8 Kasım 2007 Perşembe

Karakter Oyuncusu "Popescu"

Az sonra okuyacaklarınız haftalık olarak çıkan "F" dergisinin 26.sayısında Ali Ece tarafından kaleme alınmış yazının kopyalanmış halidir. Yalnız belirtmek istediğim bir husus var ki o da yazıda yapılan bir yanlışla ilgili. Okuduğunuz zaman rastlayacaksınız ki yazının bir yerinde Levent Özçelik'in adı geçmekte. Ali Ece bu isim yerine Ercan Taner ismini kullanmıştır. Ben doğrusuyla düzelttim, bilginize... Sonra "Vay efendim nasıl değiştirirsin yazıyı" diye başımın etini yemeyin. Yanlış bilgi olur mu? Olmaz tabii...
---------------------------------------------------------
Uzun yıllardır, Galatasaraylılar bir araya geldiklerinde şu soruyu sorarlar: “Galatasaray’a gelmiş en büyük savunma oyuncusu kimdir?” Song çok büyük bir savunma oyuncusudur, Falco sarkık liberolu 3-5-2 çağının kralıdır, yabancı bir oyuncu olmasına rağmen Stumpf tekmeye kafa sokmasıyla her zaman kalplerin en unutulmaz köşesinde kendine yer bulur. Bu isimler saygıyla anıldıktan sonra asıl tartışma başlar: “Hayatında sadece Galatasaray forması giyen Bülent Korkmaz mı, yoksa dünya futbolunun en klas, en stil savunma sanatçılarından Popescu mu?”
Bülent ve Popescu, anketlerden hep kafa kafaya çıkar. Kıstas olarak yürek alındığında Bülent fotofinişle Popescu’yu geçer ama oyun zekası söz konusu olduğunda Popescu, savunmacı olarak Bülent’e bile fark atar. Ama işte tam da bu anda tartışmanın beyhudeliği bir kez daha kanıtlanır. G.Saray’a gelmiş en büyük savunma, dünya tarihinde bile eşine az rastlanır bir yürek-zekâ sentezine imza atan Bülent-Popescu tandemidir.
Futbol, her şeyden önce bir sanattır. İnsanoğlu, kalbine sığmayıp taşanları, zekâsıyla sanat eserlerine dönüştürür. En unutulmaz sanat eserlerinde, Picasso’nun Guernica’sı, Baudelaire’in Albatros’u, Beatles’ın “Tomorrow never knows”unda, zekâ ve kalp, olabilecek en zarif şekilde iç içe girer, sevişir ve dünyayı değiştirecek kalibrede güneşler doğurur. UEFA Kupası’nı kazanan Galatasaray’ın kimyası da tüm bu eserlerden farklı değildir. Hagi’nin tanrısal yeteneği ve top büyücülüğü ne kadar belirleyiciyse, takımın en ileri ucunda Hakan Şükür’ün hücum presinde başlayan takım savunması kurgusunda, Popescu’nun ayakları ve kafasındaki demir perdenin kestiği tüm toplar Galatasaray’a ve Türk futboluna UEFA Kupası olarak geri dönmüştür.
Nasıl “Hagi olmasa UEFA Kupası’nı kazanamazdık” diyorsak, Popescu olmasaydı da o efsanevi geceyi yaşayamayacağımızı kabul edelim artık. Bugün Türkiye Milli Takımı, dördüncü beşinci sınıf takımlardan Hababam Sınıfı maçlarında bile yenilmeyen golleri yiyorsa bu bunca yıldır savunma oyuncularına gereken saygıyı esirgemiş, hak ettikleri değeri vermemiş olmamızın doğal sonucudur. Bu saygı ve değeri esirgedikçe, biz o golleri yemeye devam edeceğiz. Savunma ve hücum bölümleri başka hiçbir oyunda olmayan bir devamlılık ve bütünlük arz eden futbolda, savunmayı hücumun devamı değil de tam tersi olarak görmeye devam ettikçe Kemal Sunal filmlerindeki gollerden çok daha trajikomiklerini yiyeceğiz.
İşte tam da bu yüzden bu topraklara gelmiş en büyük futbol filozofu Hagi, Popescu’nun alınmasını istedi. O zamanlar, Popescu geldiğinde “Hagi, bacanağını getirdi” diye yazıp geçtiler. Herkesi aptal kendilerini tek akıllı zannedecek kadar aptal olanlar için Popescu’nun tek özelliği Hagi’nin bacanağı olmasıydı. Ama o gün Atatürk Havalimanı’nda başlayıp, Kopenhag Havalimanı’nda UEFA Kupası ile biten o muhteşem filmin en iyi yardımcı erkek oyuncusu tam da bunları yaşamak için gelmişti.
Gheorghe Popescu, 9 Ekim 1967’de azgın Tuna Nehri’nin üstündeki en büyük liman olan Kalafat’ta dünyaya geldi. Adını, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlara karşı unutulmaz bir direniş mücadelesi veren pilot Gheorghe Popescu-Ciocinel’den aldı. Uzun boyu ve Transilvanya’daki mitolojik heykelleri andıran fiziğiyle küçük yaşlardan itibaren “Kalafat Prensi” lakabıyla doğup büyüdüğü mahallenin en ünlü simalarından biriydi.
Ailesi önce onu kızlarla olan düzensiz ilişkilerinden koparmak ve adını verdikleri İkinci Dünya Savaşı kahramanı gibi olması için askeri okula göndermeyi kararlaştırdı. Tam da bu esnada futbol Popescu’nun imdadına yetişti. Futbol sayesinde hem Çavuşesku ordusunun aşırı militarist ve hamaset dozu yüksek tedrisatından kurtulacak ama bir yandan da ailesinin gururu olarak askeri eğitime tabi kalmadan binbaşı rütbesine kadar yükselecekti.
1985 yılında Universitatea Craiova formasını giymek için Kalafat’tan ayrıldığında mahallelerinde oturan birçok genç kız adeta yas tuttu. 1985-1990 yılları arasında formasını giydiği Universitatea Craiova’dan sadece 1988 yılında Çavuşesku’nun emriyle Steaua Bükreş’e kiralandığı dönem ayrılmak zorunda kaldı. Çavuşeksu ve oğlunun imparatorlara yakışan bir sertlikle yönettiği Romanya futbolunun lokomotif takımı Avrupa Şampiyonu olmalı ve Romanya futbolunu Avrupa’nın zirvesine taşırken Çevuşesku rejiminin başarısını da tüm dünyaya göstermeliydi. Ama yine zorla güzellik olmadı, Popescu, hakemlerin de açık açık Steaua’nın on ikinci oyuncusu olarak oynadığı sezonda Romanya Ligi şampiyonu ve Romanya Kupası şampiyonu olarak, gerçek evi Universitatea Craiova’ya geri döndü.
Ailesinin istediği gibi tarihi kahraman Gheorghe Popescu’ya yakışır bir Popescu olmuştu. Ama 1988 yılında “Savunmanın yeni kralı Gheorghe Popescu II” adıyla Rumen futboluna damgasını vurmaya başladığında, 1918 yılında doğup efsanevi bir teknik direktör olmadan önce uzun yıllar Romanya futbol tarihinin en iyi savunma oyuncularından birisi olarak addedilen “Gheorghe Popescu I” ile karşılaştırılıyordu. O yıllarda Rumen futbolunu Avrupa’nın zirvelerine yaklaştıran Lucescu tarzı takım savunma anlayışında, aynı karşılaşma içinde önlibero ve libero mevkilerinde Avrupa’nın en çok gelecek vaat eden savunma oyuncularından birisi olmuştu.
Böylesine eşine az rastlanır bir savunma oyuncusu, Çavuşesku ve oğullarının mutlakiyet rejiminin duvarlarına sığmayacaktı. Adı sosyalist kendisi saltanat olan düzen çatırdamaya başladığında Demir Perde’yi aşarak Avrupa’ya transfer olan ilk Rumen oyunculardan birisi oldu. 1990 yılında Hollanda’nın PSV takımına transfer olduğunda, PSV’nin yeminli düşmanlarından Ajax’ın sembol ismi Cruyff ilk PSV-Ajax derbisinden sonra Popescu’yu yere göğe sığdıramadı: “Bugün iki takım arasındaki tek fark Popescu’ydu. Bizim Ajax’lılar, üzerlerine gelen her topu taca atmayı savunma yapmak zannediyorlar. Halbuki benim bildiğim savunma, hücumu başlatmak için yapılır. En iyi savunma, hücum; en iyi hücum da savunmadır. Popescu, bunu en iyi şekilde özümseyerek sahada adeta futbol dersi verdi.”
Aslında kendisi bile bu kadarını beklemiyordu en başta. Romanya’da, oynadığı her maçta lider anlamına gelen “Bacinul” lakabıyla büyük bir saygı görüyor, çok fazla efor sarf etmeden pozisyon alması, takım savunmasını organize etmesiyle çağının en önemli savunma silahlarından birisine dönüşüyordu. Ama asıl PSV’ye geldikten sonra, takımın sembol ismi Eric Gerets ile yolları kesiştiğinde mevkisinin en iyisi olmayı başardı. 36 yaşında olmasına karşın karşısındaki oğlu yaşındaki rüzgar gibi oyuncuları durdurmayı başaran Gerets, yine aynı odada kaldıkları bir gece ona savunma sanatının en büyük sırrını açıkladı: Oyunun okumak!
Popescu 1989’da Hagi’yi bile geçerek Romanya’da “Yılın Futbolcusu Ödülü”nü almıştı. PSV kamplarında Eric Gerets ile geçirilen uzun geceler, bambaşka bir Popescu yarattı.
1991 ve 1992 yıllarında yine Hagi’yi geride bırakarak yılın futbolcusu seçilirken artık oynadığı her maçta oyunu bir Rimbaud şiiri gibi sindire sindire okuyor, dizeleri birbirinden ayıran, kelimelerin anlamını en güzel şekilde büyüten, ölümsüzleştiren virgülleri, noktaları, ünlemleri hep aynı ustalıkla yerine koyuyordu.
G.Saray, yıllar sonra UEFA Kupası’na giden yolda o günlerin en güçlü takımlarından Mallorca’yı deplasmanda hezimete uğratırken işte o oyun okuma ustası yine en iyi yardımcı erkek oyuncu rolünde Oscar’lık bir performans sergileyecekti. O gece, oyunu sürekli o sezonun en formda sol açığı Jovan Stankoviç’in kanadından kuran İspanyollar, sol açıkları her seferinde G.Saray’ın sağ bekini geçtiğini zannettiğinde hep savunmanın ortasındaki yerini bırakıp kelime anlamı “özgür adam” olan liberoya sarkan Popescu’yla karşılaşacaklardı. Mallorca her seferinde, bu oyunu şiir gibi okuma tuğlalarından oluşan duvara çarpacak, Galatasaray kontratak ve gol olup yağacaktı.
PSV, Popescu’nun formasını giydiği 1990-1994 yılları arasında Popescu’nun oyun zekâsı tuğlalarının ördüğü duvarla birçok maç kazandı. Tam da o yıllarda hücumda iki santrforun arkasında forvetten devşirilmiş serbest oyuncular prim yaparken, Popescu PSV savunmasının serbest adamıydı. 1990’ların ilk yarısında total futbol bayrağını Ajax’tan devralırken, Popescu en iyi savunmanın hücum olduğunu bir kez daha kanıtlarcasına 109 maçta 24 gol atarak takımının en golcü isimlerinden birisi olacaktı.
Bu eşine çok az rastlanır “savunma silahı”, 1994 Dünya Kupası’nda 1990’daki hatalarını tekrarlamayarak Romanya’nın turnuvanın en güzel oynayan takımlarından birisi olmasında büyük rol oynadı. Yine Hagi en iyi oyuncuyken, Popescu da en iyi yardımcı oyuncu olarak tarihinin en pahalı transferlerinden birisi olarak Tottenham’ın yolunu tuttu. Ada’ya ilk geldiğinde Tottenham’ın efsane ismi Glenn Hoddle, Popescu için şunları söyleyecekti: “Günümüz futbolu gitgide daha da hızlanıyor. Bu yüzden artık Brezilye bile son Dünya Kupası’nda gördüğümüz gibi sürekli yan paslar ve estetik hareketler ile oyun kurmaktan vazgeçti. Artık oyunun oynandığı alan iyice daraldığı için savunma ve hücum arasındaki fark neredeyse yok oldu. On saniye içinde rakip kaleci ile karşı karşıyayken, birden kalenizde golü görebiliyorsunuz. Oyun artık topun kesildiği anda kurulmaya başlıyor. Tottenham, şu anda dünyada bunu en iyi yapan oyuncuyu aldı.”
Ardiles de bunun fazlasıyla farkındaydı. Takımı Popescu üzerine kurmaya karar vermişti. Klinsmann-Sheringham’dan oluşan rüya gibi ileri ikilinin hemen arkasına serbest oyuncu olarak Barmby’yi, kanatlara da o yılların en çok gelecek vadeden sağ açığı Anderton ve Popescu’nun Romanya’dan takım arkadaşı Dumitrescu’yu yerleştirmişti. Popescu ise savunmanın hemen önünde, bu beşli hücum hattının gerisinde serbest süpürücüydü. Tottenham, bu spektaküler kadroyla ligin ilk haftalarında harika bir başlangıç yaptı. Londra derbisinde attığı golle, daha sonra UEFA Kupası’ndan edeceği Arsenal’i birinci kez yıktı.
Ama Ardiles, bir şeyi hesaplamamıştı: Popescu’nun önündeki hücum yönü mükemmele yakın beşlinin hiçbiri oyunun savunma yönünde Hagi kadar bile etkili değildi. Tottenham, ilerleyen haftalarda büyük bir çöküş yaşarken uzun zaman sahada ayakta kalmayı başaran tek oyuncu Popescu oldu. Ama Ardiles, alınan şok sonuçlardan sonra görevinden alınınca Popescu, Tanrı sanki futbolu bulutların üstünde oynayalım diye yaratmışçasına topun sürekli havaya dikilip peşinden koşulduğu klasik Ada futbolunun kısırlığına mahkum olmuştu. Hava toplarının mutlak hakimiydi ama oynadığı oyundan ne kadar zevk aldığı fazlasıyla tartışılırdı. Zaman ilerledikçe, o yılların kendini bir türlü bulamayan Tottenham’ın harala gürele futbolunda Popescu, sudan çıkmış balığa döndü.
Neyse ki her şeye rağmen gösterdiği emekler karşılıksız kalmayacak ve Katalan devi Barcelona’ya transfer olacaktı. Hagi bile Barça’da kadroya girmekte zorlanırken, Popescu 1995-97 yılları arasında PSV’deki hocası Bobby Robson’ın çalıştırdığı takımın vazgeçilmez isimlerinden birisine dönüştü. İki sezonda 59 maçta 9 gol atarken, 1997 yılında Ronaldolu, Figolu Barcelona’nın kaptanı olarak Kupa Galipleri Kupası’nı kaldırdı. Bu aynı zamanda Barça formasıyla son maçı oldu. Çünkü kader bir kez daha yollarını can dostu, bacanağı Hagi ile kesiştirecekti.
Popescu, Türkiye’ye “Hagi’nin bacanağı” olarak geldiğinde, Hagi’den bile daha kariyerli bir futbolcuydu. Hagi, Barcelona’da bir türlü rüştünü ispatlayıp sürekli forma şansı bulamazken, Popescu efsanevi Katalan ekibin Figo ile beraber Katalan olmayan ilk kaptanlarından birisi olmuştu. Barcelona’dan ayrıldığında Galatasaray ile söz kesmeden önce başta PSV ve Feyenoord olmak üzere Hollanda ve diğer üst düzey Avrupa liglerinden birçok kulüpten teklif almıştı. Ama o eşi ve Hagi sayesinde İstanbul’u, Galatasaray’ı seçti.
1997-2001 yılları arasında Galatasaray, tarihinin en başarılı dönemini yaşarken, UEFA Kupası’nın kazanılmasıyla ölümsüzleşen filmin son anında yine Popescu olacaktı. Popescu, Türkiye’ye UEFA Kupası’nı getiren son penaltı gerilirken, spiker Levent Özçelik adeta yalvarıyordu: “Hadi oğlum, hadi oğlum…” O anda Levent Özçelik’in sesini duyan bir Arap atı, birden şahlanıp bir İngiliz atını bile geçebilirdi. Ama bizler televizyonlarımızın başında o penaltının gol olacağına adımız kadar emindik. Çünkü Popescu, bize öylesine bir güven vermişti ki tıpkı sonu hep mutlu biten filmlerde tam o filmin kopma sahnesinde devreye giren güvenilir yardımcı karakter gibiydi. O anda Ümit Aktan içinden şöyle geçirmiştir herhalde: “Değil Seaman, bütün He-Man’ler gelse yine o topu kurtaramaz.”
Tabii ki gol olacaktı. Popescu, tam da bunun için doğmuştu. Filmin başrol oyuncusu Hagi, gereksiz yere Tony Adams ile Tony Adams olup oyundan atıldığında, en iyi yardımcı erkek oyuncu tüm soğukkanlılığı ve zekâsıyla devreye girmişti. Galatasaray, en büyük yıldızını kaybedip 10 kişi kaldığında, Popescu başta kendi takımı olmak üzere hepimize Galatasaray’ın bir an bile bir kişi eksik olduğunu hissettirmedi. Sanki o kalan sürede Popescu, müthiş kariyerinin özetini izlettirdi. PSV’nin “serbest savunmacı”sı, Barcelona’nın muzaffer kaptanı, Romanya’nın gizli kahramanı, her Arsenal atağını başlamadan bitirip G.Saray akınına dönüştürdü. Sürekli takımını ileri itti. Sakat sakat oynayan kaptan Bülent’le oluşturduğu ikili, bizlere Çanakkale Savaşı’nı, İkinci Dünya Savaşı’nda küçük ama gururlu Balkan ülkelerinin işgale karşı verdikleri mücadeleyi hatırlatacak kadar destansıydı. Hepsinin üzerine bir de son penaltıyı sanki antrenmanda atıyormuş kadar soğukkanlılık ve Seaman’ın sinirlerini tahrip eden bir neşeyle filelere yolladığında hemen kendisini Türkiye’ye getiren saha kenarındaki kader arkadaşına, başrol oyuncusuna koştu.
Maçtan önce Romanya’dan falcı çağırıp maçın falına baktırmış, İngiliz gazeteler de bunu alay konusu etmişlerdi. Ama Tottenham’da olduğu gibi yine aynı falcının kehaneti gerçek oldu. Finalin ertesi günü, İngiliz gazetelerinde “Arsenal’in Nemesisi” manşetinin altında onun penaltı sonrası yüz ifadesi vardı. Barça kaptanı olarak Avrupa Şampiyon’u olduğunda bile bu kadar sevinmemişti. Galatasaray’ı, İstanbul’u, fazlasıyla Rumenlere benzettiği Türkleri bir ayrı sevmişti.
Sonraları, biz yine en iyi yardımcı erkek oyuncunun hakkını vermedik. Ona bir jübileyi bile çok görüp “Bu yaşta futbolcudan kâr ettik” diye böbürlenerek Lecce’ye sattığımızda biraz ayıp ettik. Halbuki “bizim” Popescu, bir dahaki sezon Türk oyuncular adamdan sayılmayıp sadece yabancıların parası ödendiğinde parayı almayı reddetmiş, yönetime karşı gelmişti. Son maçında, omuzlara bile alınmamış, sadece ailesinin getirdiği küçük pastayı takım arkadaşlarıyla birlikte kameraların çok uzaklarında yemişti. Galatasaray formasını giydiği 189 maçın her dakikasının her saniyesinin hakkını vermiş, Üçünci Lig takımıyla oynana kupa maçında bile UEFA Kupası Finali’nde oynuyormuş gibi savunma sanatının en eşsiz örneklerini sergilemişti.
Bence bir jübileyi değil, antrenman tesislerine Hagi ile birlikte dikilecek bir heykeli hak ediyordu. Ama faal futbolu bırakıp menejer olduktan sonra G.Saray’a getirdiği isimler İstanbul gece hayatına dalıp Popescu olamadıklarında, ağır hakaretlere maruz kaldı. Halbuki o, 2000 yazınad Bülent ve Suat’tan sonra üçüncü kaptanlığa getirilip Okan Buruk’un hışmına uğradığında bile sesini yükseltmemiş, “Ben zaten Barcelona’da kaptanlık yaptım, çok isterse hemen ona veririm” demekle yetinmişti. Yine sesini yükseltmedi, daha önce onun önerisiyle Galatasaray’a transfer edilen Adrian Ilie 1 Milyon dolara alınıp 7 Milyon dolara satılmış, onun getirdiği Filipescu’dan 2 Milyon, hiç beğenilmeyen Tamas’tan bile yarım milyon dolar kâr elde edilmişti.
Popescu için “Bizi dolandırdı” diyen yönetim, her transfer sezonunda çok büyük paralara yeni savunma oyuncusu alıp “Yeni Popescu” olarak lanse etmiş, kötünün iyisi Frank de Boer bile Ali Sami Yen’de yuhalanmıştı. G.Saray yönetimi, Çakar’ın tüm dayanılmaz ısrarlarına rağmen bir “because” bile diyemeyen, sözde dünyanın en büyük uluslar arası kredi şirketinin temsilcisi Sahip Som’a gözü kapalı güvenip, tarihin en büyük kazığını yerken, aynı günlerde Popescu’nun bayram kutlaması için bile tesislere girmesini yasaklamıştı. Halbuki o Popescu’ydu, iki yıl önce bayram günü Hagi ile beraber o tesislerde futbola yeni başlamış gibi antrenman yapan. O yüzden, biz daha Malta’dan, Moldova’dan çok gol yeriz! En iyisi YouTube’u açıp 2000 UEFA Kupası Finali’ni tekrar tekrar izleyelim. Popescu’nun tekrarı yok çünkü!

7 Kasım 2007 Çarşamba

Galatasaray: 71 - Akasyavu Girona: 69

Galatasarayımız ULEB Cup'taki ilk maçında dün İspanyol temsilcisi Akasyavu Girona'yı Ahmet Cömert'te konuk etti. Geçen yılı FIBA Eurocup şampiyonu rakibi karşısında başa baş bir mücadele ortaya koyan sarı-kırmızılılarımız sahadan 71-69 galip ayrılarak Avrupa arenasına harika bir giriş yaptı.
Karşılaşmaya kontrollü bir oyunla başlayan Galatasarayımız 5.dakikada rakibi karşısında 15-9 geriye düştü. Bu dakikadan sonra dizgini eline alan takımımız 11-1'lik bir seri yakalayarak skoru 20-16 lehine çevirmeyi bildi. İlk periyodun kalan bölümünde yaptığımız hücumlardan elimiz boş dönünce rakibimiz farkı kapattı ve takımlar ikinci çeyreğe 22-22 eşitlikle girdiler.
Her iki takımda ikinci yarıya biraz tutuk başlasa da konuk ekip 16.dakikaya 32-30 önde girdi. 19.dakikaya geldiğimizde Tufan Ersöz ile bulduğumuz pozisyonları değerlendirince skora tekrar denge geldi: 35-35. Kalan saniyelerde Hite ve Tufan sayılarıyla sayesinde karşılaşmanın ilk devresini 39-37 üstün kapattık.
Müsabakanın ikinci yarısına ise adeta kabus gibi başladık. İspanyol ekibi MacDonald ile arka arkaya bulduğu 3'lükler sayesinde skoru bir anda 43-39 lehine çevirdi. 25.dakikaya geldiğimizde 47-47 olan skora Brown ve Hite'ın katkısı büyüktü. Galatasarayımız bu dakikadan sonra çok daha iyi bir oyun ortaya koydu ve Cüneyt, Tufan ve Hite ile bulduğu sayılarla son çeyreğe 61-52 önde girdi.
Son çeyrekte iyice risk almaya başlayan konuk ekibin bulduğu sayılara Brown ve Owens ile karşılık verdik ve farkın kapanmasını önledik. Karşılaşmanın son 3 dakikasına girilirken takımımızın 67-59'luk üstünlüğü göze çarpıyordu. Ancak bu dakikadan sonra Aslanlar biraz bocalayınca son dakikaya 69-69 eşitlikle girildi. Geriye kalan sürede iki takım da yaptığı hücumlarda başarılı olamadı. Yalnız son 30 saniyeye girilirken sahneye Brown çıktı ve skoru tekrar lehimize çevirdi: 71-69. İspanyol temsilcisi son hücumunda üç sayılık bir atıştan sonuç alamayınca karşılaşma Galatasaray'ımızın üstünlüğü ile sona erdi.

6 Kasım 2007 Salı

Gaziantepspor: 1 - Galatasaray: 1

Nereden başlasam nasıl anlatsam bilemiyorum. Görüldüğü üzere maçın üstünden 2 gün geçtikten sonra maçı yazıyorum. İçimden gelmiyordu bir türlü bilgisayarın başına oturup yazmak. Zaten öyle uzun uzadıya maçı aktarmayacağım.
Sezona çok iyi başlayan, aldığı galibiyetleri gerçekten hak ederek kazanan Galatasaray son haftalarda son derece istikrarsız bir grafik çiziyor ve penaltı olmayınca kazanmakta zorluk çekiyor. Bunun nedeni Kalli'nin bir türlü ideal onbirini bulamamış olması ya da futbolcularımızın en ufak darbede kafadan 2 hafta sakatlanıyor olması olabilir. Sonuçta bu benim çözmem gereken bir sorun değil. Çok şükür takımın başına bu işle uğraşması için getirilen biri var. Yalnız şu sıralar çok fazla konuşmaktan icraat yapamaz durumda kendisi. Aforizma üstüne aforizma...
Aslında sinyali biz Ankaraspor maçında almıştık. Geçtiğimiz hafta Denizli'de ortaya konan futbol iyi de olsa bunun adına bu yüzden istikrarsızlık diyoruz biz. Sonra hafta içi Türkiye Kupası'nda yaptığımız Denizli maçı var. Her ne kadar takımın yarısı yedeklerden oluşmuş olsa da kendi evimizde zorlandık ve biraz da şansımızın yardımıyla aldık maçı. Ancak Gaziantepspor maçı en kötüsüydü. Bu sezon şu ana dek gördüğümüz en berbat Galatasaray'dı. 90 dakika boyunca bir tek olumlu iş yapamadık ve bu süreyi boşuna kullanmış olduk. Futbolcular sahaya çıkmasaydı daha iyiydi. Bir de Gaziantepspor cephesi var tabii. Haklarını vermek lâzım. Her sene Galatasaray maçlarında, afedersiniz, köpek gibi koşturur bu adamlar. Fenerbahçe ile yaptıkları maçları da uzun süredir kazanmıyorlar zaten...
Demem o ki sezona iyi başlayan ve rakipleri tarafından bile bu sezon ligin favori takımı olarak gösterilen Galatasaray'da işler pek iyi gitmemeye başladı. Son dört lig maçında sadece tek bir galibiyet alabildi. Onu da penaltının ittirmesiyle... Şu an için liderliğimiz averajla da olsa devam ediyor ama her geçen hafta geriye düşme ihtimalimiz artıyor. Ligin başında rakiplerimize attığımız ciddi puan farkları erken kapanmaya başladı. Sivasspor ile aynı puanlara sahibiz, Fenerbahçe ile aramızdaki 7 puanlık fark da 3'e düşmüş durumda. Yaptığımız puan farkı dolayısıyla elde ettiğimiz avantajı erken kaybetmeye başladığımıza mı üzülsek yoksa zorlu deplasmanlardan yenilmeden döndüğümüze mi sevinsek, ben karar veremedim!
Bir parantez Lincoln'e açmak istiyorum. Bu adam geldiğinde herkes gibi ben de sevindim. Ancak şüphelerim de yok değildi. Şu ana kadar sürede şüphelerimde haklı çıktım. Bu adam umutsuz vaka! Geldiği günden beri kale önünde top ayağına gelirse iyi vuruyor, onu anladık ve kabul ettik. Ancak bunun dışında, şu ana kadar oynadığı futbolla, koca bir "sıfır" bu adam. İyi güzel kale önünde buldun mu vuruyorsun da, be arkadaş oraya o topu kim taşıyacak? Sezon başında bir arkadaşla gittiğim Galatasaray Store'da yeni sezon formamı alırken iş arkasına isim yazdırmaya gelmişti. Arkadaşım "Artık bir Lincoln yazdırırsın" dediğinde ben baskı yapacak adama "Bülent Korkmaz" olsun, "3 numarayı da unutma" diye seslendim. Biliyordum çünkü başımıza gelecekleri...

5 Kasım 2007 Pazartesi

Galatasaray: 84 - Pınar Karşıyaka: 80

Cumartesi günü Ayhan Şahenk'de ligin namağlup takımlarından biri olan İzmir ekibi Pınar Karşıyaka'yı ağırladık. Karşılaşmadan önce ligde üst üste aldıkları dört galibiyet yüzünden gaza gelen ve "İstanbul'a sizi asmaya, kesmeye geliyoruz" edebiyatı yapan Kaf Kaf bu sezonki ilk yenilgisini alıp evine döndü. Ligdeki ilk ve tek yenilgisini geçtiğimiz hafta deplasmanda Casa Ankara Ted Kolejliler'den alan Galatasarayımız elde ettiği bu galibiyetle ligde Türk Telekom'un ardından ikincilik koltuğuna oturdu.
Maça etkili başlayan takım seyircisinin desteğini de arkasına alan Galatasaray oldu. Aslanlarımız ilk dakikayı 5-0 önde kapatmayı bildi. 4.dakika geride kaldığında Pınar Karşıyaka skora dengeyi getirmeyi başardı: 7-7. İlerleyen dakikalarda pota altındaki etkisiz hücumumuz yüzünden 8.dakikayı rakibimiz 17-15, ilk periyodu da 23-19 önde tamamladı.
İkinci çeyreğe baktığımızda ise her iki takımın son derece tutuk olduğunu gördük. Çeyreğin ilk 4 dakikası geçildiğinde her iki takım da toplam 1'er basket atabildi ve maç 25-21 Pınar Karşıyaka'nın üstünlüğü ile devam etti. Bu dakikadan sonra konuk ekip bulduğu sayılarla farkı bir anda 7 sayıya dek çıkardı: 28-21. Öabuk toparlanan sarı-kırmızılı takımımız Cüneyt Erden ile arka arkaya bulduğu sayılarla skora dengeyi getirdi: 28-28. 16.dakikaya gelindiğinde ise harika bir performans ortaya koyan Hüseyin Beşok'un sayısıyla uzun süre sonra yeniden öne geçtik: 31-28. Bu sırada Pınar Karşıyaka'nın koçu Ahmet Kandemir'in aldığı teknik faulü başarıyla değerlendiren Cüneyt 18.dakikada farkı 9 sayıya çıkardı ve skoru 37-28 yaptı. Maçın devre arasına gidildiğinde skor tabelası Galatasaray'ın 39-35 önde olduğunu işaret ediyordu.
Galatasarayımız karşılaşmanın ikinci yarısına adeta fırtına gibi başladı ve yakaladığı 14-2'lik seriyle birlikte 24.dakikada skoru 53-37 yapmayı başardı. Bu dakikadan sonra biraz olsun toparlanan İzmir ekibi 3.çeyreğin son dakikasına farkı 6 sayıya indirerek girdi: 58-52. Galatasaray karşılaşmanın son periyoduna 60-54 önde girdi.
Son çeyreğe hızlı başlayan Pınar Karşıyaka üst üste bulduğu sayılarla farkı 2 sayıya kadar indirdi. Galatasarayımız ise dış atışlarda Cüneyt ve pota altında Brown ile sayı bulup farkı korumaya çabaladı. Konuk ekip bulduğu 3 sayılık atışlarla ümitlense de onların bu direncini buldukları 3 sayılık atışlarla Cüneyt ve Brown kırdı. Son dakikaya 81-74 önde giren Galatasarayımız karşılaşmadan 84-80 galip ayrılmasını bildi.
Bu arada karşılaşmanın Galatasaray için en verimli ismi attığı 20 sayı ve 11 ribauntla double-double yapan Hüseyin Beşok oldu. Bunun dışında 17'şer sayıyla oynayan Cüneyt Erden ve Dee Brown da galibiyette büyük pay sahibiydiler. Maçın en skorer ismi ise attığı 23 sayı ile Pınar Karşıyaka'dan Hosley oldu.
Beko Basketbol Ligi'nde 5.hafta sonunda oluşan puan durumu şöyle;

2 Kasım 2007 Cuma

Galatasaray: 2 - Denizlispor: 1

Pazar günü deplasmanda 2-1'lik galibiyetle geçtiğimiz Denizlispor'a dün gece Ali Sami Yen'de aynı tarifeyi uyguladık. Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi bu maçta elde edilecek tüm gelir Terörle Mücadele Kahramanlarına Destek Kampanyası'na gidecekti. O yüzden sıradan bir maçtan çok daha öte bir anlam taşıyordu. Ancak büyük bir ayıp yaşandı desem yanlış olmaz herhalde. Neyse, buna daha sonra döneceğim zaten.
Dün İstanbul'da sıcak bir hava vardı. Gündüz okula sıkıca giyinip gittikten ve sıcak hava dolayısıyla bunaldıktan sonra dersin 16:00'da bitmesiyle birlikte alelacele toplanıp tuttum Mabet'in yolunu... Stadyuma geldiğimizde alışılageldik maç öncesi Ali Sami Yen atmosferinden eser olmadığını görüp üzüldük. Maçın başlamasına 1 saat 15 dakika kala stadyuma girdiğimizde ise bizimle birlikte 5-10 kişinin daha olduğunu görüp böyle devam etmemesi için adeta yalvardık. Zaman geçtikçe Kapalı Üst Tribün dolsa da Eski Açık, Numaralı ve özellikle Yeni Açık'ta oluşan son derece büyük boşluklarla birlikte maç da başladı. Teknik direktör Kalli bu maça yedek ağırlıklı bir kadro ile çıkmayı tercih etmiş. Aslında Orkun'un dün gece kaleyi koruyan Aykut'un nasıl ası olur, bunu anlamlandırabilmiş değilim. Savunmaya baktığımızda ise sakatlıktan kurtulmuş Sabri, Song, Hakan Balta ve Bouzid'i gördük. Orta alanda Arda, Carrusca, Mehmet Topal ve Barış'ı izledik. İleri ikilide ise bizi kanser etmeye devam eden Ümit Karan'a eşlik eden isim Serkan Çalık oldu.
Aslına bakılırsa maçın öyle büyütülecek bir yanı yoktu. Takım kötü oynuyor, tribünlerin dörtte üçlük bölümünü dolduran taraftar ise elinden geldiğince sesini sahaya duyurmaya çalışıyordu. Neyse ki dakikalar 40'ı gösterdiğinde Marcelo Carrusca ceza yayında topla buluştu ve çok şık aşırtma bir vuruşla topu ağlara gönderdi. Bu golle skor 1-0 lehimize oldu ve ilk yarı da böyle sona erdi.
İkinci 45 dakikada da pek bir elle tutulur pozisyon yoktu. Galatasaray Ümit Karan ve Sabri ile çok net iki pozisyondan yararlanamadı. Buna karşılık rakip Denizlispor 74. dakikada bulduğu tek net pozisyonu Hasan Yiğit ile gole çevirdi ve skora denge geldi. Ancak Galatasaray henüz son sözünü söylememişti. Golden bir dakika sonra Carrusca ceza sahası içinde düşürülünce maçın hakemi Vedat Yüksel penaltıya hükmetti ve topun başına Kamerun Aslanı Song geçti. Song güzel bir vuruşla topu ağlara gönderdi: 2-1. Kalan dakikalarda başka gol olmadı ve Galatasarayımız Fortis Türkiye Kupası'na galibiyetle başladı.

31 Ekim 2007 Çarşamba

Şimdi Mabet'i Doldurma Zamanı...

Yarın akşam saat 20:00'da Ali Sami Yen'de hafta sonu deplasmanda yendiğimiz Denizlispor'u Türkiye Kupası grubumuzdaki ilk maçımızı yapmak üzere konuk edeceğiz. Maçın normal bir maç olmaktan çok daha öte bir anlamı da var. Bu maçta elde edilecek tüm gelir Terörle Mücadele Kahramanlarına Destek Kampanyası'na bağışlanacak. Buradan sesleniyorum... Herkese sesleniyorum, sadece Galatasaraylılar'a değil! Çünkü bu maça gitmek için bilete vereceğiniz her para, stadyumda karnınızı doyurmak için harcayacağınız her para kutsal bir dava için kullanılacak. Bırakın yarın ezeli rakip muhabbetini de bir bilet alıp Ali Sami Yen'deki yerinizi alın! Kahve köşelerinde şehit düşen asker haberlerine üzülmek pek bir işe yaramıyor işin aslı... Kendiniz Ali Sami Yen'de bulunma meraklısı olmayabilirsiniz ama en azından bir faydanız olur. İşte bilet fiyatları;

Numaralı (Grup 1): 150,00 YTL
Numaralı (Grup 2): 100,00 YTL
Kapalı Üst: 50,00 YTL
Kapalı Alt: 40,00 YTL
Yeni Açık Üst: 20,00 YTL
Yeni Açık Alt: 20,00 YTL
Eski Açık: 20,00 YTL

NOT: Evet, biletler bir Türkiye Kupası maçı için pahalı olabilir ama unutmayın gideceğiniz sadece bir maç değil!

29 Ekim 2007 Pazartesi

84. Yılda, İlk Günkü Heyecanla...

CASA TED Ankara Kolejliler: 82 - Galatasaray: 73

Beko Basketbol Ligi'nde ilk üç haftayı kayıpsız geçen ve 3.hafta sonunda ligde liderliğe yükselen Galatasarayımız dün 4.hafta maçında deplasmanda karşılaştığı CASA TED Ankara Kolejliler'e 82-73 yenildi ve bu sezonki ilk mağlubiyetini aldı.
Karşılaşmaya her iki takım da karşılıklı bulduğu sayılarla başladı. Ancak pota altında daha verimli olan ev sahibi ekip ilk 4 dakikayı 11-8 önde geçti ve sonraki 2 dakika boyunca yakaladığı 8-0'lık seriyle de takımımız karşısında skoru 19-8'e getirdi. Tufan ve Owens ile yakaladığımız pozisyonlara rakip karşılık verince ilk periyot TED Kolejliler'in 25-16 üstünlüğü ile geçildi.
İkinci periyotta da karşımızda kontrollü oyununu sürdüren bir rakip olunca farkı kapatmakta zorlandık ve 13.dakikaya 10 sayılık farkla, 31-21, geride girdik. Bu dakikadan sonra rakibimizin bulduğu sayılara Brown ile karşılık verdik ve 17.dakikada farkı 5 sayıya kadar düşürdük: 35-30. İlk yarının bitmesi için kalan 3 dakikalık sürede ise Murat ile bulduğumuz 3 sayılık atış ve Owens'ın pota altı basketleri ile skoru 39-37'e getirdik ve devre bu sonuçla sona erdi.
Sarı-kırmızılı ekibimiz ikinci yarıya rakibine oranla daha etkili başladı. Yaptığımız iyi savunmaya başarılı hücumumuz da eklenince 23.dakikada 43-42 öne geçtik. Bu dakikadan sonra yeniden toparlanan TED Kolejliler bir dakika içinde yeniden önce geçti ve skoru 49-45'e getirdi. Ev sahibi ekip 3.periyotu da 66-58 önde geçmeyi bildi.
Son periyota kötü başlayan Galatasarayımız rakibin bulduğu 6-0'lık seriye engel olamadı ve 33.dakika içinde fark 14 sayıya kadar çıktı: 72-58. Bu dakikadan sonra çabuk toparlanan Aslanlarımız Tufan ve Brown ile bulduğu sayılarla 13-0'lık bir seri yakaladı ve skoru 72-71'e getirdi. Bu dakikadan sonra yeniden toparlanan Başkent temsilcisi bulduğu dış sayılarla takımımızın direncini kırmayı başardı ve karşılamadan 82-73 galip ayrıldı. Karşılaşmanın bulduğu 25 sayıyla en skorer oyuncusu olan Brown ise mağlubiyeti önleyemedi.

Denizlispor: 1 - Galatasaray: 2

Turkcell Süper Lig'in 10.haftasında dün Denizlispor deplasmanındaydık. Son iki haftada Kayserispor ve Ankaraspor maçlarında bıraktığımız 4 puan yüzünden geçtiğimiz hafta liderliği Sivasspor'a devretmiştik. Sivasspor bu hafta Konyaspor'a yenilince ve Beşiktaş da kendi evinde İstanbul Büyükşehir Belediyespor ile golsüz berabere kalınca, hafta oynayacağımız zorlu deplasmanı da düşünürsek, bu maç bizim için çok daha önemli bir hâl alıyordu. Kazandığımız takdirde liderliği geri alacak, önümüzdeki hafta oynanacak olan Fenerbahçe - Beşiktaş derbisini de göz önünde bulundurursak çok önemli bir avantaj da elde edecektik. Velhasıl tepmedik bu fırsatı.
Maç öncesinde ise Denizli Atatürk Stadyumu'nda olmak varmış. Bütün tribünlerde, hatta Protokol Tribünü'ndeki yöneticiler bile, herkesin elinde bir birer Türk bayrağı ve bir gün erken kutlanmaya başlayan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı... Muhteşem bir görüntü vardı Denizli'de.
Gerek geçen haftadan sakatlıkları devam eden Lincoln ve Hakan Şükür olsun, gerek bir aydır takımda yer alamayan Ayhan ve Sabri olsun, gerekse revire bu hafta katılan Tobias olsun Galatasaray'ın sakatlardan yana birçok sıkıntısı vardı bu karşılaşma öncesinde. Bu yüzden teknik direktör Feldkamp'ın özellikle orta sahada pek bir tercih şansı yoktu ve neredeyse bu mevkiiyi bu maçta yeni baştan kurdu. Maç başladığın sahadaki Galatasaray ilk 11'i kalede Orkun; savunmada Hasan Şaş, Servet, Song, Volkan; orta alanda Bouzid, Hakan Balta, Arda, Mehmet Topal; ileri ikilide ise Nonda ve Ümit şeklindeydi. Görüldüğü üzere neredeyse yeni bir orta sahası vardı takımın. Yalnız hepsinden öte, dün akşam Galatasaray'ın en büyük handikapı kendi mevkiisinde bile istikrarsız bir grafik çizen, buna karşılık sağ bekte görev almak zorunda kalan Hasan Şaş'tı.
Maç başladığı zaman Galatasaray taraftarı şüphelerinin boşuna olduğunu anladı. Çünkü takım ilk defa, kendi evinde oynadığı maçlar dahil, bu kadar istekli ve ilk dakikadan golü düşünerek başlamıştı maça. Hakemin başlama düdüğü ile birlikte başlayan tempolu oyun Denizlispor'u kendi yarı alanına kapattı. En etkili pozisyonumuzu ise Ümit Karan ile 16.dakikada yakaladık. Ümit kendinden beklenmeyecek bir hareket yapıp rakip kaleciye pres yaptı ve topu kaleciden kaptı. Boş olan kaleyi sol çaprazdan gördü, ancak nasıl gördüyse zor olanı yaptı ve topu auta gönderdi. Bu dakikadan sonra Hakan, Arda ve Hasan ile kaleyi yokladık ama bir sonuca gidemedik. Neticede gol biraz geç de olsa, 35.dakikada, geldi. Bu dakikada maçın başından beri sağ kanadı koridor gibi kullanan ve hücum, savunma demeden her yerde biten Hasan Şaş yine sağ kanattan ceza sahasına yaklaştı ve altı pas içine harika bir top kesti. Bu topa kafayı uzatan Nonda oldu: 0-1. Bu golden iki dakika sonra ceza sahasında oluşan karambolde topa vuran isim Arda oldu, ancak top ağlarla buluşmadı ve ilk 45 dakika bu skorla sona erdi.
İkinci 45 dakikaya ise büyük bir şokla başladı Galatasaray. 47.dakikada, maçın başından beri tek bir gol pozisyonu dahi bulamayan Denizlispor ender geliştirdiği ataklardan birinde penaltı kazandı ve Roman Kratocvil topu ağlarımıza gönderdi: 1-1. Bu golle birlikte direncinin kırılması beklenen Galatasaray ilk yarıdaki oyununa aynen devam etti. Denizlispor'un tam saha savunma yapması da takımımızın işini kolay kıldı ve bu sayede çok fazla gol pozisyonuna girdik. Sadece Nonda 4-5 mutlak pozisyonu cömertçe harcadı. Bunların dışında Servet, Hakan Balta, Volkan ve Ümit ile de ciddi pozisyonlardan yararlanamadık. Tam hakkımızı alamayacağımızı düşünerek "Yazık oldu" diye feryat ederken Ümit ceza sahasında "ezilmesiyle" hakeme baktık umut içinde. Elini uzatmış beyaz noktayı işaret ediyordu. Sevindik, ama pek sevinemedik. Uzun zamandır penaltılara gerektiği kadar sevinemez olmuştuk çünkü. Yalnız Nonda, Zidane'nin EURO 2000 yarı finalinde Portekiz'e attığı penaltının kopyasını Denizlispor ağlarına bırakınca yanımızdaki arkadaşın sırtını yumruklamaktan ellerimiz ağrıdı. Biz böyle penaltılara alışık değiliz Nonda, öldürme bizi :)
Bu penaltıyla birlikte skoru tekrar lehimize çevirdik ve kalan uzatma dakikalarını da kontrollü bir şekilde oynayarak deplasmandan 3 puanı kaptık. Bu sonuçla geçen hafta verdiğimiz liderliği bir hafta aradan sonra tekrar geri aldık.
Maç bittikten sonra da bazı çatlak sesler duyulmadı değil tabii. Son dakikada kazandığımız bir penaltı ile maçı almamız bazılarına çok koymuş olacak ki çeneleri susmak bilmedi. Bizi "emek hırsızı" ettiklerinden tutun da olayı yine Haluk Ulusoy'a getirmelerine kadar her türlü sinek vızıldamasına maruz kaldık. Yalnız hakemin aynı penaltı pozisyonunu Denizlispor'a çalmasına kimsenin "haklı olarak" sesi çıkmadı. Çünkü penaltılar sadece Galatasaray'a verilirse haksızdır, gerisi hep haklıdır.
Bir de şu "emek hırsızı" olayına değinelim. Meğer bazıları ne kadar da insanların emeklerine değer verirmiş. Nobre ceza sahasında kendini yere bıraktığında Samsunspor kalecisi Kerem'in futbol hayatını söndürmemiş miydi? Peki ya Anelka, Luciano ve yine Nobre??? En iyisi ben şimdi aklıma gelen bir Sezen Aksu parçasını mırıldanarak yazıma son vereyim; "Eller günahkâr, diller günahkâr..."

26 Ekim 2007 Cuma

Bordeaux: 2 - Galatasaray: 1

Olmadı! Olamadı! Olabilir miydi peki? Çok rahat olurdu. Ancak futbol çok acımasız bir oyun. Oynandığı süre içerisinde size kazanmanız için birçok fırsat tanıyabilir. Daha fazlasını da yapamaz sizin için. Mesela topu gol yapmanız için önünüze bırakır, fakat fazlasını sizin yapmanızı bekler. Topun gidip de kendi kendine kale çizgisini geçmesini sağlamaz. Dün akşam bunu gördük, üzüldük.
Her şey güzel başlamıştı bu hafta Türk takımları için. Fenerbahçe deplasmanda PSV Eindhoven'dan puan koparmış, Beşiktaş da İnönü'de ağırladığı geçen yılın finalisti Liverpool'u İngiltere'ye eli boş göndermişti. Bu iki maçın ardından gözler "Avrupa Fatihi"ne çevrilmişti doğal olarak. Onlar yapabiliyorsa Galatasaray fazlasını da yapardı. FC Sion'a beş attıktan sonra kupayı bir kez daha kaldıran Galatasaray dün Fransız rakibi Bordeaux Girondins'e deplasmanda 2-1 mağlup oldu ve gruptaki liderlik şansını zora soktu. Aslında benim fikrimi soracak olursanız grup ikinciliği umutlarımız da zora girdi.
Aslında maça iyi de başlamıştık. Karşılaşma her ne kadar Fransa'da da olsa kendi evimizde gibiydik. Maça gelen taraftarların dörtte üçü bizdendi. Ancak Avrupa'da uzun yıllardır deplasmanda maç kazanmayı bırakın, beraberliği bile zor olan Galatasaray dün bizi yine şaşırtmadı. Takım ilk yarıda çok üstün bir futbol ortaya koyup, çok fazla pozisyona girmiş olsa da futbol maçlarının 45 değil, 90 dakikadan ibaret olduğundan bihaber oldukları için maç sonunda böyle bir sonuçla karşılaştık. Özellikle Nonda ve Ümit Karan'ın kaleci ile karşı karşıya iken kaçırdıkları 4 net gol pozisyonundan sonra "İnşallah bunları aramayız" diye yakardık. Aradık ama. Çok aradık. Aramalarımız mantık ve matematiğimizi de geliştirdi. Her topu ayağına bekleyen, gelen topları da artistik hareketlerle süslemeye çalışan ve maç sonunda soyunma odasına kuru bir formayla giden Ümit Karan + oynamadığı bir maçta bile Hakan Şükür'ü anmamızı sağlayan Nonda = mağlubiyet!
Son olarak Hakan Şükür için Emre Altuğ'dan gelsin; "Sen olmasan da sensiz olmuyor"...

25 Ekim 2007 Perşembe

UEFA Kupası Maç Biletleri

Galatasaray'ın UEFA Kupası gruplarında Ali Sami Yen Stadyumu'na oynayacağı Helsingborg ve Austria Wien maçlarının biletleri geçtiğimiz hafta satışa sunuldu. Evet, bunu yazmayı unutmuşum ama zaten hepinizin bundan haberdar olduğunu da biliyorum. Taraftarlar biletleri ikisine birden indirimli sahip olabilecekleri gibi sadece tek bir maçın biletini de satın alabilecekler. Yalnız ikili kombine almak isteyen taraftarların ellerini çabuk tutmaları gerekecek. Çünkü ikili kombine avantajı 1 Kasım Perşembe günü internette, 3 Kasım Cumartesi günü de Biletix gişelerinde son bulacak. Bu tarihlerden sonra maçların oynanacağı günlere kadar tek biletlerin satışı devam edecek. Bilet fiyatları biraz kabarık tutulmuş gibi geldi sanki. Sonuçta rakipler bir Barça, Manchester ya da Milan olmayacak. Ancak bu sezon boş koltuklarla görüntülenmeye alışan Mabet hiç endişelenmesin. Vız gelecek çünkü tüm engeller bundan sonra bize...
BİLET FİYATLARI:
Numaralı Grup1: 600 YTL / 330 YTL / 320 YTL
Numaralı Grup2: 500 YTL / 275 YTL / 265 YTL
Kapalı Üst: 220 YTL / 120 YTL / 110 YTL
Kapalı Alt: 200 YTL / 110 YTL / 100 YTL
Yeni Açık Alt-Üst: 100 YTL / 55 YTL / 49 YTL
Eski Açık: 100 YTL / 55 YTL / 49 YTL

NOT: Soldan sağa fiyatlar sırasıyla İkili Kombine, Tek Maç ve Maç Günü Ali Sami Yen Gişe biletleri içindir.

Bordeaux Deplasmanı ve Laurent Blanc

Galatasaray UEFA Kupası gruplarındaki ilk maçını oynamak için iki gün önce Fransa'ya gitti. Takımda başta Lincoln ve Hakan Şükür olmak üzere 5 eksik var. Geçtiğimiz sene oynadığımız iki maçta da yenemediğimiz Bordeaux karşısında en azından yenilmeme maçına çıkacağız. Maç bu akşam ancak maç hakkında söylenecekleri maç sonrasına bırakalım ve Bordeaux teknik direktörü olan ünlü eski Fransız futbolu Laurent Blanc'ın dün yaptığı basın toplantısında söylediklerine bir bakalım:
"Galatasaray Avrupa'da marka olmuş bir ekip. Türkiye'nin en iyi takımı. Her sene Şampiyonlar Ligi'ne katılan Avrupa tecrübesi olan bir ekip. Çok iyi transferler yaptılar. Ligde de öndeler. Ama her şey bir yana benim Türkiye'deki dostlarım Galatasaray'ın geçen seneden çok daha iyi olduğunu ve iyi futbol oynadığını söylüyorlar. Bu grubun favorisi Galatasaray'dır.
"Kura çekimi en güçlü takımla sahamızda oynamamızı sağladığı için şanslıyız. Bu maçın sonucu grubun kaderini belirlemiz ama ışık tutar. Lincoln ve Hakan Şükür'ün olmamaları bizim için avantaj. Hakan Şükür, İnter'den takım arkadaşımdı. Burada olmamasına üzgünüm. Herhalde yenilmek istemediği için gelmemiştir. Lincoln ve Hakan Şükür oyuna renk veren oyuncular. Ama asıl olan sistemdir. Duyduğuma göre Galatasaray sistemci bir takım".
Rakip takımın teknik direktörü bunları söylemiş. Her ne kadar şu son günlerde ülkemiz zor zamanlar geçirse de, bu yüzden takım ayrımı yapmadan Avrupa kupalarındaki her takımımızı desteklememiz gerekse de "Benden başkasını neyleyim" zihniyetine sahip olan ve Avrupa'da aldıkları beraberliklerle kendilerini "Yeni Avrupa Fatihi" olarak niteleyenlerin tekrar tekrar okuması gerek bu demeçleri. İki gece önce Fenerbahçe zorlu PSV Eindhoven deplasmanından puanla döndü... Beşiktaş dün gece muhteşem bir atmosferde oynanan maçta İngiliz devi Liverpool'u 2-1 mağlup etti... Zor günlerden geçen Türk halkının biraz olsun yüzü güldü... Şimdi sıra Galatasarayımız'da... Bu akşam kazanamazsak ayıp bize!

23 Ekim 2007 Salı

Galatasaray: 79 - Alpella: 64

Lige 2'de 2 yaparak başlayan Galatasarayımız 3.hafta maçında Ayhan Şahenk'de Alpella'yı ağırladı. Maça etkili başlayan Alpella 4'üncü dakikanın sonunda 8-4 öne geçti. Daha sonra seyirci desteğini de arkasına alan sarı-kırmızılı ekibimiz Owens ve Brown'ın basketleri ile toparlanarak ilk çeyreği 19-17 önde kapatmayı başardı. İkinci çeyreğe de iyi bir başlangıç yapan Galatasaray 14.dakika sonunda Hüseyin Beşok ve Cüneyt Erden'in sayıları ile skoru 29-22 yaptı. Karşılaşmanın 17.dakikasına gelindiğinde ise takımımız farkı 14 sayıya kadar çıkardı: 40-26.
Karşılaşmanın ilk devresini 46-35 önde kapatmayı başaran Galatasarayımız üçüncü çeyreğe de fırtına gibi başladı ve Gaines ile bulduğu basketlerle farkı açmaya devam etti. 4 dakika boyunca rakibine sayı izni tanımayan Aslanlar 12-0'lık bir seri yakaladı ve 24.dakikada skoru 58-35'e getirerek farkı 23 sayıya çıkardı. Bu dakikadan sonra toparlanan konuk ekip son çeyreğe farkı 15 sayıya indirerek girmeyi başardı: 61-46. Son periyoda da hızlı başlayan Alpella farkı 11 sayıya kadar indirdi. Kalan dakikalarda kontrollü bir oyun ortaya koyan Galatasarayımız 15 sayılık farkla, 79-64, galip ayrılmayı başardı ve 3.hafta sonunda Beko Basketbol Ligi'nde liderlik koltuğuna oturmayı başardı.
Maçın en skorer ismi ise kaydettiği 22 sayı ile Owens oldu. Onu takımımızdan Charles Gaines 15, Hüseyin Beşok da 12 sayı ile takip etti.

Galatasaray: 0 - Ankaraspor: 0

Pazar sabahı insanlar yataklarından kalkıp da televizyonları başına geçtiklerinde çok üzücü bir haberle karşılaştılar. Hakkari'de güvenlik güçlerimiz ile bölücü terör örgütü üyeleri arasında çıkan çatışmada 12 askerimiz şehit olmuş, 17 askerimiz de yararlanmıştı. Politikacıların işi bürokratik yönden çözme çabası ve bu bekleyiş sürecinde her geçen gün artmakta olan terör saldırıları, dolayısıyla kaybettiğimiz canlar artık halkın dayanabilme sınırını zorlamakta. Birileri "sayın başkan"ının ne diyeceğini bekleyedursun Türk halkı genci yaşlısı, emeklisi çalışanı demeden askeri birliklere koştu o gün. Neden mi? İzin almaları gereken kimse olmadığı için, vatan uğruna gönüllü askerlik yapıp kalleşlerle çarpışmak için...
Bu ortamda bir de lig maçına çıktık o akşam. Şu durumda bir önemi yok maçın. Skor yukarıda!

19 Ekim 2007 Cuma

Kupa'da Kuralar Çekildi

Türkiye Kupası'nda grup maçlarının kuraları çekildi! Bugün İstanbul'da 20 takımın katılımıyla gerçekleştirilen kura çekiminde 5'er takımlı 4 grup oluştu. D grubunda yer alan Galatasarayımız'ın gruptaki rakipleri Bursaspor, Denizlispor, Gençlerbirliği Oftaş ve Sarıyer oldu. Gruplarda her takım 2 iç saha ve 2 dış saha olmak üzere toplam 4 maç yapacak. Bu maçlar sonunda gruplarında ilk iki sırayı alacak takımlar çeyrek finale yükselecek. İlk maçlar 31 Ekim 2007 tarihinde oynanacak. Galatasarayımız'ın fikstürü şöyle;

31 Ekim 2007 --> GALATASARAY - Denizlispor
6 Ocak 2008 --> Bursaspor - GALATASARAY
9 Ocak 2008 --> Bay geçiyoruz
16 Ocak 2008 --> GALATASARAY - Sarıyer
23 Ocak 2008 --> Gençlerbirliği Oftaş - GALATASARAY