sonra Lucescu'nun istemesi üzerine Ukrayna'ya gitmişti. Sezon başında savunmayı güçlendirmek amacıyla Shakhtar'dan kiralandı Tolga. Koca bir sezon boyunca oynadığı maç sayısı bir elin parmaklarını geçmedi. Zaten yakaladığı fırsatları da iyi değerlendiremedi. Aslına bakılırsa suçu da ona bulamayız. İstikrarsız olan her futbolcunun sonu budur. Yine de keşke böyle olmasaydı be Tolga. Her şey için teşekkür ederiz sana da. Yolun açık olsun.

18 Haziran 2007 Pazartesi

Yaprak Dökümü 4 - Sasa Iliç


2005 yılının yaz aylarındayız. Galatasaray 100.yılını üçüncü sırada bitirince ne tadım kalmış ne de tuzum. Günlerimi her sabah aldığımız gazetelerdeki transfer haberlerini takip ederek geçiriyorum. Hiçbirine inanmıyorum ama ders çalışmak dışında yapacak başka bir işim olmadığı için heyecanlanacak yer arıyorum. Haberlere bakılırsa gidişat süper. Luis Figo ve Robert Pires bitirilmiş, birkaç yıldız daha da sıradaymış. Hiçbiri gerçekleşmedi tabii.
Ligin başlamasına kısa bir süre kala Galatasaray tarihinin en basiretsiz yönetimi elle tutulur ender transferlerinden birini sessizce gerçekleştirmişti. Ancak Partizan'da efsane olmuş bu adamın ismini biz ilk defa duyuyorduk ve kendisi bizim için tam bir kapalı kutuydu. İsmi Sasa İliç olan bu hücuma yönelik orta saha oyuncusu hazırlık maçlarında nasıl bir topçu olduğunu belli etmişti aslında. Neyse ki resmi maçlar da başlamıştı. Ligin ilk haftası Konyaspor'u konuk ettiğimiz maçta Iliç takımın iki golüne de imzasını atmış ve maçı da kazandırmıştı. Taraftarla ilk buluşması böyle olmuştu işte.
Tarihimizin belki de en zorlu sezonu ilerledikçe Sasa attığı kritik gollerle takımı sırtlıyor ve taraftarın "Paşa"sı oluyordu. Ali Sami Yen tribünlerinde attığı her golden sonra stadta "Sasa Iliç Oleeey" sesleri yükseliyordu. Taraftar gerçekten sevmişti kendisini, kendisi de Galatasaray'ı. Her ne kadar sessiz bir tip de olsa belli ediyordu işte.
2006/2007 sezonuna başlandığında ise kendisi şampiyon takımın oyuncusu olmuştu. Ligde işler istendiği gibi gitmiyordu. Gerets ile arasının da pek iyi olduğu söylenemezdi. Hoca ona asla 90 dakika sabredemiyordu. Yine böyle maçlardan birinde Galatasaray, Gençlerbirliği ile karşılıyordu. Karşılaşmanın üçte ikilik bölümü tamamlandığında skorda denge vardı ve saha kenarından oyuncu değişikliği için direktif verilmişti. Dördüncü hakem tabelayı kaldırdığında 22 numaranın oyundan çıkacağı işaret ediliyordu. Bu isim Iliç'ti. O ana kadar aslında çok iyi bir oyun çıkarmasına rağmen bu karara isyan etmemeyi seçti ve koşar adımlarla saha kenarına gelirken kendisinin yerine oyuna girecek Hakan Şükür'e de başarılar diledi. Netekim Kral oyuna girdiğinin 20. saniyesinde golünü attı. Buna en çok sevinen isim de saha kenarına alınan Iliç oldu. O an yaşadığı çocukça sevinç Galatasaray taraftarlarınca hiç unutulmayacaktı.
Tüm bunların yanında takım içinde de işler pek yolunda sayılmazdı. Yönetim futbolcuların borçlarını ödemekte zorluk çekiyordu. Birçok yerli oyuncu dahi bu konuda zorluk çıkarırken "Paşa" sesini bile çıkarmadı.
Ve gitti. Gerets, Mondi, Ergün derken o da ayrılanlar furyasına katıldı. Üstelik tüm alacaklarına rağmen takıma para kazandırarak ayrıldı. Kırk yılda bir eli iş tutan yönetimin kurbanlarından biri olarak ayrıldı. Ancak her şeye rağmen Galatasaraylı Iliç olarak ayrıldı. Galatasaraylılar'ın kalbinden ise hiçbir zaman ayrılmayacak.
Güle güle Paşam. Yolun açık olsun.

15 Haziran 2007 Cuma

Yaprak Dökümü 3 - Ergün Penbe

Kendimi bildim bileli Galatasaray forması altında Ergün. Sanki sarı kırmızıdan başka forma giymemiş gibi. Zonguldak'da başlayan futbol kariyeri Ankara'ya uzanır. Gençlerbirliği'nde gösterdiği üstün performans gözlerden kaçmaz ve Galatasaray kapılarını açar bu genç sol kanata. Galatasaray macerası ilk başlarda istediği gibi gitmez. Hatta satış listesine bile koyulur. Tam bu anda Fatih Terim takımın başına getirilir. Ergün Penbe için dönüm noktası da bu olur belki. Sonrası malum; üst üste 4 senelik bir şampiyonluk serisi ve UEFA Kupası ile Süper Kupa'yla sonuçlanacak olan uzun yolculuğun baş kahramanlarından, efsane kadronun efsanelerinden biri oluverir. Fatih Terim'in değişmez ismi olur Ergün, nam-ı diğer "Kemik". Kimimiz de "Buz Adam" diye çağırır onu maçlardaki soğuk kanlılığı sebebiyle. Öyle ki kendi kale çizgisi önünde çalım atmayı deneyecek ve bunda da yüzde 99 başarılı olacak başka bir futbolcu yoktur herhalde. Ergün Penbe futbolculuksa futbolcu, adamlıksa adamdır. Galatasaray'a ve Galatasaray etiğine sonuna dek layık olmuş bir insandır. Yıllar sonra Galatasaray taraftarı bir "unutulmayanlar" listesi çıkaracak olursa hiç kuşkusuz bu listenin içinde yer alacaktır.
Fakat şimdi o da yok. Yöneticiler kendisine jübile teklifi ile gidince, kendisi en az bir sene daha oynamak istediği cevabını verir. Bu sebeple yollar ayrılır. Muhtemelen önümüzdeki yıl Büyük Kaptan Bülent Korkmaz'ın ekibi Bursaspor formasını terletecek. "Üç Numara"nın hatrına dikkatle takip edeceğimiz Bursa ekibini artık biraz daha dikkatli takip edeceğiz.
Sana da başarılar Buz Adam. Bu kulübe kattığın her şey için teşekkürler. Yolun açık olsun.

14 Haziran 2007 Perşembe

Yaprak Dökümü 2 - Faryd Ali Mondragon

AYLAR SONRA GELEN OKUMADAN ÖNCE EDİTİ: Efendim bu yazı Galatasaray Dergisi'nin Ağustos 2007 sayısında yayınlanmıştır. Yalnız editörler yazının yarısını kesmiş. "Lan madem yayınlayacaktınız tam yayınlasaydınız" diye artistlik yaparak çekeyim, gideyim.

İnanmak zor. Altı sene olmuş. Dolu dolu, sarı kırmızıya adanmış altı sene. Bu altı sene dahi O’nun Galatasaray’da bir efsane olmasına yetti. İstatistikleri bir bir önümüze yığsak ve başlasak tarih sayfalarını gerisin geri çevirmeye, kalbimizdeki ilk on birin üç kaleci adayından biri olurdu herhalde.
Babalarımızın küçüklük kahramanı Turgay Şeren’di. Galatasaray tarihine adını altın harflerle işlemeyi başarmış bir kahramandı o. Berlin’deki ortaya koyduğu muhteşem performansı gazetelerden okuduk, televizyonlardan izledik. Sonra aldığı “Berlin Panteri” unvanını da.
Yıllar sonra ülkede esen Yugoslav sporcu furyasına binaen getirilen kaleci Simoviç devraldı sarı kırmızı fileleri. Onu da izleyemedi benim jenerasyonum. Kendimi şanssız mı saymalıydım? Onu da babamdan dinledim hep. 9 Kasım 1988’de, doğum günümde, Galatasaray Neuchatel Xamax’ı 5-0 ile uğurlarken kalede o vardı, dinledim. Türk futbolunun, aslında yalnızca Galatasaray’ın, Avrupa’da tavan yaptığı aynı yıl takımımız rakiplerini bir bir eleyip Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı finale çıktığında da kaledeki isim Zoran Simoviç’di, ben yine dinledim. Yıllar sonra, o tarihte, henüz 2 yaşımda oluşuma ve dolayısıyla sarı kırmızıyı sadece başıma takılan bandananın renklerinden ibaret sanışıma, bununla da kalmayıp Galatasaray’ın tarihindeki en başarılı Avrupa macerasına tanıklık edemeyişime isyan sebebimdi o yıllar. Süratle akıp giden zaman sarı ile kırmızının başımdaki bandanadan ayrılıp yüreğime işlemesine yardım etti. Her sevincin unutulmasına, her gelenin gidişine sebep olan zaman kavramı hakkında tek olumlu düşüncem budur.
Sonra kendime biraz haksızlık ettiğim kanaatine vardım. Hatta şimdi tekrar düşündüm de oldukça haksızlık etmişim kendime. İki büyük efsaneyi görememiştim ama bu daha fazla efsane göremeyeceğim anlamına da gelmiyordu. Derken bekleyişim fazla sürmedi. 1996’da 10 yaşımdayken kurdu Galatasaray tarihinin en iyi on birini. Hakan golleri atıyor, profesör Hagi frikikleri ve asistleri ile takımı sırtlıyor, büyük kaptanın sırtladığı defans rakip forvetlere korku salıyordu. Tüm bunların yanında da kale bir Brezilyalı’ya teslim edilmişti. Taffarel adındaki bu adamın adını açıkçası hiç duymamıştım. Sonradan öğrendim ki Brezilya gibi bir takımın kalecisiymiş. İyi olmalıydı. Öyleydi de. Galatasaray ardı ardına şampiyonluklara koşuyor ve alınacak kupaların hiçbirini rakiplerine bırakmıyordu. Tabii bir türlü sevemediğim zaman onu da aldı götürdü. Onu çok sevmiştik. Hem de öyle böyle değildi. Türk futbolunun zirve noktası olan 17 Mayıs 2000’de Kopenhag’da insanüstü bir kurtarış yaptı ve takıma kupayı kazandırdı. Ama bu değildi onu çok sevmemizin nedeni. Gittikten sonra anladık biraz da. Sevgimizin nedeni onun içten söylediği “Çok güzealll”larıydı, bizden biri olduğunu her fırsatta bize hissettirmesiydi. Gittiğinde üzüldük. Ve düşündük, sorduk kendimize “Acaba onun gibi bir tane daha gelir mi?” diye.
Ve geldi. Hem de bekletmeden geldi. Taffarel’i yolcu eder etmez geldi. Galatasaray’ın kaleciden yana çok şanslı olduğunu bir kez daha göstererek geldi. İlk başlarda oldukça soğuk göründü gözüme. Nedenini kendim de bilmiyordum. Belki de Taffarel’in yerine koyamıyordum kendisini. İlk haftalardan itibaren hatasız oynuyordu bu Kolombiyalı dev, ancak ben daima bir arayış içerisindeydim. Durmaksızın bir hatasını kolluyordum ki eleştirebileyim. Mondragon vermedi bu şansı bana. Fakat 2001/2002 sezonundaki ilk yenilgimizi Bursaspor’dan 5-0 ile alınca açtım ağzımı, yumdum gözümü. Evde soğuk rüzgarlar estirdim. Tabii bu rüzgarlar bana fırtına olarak geri dönmüştü. Cevabımı babamdan aldım. Sonra uslandım, haklıydı çünkü. 14 sene şampiyonluk görememişlerdi ve ben Galatasaray’ın en şanslı dönemine tanıklık etmiştim. O gün benim için bir dönüm noktası oldu. Bazen düşünürüm de iyi ki de yenilmişiz o gün – şampiyonluğu kaybetseydik diyemezdim, o ayrı. O maç sona erdiğinde daha sıkı sarıldım takımıma ve sahada başarı için sarı kırmızı armadayı temsil eden on bir oyuncaya daha içten bir güven besledim, başta da Mondragon’a. Kendisiyle bir barış antlaşması imzaladım o gece. Tek taraflıydı ama olsundu. Onun hiçbir zaman haberi olmayacaktı bundan. Galatasaray o sene şampiyon oldu. Kimse de değemedi keyfimize. Yüzbaşı olmuştuk ve Kocaeli’de üç yıldızlı formayı sırtına geçiren ilk isim de kalecimiz oldu. Onun bu halini görünce daha da bir mutlu oldum. Baksanıza, mesaj bile göndermeye başlamıştı. Ertesi hafta ASY’de şampiyonluk kutlamalarını izledim televizyondan, mabettekileri kıskandım. Mondragon’u gördüm, saçları iki renkti; sarı ile kırmızı.

Geçen yıllar, maçlar ve sezonlarla Mondragon her Galatasaraylı’nın kalbinde ayrı bir yer edindi. Bunu sezmemek mümkün değildi. Biz Türkler çok sevdiğimiz insanlara sevgimizi göstermek için lakaplar takarız ya da isimlerini kısaltırız. Mondragon’a da aynısını yaptık işte. “Mondi” dedik ona. Ali Sami Yen’i inleten “I Love You Mondi” seslerine alkışlarla karşılık verdi, sonra da elini armasına götürdü. Gollerden sonra en çok o sevindi. Bir kaleci olmasına karşın sahanın öteki ucuna koşup takım arkadaşlarıyla birlikte zıpladı, sevindi. Tribünlere oynamıyordu, içtendi. Bunu bize hissettiriyordu. Öyle ki Galatasaray taraftarı kazanılan bir penaltı sonrası yine başlamıştı aynı tezahürata “I Love You Mondi”. Kadıköy’deki talihsiz maçta kalesinde altı tane gol gördü ancak kimse onu suçlamadı. Mondragon hatalı olamazdı. Onun asaleti bize yeterdi. Zaten o maçı da yine kendisi unutturdu 11 Mayıs 2005’de Olimpiyat Stadı’nda. Galatasaray Fenerbahçe’ye yarım deste gol atıyor maç sonunda inanılmaz kurtarışlar yapan Mondragon’u geçemeyen rakip futbolcular çimleri yoluyordu.
Aynı yakayı paylaştığımız bir başka rakibimiz Kolombiya ulusal takımının as kalecisini transfer edip, Mondragon’a gönderme yaptı. Bizim için önemli değildi aslında. Mondragon cevap vermedi, laf üretmek yerine icraat yapmayı tercih etti. Kadıköy’deki bir maçta ısınmak için sahaya çıktığında üzerine atılmadık yabancı madde kalmadı. Kalesinde ısınırken sırtında defalarca su şişesi patladı, maç sırasında bu şişeler yerini ses bombasına bıraktı. Fakat o tüm bunlar olmamış gibi davrandı, aslanlar gibi mücadelesine devam etti ve dimdik durdukça da rakip taraftarı daha da çıldırttı. Gurur duyduk bir kez daha kendisiyle. Maç sonrasında ise tüm zorluklara rağmen taraftarının çağrısına cevap verdi. O an hiç önemli değildi skorun ne olduğu, taraftarının alnı açık, başı dik durmasını sağlayan bir oyuncu vardı sahada. O da yetti bize.
“Mondragon hak ettiği başarıyı yakalamadı” diye serzenişte bulunurken “Mayıslarımız” geri geldi. 14 Mayıs’ta Ali Sami Yen’de tarihimizin en değerli şampiyonluğunu elde ederken sahanın ortasında ağlıyordu Mondi. Biz tribünde sevinçten hıçkırırken o da sahanın ortasında hüngür hüngür ağlıyordu. Bizden biriydi çünkü. Öyle de kalacak hiç kuşkusuz.
İşte tam bu noktada bir kez daha isyan ediyorum akıp giden zamana. Başta da dediğim gibi Mondi sarı kırmızı forma altında dolu dolu bir altı yıl geçirdikten sonra geçtiğimiz günlerde Galatasaray’dan ayrıldı. Ona kanımın ısındığı günden beri kabuslarım olan gün gelivermişti işte. Her şeyi gazetelerden, televizyondan takip ettim. Yazılan çizilene göre Mondragon takımdan ayrılacaktı. İnanmak istemedim. Ayrılmazdı o. Çıkıp televizyona “Gitmiyorum bir yere” diyecekti. Beklediğim açıklama geldi. Mondi basın toplantısı düzenleyecekti. Emindim, gitmeyecekti. Sonra dondum kaldım. O dev adam kameralar karşısında gözleri dolu bir şekilde duruyordu işte. Kötü olasılığı aklıma dahi getirmek istemedim. Ancak açıklama beklediğim gibi olmadı. Ayrılıyordu işte. Kameralar önünde rüya gibi günleri için teşekkür ediyordu, en çok da bize, taraftara teşekkür ediyordu. Her şeyin en iyisine layıkmışız. “Sen de öylesin” dedim içimden. Kimse duymadı. Sonra da gitti zaten. Tıpkı gelişi gibi sessizce oldu gidişi de. Her şeye rağmen bir gün yeniden yollarımızın kesişeceğine dair olan inancımı koruyorum ben.
Yaşattığın her şey için teşekkürler. Yolun açık olsun dev adam...

Yaprak Dökümü 1 - Erik Gerets

Biten sezonla birlikte Galatasarayımız'da dalına sıkıca bağlanmış olan birçok isimle yollar ayrılmaya başlandı. Dökülen yapraklarımızdan ilki de teknik direktörümüz Erik Gerets oldu. Hakkında söylenecek çok şey var Belçikalı aslan parçasının. Galatasaray'ın tarihinde görüp görebileceği en anlamlı şampiyonluğun baş mimarıydı kendisi. Gerets hakkında ben pek fazla bir şey söylemek istemiyorum. Şayet aşağıda verdiğim ve Sözlük'ten alıntı olan uzunca yazı onun Galatasaray macerasını özetliyor.

----------------------------------------------------------------------------------

Futbol ne enteresan oyun! Bir sene hayranı olduğun adamdan ertesi sene yaka silker hale gelebiliyorsun. Özhan Canaydın'ın Galatasaray'ı sağ olsun bu duyguya alıştırdı bizi.
Cimbomlular’ın hayalindeki başarıların neredeyse tamamını yaşatmış olan Fatih Terim mesela; ikinci Galatasaray dönemi bir buçuk sene içinde tükendi, kendisine "Bir daha Türkiye'de kulüp takımı çalıştırmam" dedirtecek kadar. Ya da onun yerine gelen Gheorghe Hagi'de tam tersinin olduğu gibi. İlk başlarda hocalığını tutmadığımız “maestro”nun gidişine nasıl da sızlanmıştık.
Tesadüf müydü, kader mi, şartlar mı öyle gerektirdi, yoksa birlikte çalıştıkları yönetimin mi etkisi bilinmez, Erik Gerets'in de sonu benzer oldu. Dalga geçmek için değil, ciddi ciddi "küme düşebilir" deniyordu 2005 Ağustosunda Galatasaray için... Ekonomik sıkıntılarla boğuşan, yıldız potansiyeli bulunan tek adamını (Franck Ribery) elinden kaçıran, transfer sezonu boyunca biri ismi pek duyulmamış bir yabancı (Sasa Iliç), diğeri alt sıra takımlarının müdavimi (Altan Aksoy) iki adam getiren, bir de elinde ya yılgın ya da kariyerinin sonuna yaklaşmış (bazılarında da her ikisi birden olan) Türk oyuncularla (Hakan Şükür, Hasan Şaş, Necati Ateş, Ergun Penbe, Ayhan Akman, Emre Aşık, Cihan Haspolatlı, Orhan Ak) dolu bir takımın başına geçti Erik Gerets...
Ligin ilk haftasında oynadığı Konyaspor maçı hâlâ aklımda. Turkcell Süper Lig'le aramın pek olmadığı bir dönemde tesadüfen bir arkadaşımla oturup izlemeye başladık maçı. Oyuna inanılmaz bir tempoyla başladı Galatasaray, burun kıvrılan Sasa Iliç'in (ki kendisinin de ne kadar kurnaz ve etkili bir futbolcu olduğunun anlaşılmasına birkaç hafta daha vardı) üçüncü dakikadaki golüyle de öne geçildi. Sadece üç dakikada bile tempolu, bol paslı, rakip yarı sahaya oyunu yığarak baskılı hücum eden bir takımı görüp heyecanlanmıştık. Sonra dakikalar ilerledi, yaklaşık 25-30 dakika bu tempoda ilerledi. "Hayalimin futbolu bu lan!" dedim yanımdaki arkadaşıma, kondisyonun yetersiz kalması sonucu bu oyunun değişmesine kadarki zamanda olmalıydı. Velhasıl maç 2-1 bitti (yine bir Iliç golüyle 2-0'ı bulmuştuk).
Zamanlar ilerledi, Galatasaray koca sezonu Fener'in bir önünde bir arkasında devam ettirdi. Ama aylar geçtikçe maddi sorunlar daha fazla ayyuka çıktı, antrenmana çıkmamalar, oyuncuların idmanlardaki neşeli "para para para" protestosu hatırlarda hâlâ... Devre arasında Antalya'da oynanan Efes Cup finalinde Beşiktaş karşısına çıkaracak oyuncu bulamayıp büyük ölçüde gençlerle oynanan maçı penaltılarda yitirişimiz de... Bu endüstriyel futbolun göz alıcı balonundaki bir patlak noktasıydı aslında. Büyüklerle mücadele etmeye çalışan, bir dönem bunu başaran bir Orta Doğu/Balkan takımı, hesabını bilememenin, ayağını yorganına göre uzatamamanın sonucunda dev bir krizin içerisindeydi ama her nasılsa bunlar atlatıldı, medyaya yansıdığı kadarıyla Hakan Şükür, hatta Faryd Ali Mondragon gibi takımın kıdemlilerinin genç oyunculara harçlık verdiği, yabancıları güç bela ikna ettiği bir ortamda futbol oynuyor, lig liderliğine oynuyordu takım.
Erik Gerets işte o takımın çimentosuydu. Sezonun ilk haftalarında muhtemelen "Allahım, nasıl düştüm ben böyle bir mahrumiyet bölgesine!" hissiyatının şaşkınlığıyla çıkıp birkaç defa "Sezon başında verilmiş olan sözler tutulmadı" gibisinden açıklamalar yaptıysa da vakit geçtikçe sızlanmanın bir işe yaramayacağını anladı. Oyuncuları futbola konsantre etmeye çalıştı. Ve başardı! Sorun yumağı, "Dilinden ancak diğer Adanalı anlar" dedikleri Fatih Terim'in bile hakkından gelemediği Hasan Şaş'ı 3 yıllık uykusundan uyandırdı Belçikalı. O kel kafalı deli adam gol attıktan sonra hırsla tribüne değil, sevgiyle kenardaki adama koşuyordu. Bir o değil, Galatasaray'da 2000 yılında bile az görülen bir takım ruhu, oyuncu-teknik direktör sevgisi oluşmuştu, bütün sevinçler yedek kulübesi önünde oluyordu 2005-06 Galatasaray’ında. Bütün dertler, sıkıntılar en azından 90 dakika boyunca sahada unutuluyordu, oynamaktan keyif alan bir takım yaratmıştı Belçikalı.
Eldeki yetersiz sayılabilecek kadro kötü şartların sağladığı olumlu motivasyonla % 100'e yakın performans getiriyordu. Hakan, Hasan, Ümit, Cihan gibi Türkler; Saidou, Song, Tomas gibi yabancılar zaten ellerinden geleni veriyordu ama Galatasaray taraftarı adını o gece öğrendiği bazı çocukları da alkışlamaya başlamıştı. Bir Beşiktaş maçında savunmadaki eksiklikler Yalçın Ayhan'ın formayı kapmasına sebep olmuştu mesela. İkinci yarının açılışındaki Konya deplasmanında 3 puanı Aydın Yılmaz'ın 90'daki golü getirmişti. Gençlere nasıl güvenilir, onu böyle göstermişti Gerets. 22 Nisan 2006 gecesi Şükrü Saraçoğlu Stadı'na savunmanın iki tarafında Ferhat Öztorun ve Uğur Uçar'la çıktı Galatasaray. O gün 4-0 kaybedildi evet, ama eminim Belçikalı’nın o gece bu iki çocuğa verdiği mesaj şampiyonluktan daha önemliydi.
Ve nasıl olduysa şampiyonluğu o gece Kadıköy'de yitirmiş görünen takım mucizevi bir Beşiktaş galibiyetiyle umut tazeledi. Son dakikada Hasan Kabze'nin ayağından gelen, futbol hayatında görmediği şey kalmamış olan Hakan Şükür'ü hüngür hüngür ağlatan maç hani! Ve bir sonraki hafta, 14 mayısta olmaz denen oldu. "Galip sayılır bu yolda mağlup" demeye hazırlandığımız takım, Denizli'nin Fenerbahçe'ye attığı golün haberini aldığında kendi oyununu bırakıp sevinecek kadar duygu yoğunluğuna girdiği bir dönemden şampiyonlukla çıkmıştı.
İşte bu, Gerets'in eseriydi. Yaşlılar, tecrübesizler, mutsuz yabancılar ordusundan en azından her maçta elinden geleni ortaya koyan bir kadro yaratmayı başarmıştı o. "Elinden geleni" vurgusu önemli, zira 31. haftadaki Fenerbahçe maçında olduğu gibi, o takımın elinden gelen her zaman yeterli değildi ama yürekten oynadıklarını biliyordu ya Galatasaraylılar, o da yeterdi. Cesaretle, azimle oynayan takımın cesur hocası olarak kabullendik Gerets'i. Mustafa Denizli, Karl Heinz Feldkamp, Fatih Terim gibi takımıyla bütünleşen, kendi kararlılığını takımına aşılayan savaşçı hocalar zincirinin yeni halkası olarak gördük. Son haftada mucizevi bir şekilde gelen ("yakalanan" değil de "gelen" dememde bir sakınca yoktur sanıyorum) şampiyonluğu da biz sezon boyunca verilen Don Kişotvari bir mücadelenin güzel sürprizi olarak algıladık. Gerets ve oyuncularının verdikleri savaşa karşı hak ettikleri bir ödül gibiydi.
Sizi bilmem ama ben Gerets'i çok sevdim, takımı şampiyon yaptığı için değil sadece, bu yukarıdakiler için. Bu yüzden ikinci sezonunda Rigobert Song ve Sasa Iliç'le inatlaşmasını da, gençlere az fırsat vermesini de, tuhaf ısrarları, tutmayan formülleri yinelemesini başka sebeplere bağladım. Bu adamın yaptığı hataları sineye çektim. Başta bahsettiğim gibi iki senesi arasında fark vardı ama futbol bu. Dahası, ligin son birkaç haftasına gelindiğinde Fenerbahçe ve Beşiktaş üst üste kayıplar yaparken bile isteksizce oynayan, Şampiyonlar Ligi bileti için bile kendini yormayan oyuncuları görünce affettim onu. Evet, Gerets uzun bir sezon boyunca çok hata yaptı ama itiraf etmeliyiz, kendisine sadece Junichi Inamoto'yu veren (ki o da takviye değil, Saidou’nun yerine alınmış ikame bir transferdi) yönetimle, büyük olasılıkla bütün enerji ve motivasyon potansiyellerini geçtiğimiz sene kullanmış olan oyuncularla (ki onlara da hak vermeden edemem, bir senelik insanüstü mücadelenin devam etmesini beklemek haksızlık olurdu) bu kadarını yapması, takımı üçüncülükte tutması, hem de son haftaya kadar ilk 2 umudunu koruyacak kadar götürmesi de az şey değildi.
Diğerlerini bilemem, kendi adıma konuşabilirim. Seni çok özleyeceğim Erik Gerets. Bu satırları yazarken bile kimbilir kaç defa tüylerimi diken diken eden, gözlerimi dolduran ve karnıma sanırım akşama kadar geçmeyecek olan bir stres ağrısı sokan adam. Vedasını açıkladığı basın toplantısında gözyaşlarını gizlemeyecek kadar Galatasaray'ı seven adam. Oyuncularınla iletişimini, hücum futboluna düşkünlüğünü, gençlere olan inancını, hatta kafandan akan kanın bile yakışacağı kadar savaşçılığını da seni sevdiğim kadar sevdim rekem aslanı. Galatasaray taraftarı sana borçlu. Hiçbir şey için değilse bile hayatları boyunca tecrübe etmiş olduğu en anlamlı şampiyonluk için. Yolun açık olsun rekem aslanı. Hatta benim gönlümde İstanbul'un aslanı.