23 Haziran 2009 Salı

Gökhan Zan Galatasaray'da

Herkes söylemiş, ben de 204759'uncu defa da olsa söyleyeyim. Gökhan Zan'ı değil ama Gökhan Zan'ın futbolunu beğenmeyen bir futbolseverim. Evet evet, tıpkı bundan 2 sene evvel Servet Çetin hakkında sahip olduğum hislere yeniden sahibim. İyimser olmak istiyorum pek çokları gibi... "Sen Servet'i de beğenmemiştin" demelerini bekliyorum belki de birçoklarının... Aynı suda iki kere yıkanılmaz misali Galatasaray aynı kumarı ikinci kez oynamıştır bu transfer ile birlikte.
Üzerine geçirdiğin formanın hatrına Gökhan... Hoşgeldin!

17 Haziran 2009 Çarşamba

Yaprak Dökümü #2 - Servet Çetin

İki buçuk sene boyunca kesintisiz futbol oynamak kolay değildir. Dünyada ender futbolcu ulaşabilir bu seviyeye. Bir tanesi Chelsea kaptanlarından Lampard mesela. Kesintisiz 150 maç çıkarmışlığı vardır İngiliz oyuncunun. Ne mutlu bize ki benzer yapıdaki oyunculardan biri de bu topraklardan çıktı. Servet Çetin'den bahsediyoruz tabii, gün gibi aşikar bu. Fenerbahçe'den koptuğu ve Sivasspor'a imza attığı günden geride bıraktığımız şubat ayına kadar kesintisiz ve sakat sakat oynamak her futbolcunun başarabileceği bir şey değildir. Üstelik Servet bir savunma oyuncusu olarak, futbolun en sert oynandığı mevkide başardı bunu. Üzerindeki formanın büyüklüğüne ya da küçüklüğüne önem vermeden, elinden gelenin en iyisini verdi o hep. Türk futbolunun en çok tartışılan isimlerinden biriyken, her sene performansının üzerine öyle bir koydu ki şimdi Türk Milli Takımı'nda tandemi oluşturan ikiliden biri olmadığı zaman avuçlarımızı açıyoruz gökyüzüne.
Kartalspor'da başladı, İzmir efsanesi Göztepe ile devam etti yoluna. İzmir'den bir başka Ege temsilcisi Denizlispor ile anlaştı. Horozlar'ın UEFA Kupası'nda 4.tura kadar çıktıkları unutulmaz sezonda takımın sembollerinden biriydi. Dikkatleri üzerine çekmişti bir kere... Sonraki durağı Fenerbahçe'de sergileyeceği performans merakla bekleniyordu. Büyük takımı kaldırabilecek miydi? Nitekim meşhur AC Milan maçında Fenerbahçe 5-0 mağlup olurken yenilen tüm gollerin faturası Servet'e çıktı. Servet Sivas'ın yollarını tuttu. Sivasspor'da 1 sene geçirdikten sonra 450 bin EURO karşılığında Galatasaray ile anlaştı. İmzalar atıldığında kulüp içinde Servet'i istemeyen çoktu. Öyle ki Ali Sami Yen tribünlerinde "Servet İstemiyoruz, Şampiyonluk İstiyoruz" pankartı açanlara bile rastlayabiliyordunuz. Servet'in Galatasaray'a gelişi en iyimser Galatasaraylı için bile kocaman bir muammaydı. Fakat geçen günler kanıtlıyordu ki Servet bir anda şampiyonluğa koşan Galatasaray'ın en önemli ismi olmuştu. Lincoln, Arda, Mehmet Topal, Hakan Şükür adeta ikinci plana atılmıştı Servet karşısında. Sezon sonunda ulaşılan şampiyonluğun ardından başkan Adnan Polat "Bu şampiyonlukta Servet'in yeri apayrıdır" diyerek aslında noktayı olması gereken yere önemle koymuştu.
Ülkede hâlâ yığınla beğenemeyen varken, Servet bir anda Avrupa kulüplerinin ilgisini çekmeye başlamıştı. Öyle ki eski dost Eric Gerets geride bıraktığımız sezonun devre arasında Servet'i takımı Marsilya'ya getirmek için çok çaba sarf etti. Meira'nın Rusya'ya gitmesinin ardından bu transfer yattı. Lig bitti ve Marsilya'dan ayrılan Gerets'in belki de en büyük referansı olarak Servet Çetin Fransız ekibinin yolunu tuttu. Hiç beklemediğimi söylesem son derece samimi olmuş olurum sanırım. Hani Arda'nın ya da Mehmet Topal'ın gitmesini bekleyebilirdim ama Servet ismi aklımın ucundan dahi geçmezdi.
Garip bir ruh hâli içerisindeyim şu an, bu gayet net. Taraftarlar bayrak adam ister. Kulübün bünyesinde yetişmiş, ısrarla o takımın taraftarı olduğunu belirtmiş isimleri takımında görmek ister. Haklıdırlar da! Servet Çetin ise her fırsatta tuttuğu bir takım olmadığını, para için oynadığını ama formayı bir defa sırtına geçirdiğinde o forma için yapamayacağı hiçbir şey olmadığını defalarca yineledi. Bu Denizlispor'da iken de, Fenerbahçe'de iken de böyleydi; Galatasaray'da iken de değişmedi. Marsilya'da da farklı olmayacaktır. Fakat tüm bunlara karşın Galatasaray'da tarak kemiği kırılana kadar kesintisiz oynadığı bir buçuk sezon boyunca taraftarın sevgilisi olmayı başardı Servet. Sırf bu özelliği itibariyle bile dünya futbolunda tek olma ihtimali yüksek bizim Ayıboğan'ın. Sadece iki sezon oynadığı takımda efsane olabilen kaç tane futbolcu vardır ki neticede?
Hoşçakal Ayıboğan Servet. Her zaman yaptığın gibi tak kulaklarını, çal türkülerini, kapa kulaklarını milletin safsatalarına. En iyi yaptığın şeyi yap, futbolunu oyna. Hiç kimse olmasa, Galatasaray taraftarı arkandadır. Bunu unutma!

14 Haziran 2009 Pazar

Yolun Açık Olsun Cevat Güler

Takımın mağlubiyetle noktaladığı her müsabakayı takiben yükselen "Ulan geçen seneki, neydi adamın adı, hah, Cevat hocayı takımın başına koysak şampiyon oluruz" nidalarına her daim bıyık altından gülmüş biriyim. Bu kadar mıydı futbol? Türkiye'de öyle... Kondisyonerinizi ligin bitimine hafta kala takımın başına getirirsiniz, takım 18 puanı toplar ve şampiyon olur. Siz de koltuğunuzda gerine gerine kondisyoneri Alex Ferguson bellersiniz. İleride işler yolunda gitmediğinde bilmişliğinizi konuşturabilmeniz için bir isim lazımdır size.
Merak ediyorum 2007/2008 sezonunun son haftalarında takımın başına geçinceye kadar kaç Galatasaraylı biliyordu Cevat Güler adını? Kalan haftalarda yaratılan sinerjinin mimarlarından biri olduğunu yok sayamama tabii ama taktisyen değildi sonuçta. Geride bıraktığımız sezonda da az emek vermedi Galatasaray'a. Önce Skibbe'nin sonra da Kaptan'ın kahrını çekti. Rijkaard'ın Neeskens ile beraber gelmesi onun sonunu az çok belli etmişti aslında.

Yolun açık olsun Cevat hoca.

13 Haziran 2009 Cumartesi

12 Haziran 2009 Cuma

Nostalji #11

Hey gidinin De Boer'i. Olympiakos maçındaki hatalarına kurban...

Kaptanlık Sorunsalı

Ümit gitti, Hasan bıraktı derken takımda kaptanlık yapacak adam kalmadı. Aslına bakarsanız geçtiğimiz sezon her ikisi takımdayken bile kaç defa taktılar ki kollarına o sarı kırmızı pazubandı. Yedektiler... Ayhan taktı, Sabri taktı... Lincoln bile taktı! Arda tavır aldı. Bu sezon geçmişin üzerine uzunca bir sünger çekmek isteyen yönetim, resmi olmayan kaynaklara göre, takım kaptanlığı konusunda Arda üzerinde karar kılmış. İkinci kaptanlık için de Kewell'in ismi geçiyormuş. Pazuband, Cesc Fabregas hesabı, Arda'yı kral yapar da ikinci kaptanlık konusunda - her ne kadar sıkı bir Kewell hayranı olsam da - seçim hakkımı Servet'ten yana kullanırdım. Hoş, kimin takımda kalıp kimin kalmayacağı bile belli değil şu günlerde. Hele bir sular durulsun, portakal çiçekleri açsın...

Yaprak Dökümü #1 - Bülent Korkmaz

Hakan Şükür, Ergün Penbe, Arif Erdem, Hakan Ünsal, Gheorghe Hagi, Ümit Davala... Biraz zorlasam birkaç isim daha ekleyebilirim bunlara. Hepsinin ortak noktası birer Galatasaray efsanesi olmaları. Hepsinin bir diğer ortak noktası gereken vefayı görememeleri. Bu noktada tükürükler saçarak "Fakat onlar da ısrarcı olmasaydı" diye çıkışanlar olabilir. Zira bu ayrı bir yazı konusu...
Bugün Galatasaray Dergisi'nin 80'inci sayısını aldım. Adnan Polat'ın aylık nutkunu okumaya başladım. Başkan döktürmüş yine... Harfine dokunmadan aktarıyorum: "Frank Rijkaard ile başlayacak yeni dönemde Camiamızdan ve taraftarlarımızdan en büyük dileğim sabırlı olmalarıdır. Yeni teknik direktörümüzün Barcelona'da görev yaptığı 5 yıllık dönemde altyapıdan almış olduğu oyuncular, bugün dünyanın en büyük kupalarını kazandılar. Bu, sabır isteyen bir sürecin sonunda gerçekleşti. Türkiye'de maalesef büyük kulüpler taraftar ve camiası ile bu sabrı göstermekte cömert olmamıştır." Eh, pes doğrusu. Sen misin sabırdan söz eden sayın başkan?
Bülent Korkmaz yazının ilk cümlesindeki isimlerin en başına kondurulmalıdır belki de. Şimdi başlamayacağım yine "Şu kadar yıl, tek takım" muhabbetine, neticede dost da düşman da biliyor Kaptan'ın ne olduğunu? Galatasaray'ın sıkıştığı anlarda günah keçisi bulma gibi bir huyu vardır ya, işte, Bülent Korkmaz bu geleneğin son temsilcisiydi. Şimdilik diyelim, zira bu geleneğe koyacak nokta bulmak samanlıkta iğne aramak ile eşdeğer. Kaptan geri çevirmedi Galatasaray'ın teklifini, aksi düşünülemezdi. Şaka gibi bir 15 maçlık dönem yaşadı Galatasaray'da. Galatasaray taraftarından küfür yediği gün birçok şeyin artık eskisi gibi olmayacağını anladık. Ne onun için, ne benim için ne de taraftar için... "Kovulacak" söylentileri dolaşmaya başlayınca, Galatasaraylı'ya yakışanı yaptı, istifasını sundu. Maksat gururuna toz kondurmamak değildi elbette ki, Galatasaray'a ve onu yönetenlere en ufak zarar bile vermeden ayrılmaktı...
Söz bitti artık... Bordeaux maçından birkaç gün evvel, göreve getirildiğinde sorsanız, muhtemelen "Bundan sonra epey mutlu olacağım sanırım" diye yanıtlardım sizi. Az budala değilmişim. 22,5 yıldır taraftarı olduğum takımı hâlâ tanıyamamışım, daha ne konuşuyorum ki!
Veda etmiyorum sana Kaptan! Çünkü biliyorum, seni Galatasaray'ın başında gördüğüm rüya böyle sona ermiyordu.

9 Haziran 2009 Salı

Mustafa Sarp Galatasaray'da

Bursaspor'un başarılı futbolcusu Mustafa Sarp gün itibariyle resmen Galatasaraylı oldu. İlk 11'e girebileceği konusunda şüphelerim olsa da kadrodaki rekabeti üst düzeye çıkaracaktır. Çünkü Mustafa Sarp son derece hırslı bir yapıya sahip. Bu özelliğini çocukluk aşkı Galatasaray'da da sergilediği takdirde bundan hem kendisi hem de kulüp faydalı çıkacaktır. Mustafa Sarp'a "Aramıza hoşgeldin" demek isterdim fakat zaten kulübün içinde olan birine nasıl hoşgelişler dileyebilirsiniz ki? Babadan Galatasaraylı'ymış Mustafa Sarp.
Bugünkü imza töreni başka bir boyutta ele alındığında gerçekten büyük önem arz ediyor. Mustafa'nın imza töreninde kulübümüzün efsane isimlerinden Bülent Eken de hazır bulundu. Teknik direktörlüğe Rijkaard'ı getirerek bir Barcelona motifi işleyeceğini açıkça belli eden Galatasaray, bundan sonra düzenlenecek her imza töreninde kulüp tarihinde belli bir yer edinmiş isimlere iade-i itibar edecek. Bir Real Madrid efsanesi olan Di Stefano'nun her imza töreninde hazır bulunduğunu düşünürsek, bu karar ile birlikte Galatasaray'ın Real Madrid geleneklerinin de izini süreceğini mutlulukla söyleyebiliriz. Örnek alacaksak rakiplerin bu tip yönlerini örnek almalıyız zaten.

5 Haziran 2009 Cuma

Frank Rijkaard Galatasaray'da

1996/97 sezonu... Galatasaray takımın başına Fatih Terim'i getirmiş. Ankaragücü, Göztepe, Olimpik Milli Takım, A Milli Takım derken Fatih Terim kariyerinde sürekli bir kademe atlamıştı. En nihayetinde A Milli Futbol Takımı'nın yıllar yıllar sonra ilk defa büyük bir turnuvaya katılmasında başrol oynamıştı. Turnuvanın akabinde Faruk Süren başkanlığındaki Galatasaray yönetimi kulübün içinden çıkmış, kendi evladı Fatih Terim'i devrim niteliğinde bir kararla takımın başına getirmişti. Sezon pek de iyi başlamamış Galatasaray ligin henüz başı olmasına karşın yarışta biraz geride kalmıştı. Üstelik henüz ilk haftalarda takım Ali Sami Yen'de Fenerbahçe'yi ağırlamış, kendi evinde rakibine 4-0 gibi farklı bir skorla yenilmişti. O maçın ardından konuşulanlar az çok biliniyor. Bir iddiaya göre Fatih Terim istifasını bile sunuyor. Medya baskılarını işin içine katmıyorum bile. Fakat o zamanki yönetim zor olanı yapıp sonuna kadar Fatih Terim'in arkasında durmayı seçiyor. Sonrası malum zaten. Bahsetmeye gerek var mı?
Kulüp bu aşamaya birkaç sene sonra yeniden ulaşma fırsatı yakaladı. Belki de Özhan Canaydın yönetimi takımı şampiyon yapan Lucescu'yu göndermeseydi, bugün Galatasaray'ı çok daha farklı bir konumda görebilirdik.
Şimdiki yönetim ise bu radikal kararları almaktan çok uzak. Sezon başında "start"ı iyi veriyorlar ama işler biraz kötü gitmeye başladığında ise elleri ayakları heyecandan birbirlerine dolanıyor. Skibbe ve Bülent Korkmaz örnekleri daha çok taze...
Galatasaray Profesyonel Futbol Takımını 2009/2010 sezonunda çalıştıracak isim ise bugün öğlen saatlerinde kulübün resmi internet sitesinde duyuruldu. Dünya futbolunun yakından tanıdığı bir isim, Frank Rijkaard takımın yeni teknik direktörü oldu. Futbolcuna değinecek değilim. Zira Ajax ve AC Milan formaları altında görmediği kupa, yaşamadığı başarı kalmadı. Kısa teknik direkörlük kariyeri de epey parlak sayılır. Rotterdam'ı küme düşmekten kurtaramamasına karşın ertesi sene Barcelona'nın başındaydı. Katalan ekibinin başında beş sezon kaldı. İki La Liga ve bir Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşattı bordo mavili ekibe. Kulüpteki son iki senesi pek şaşaalı geçmese de bugünkü efsane Barcelona'yı izleyenler Rijkaard'ı da anmadan geçemiyor. Çünkü kulübe kazandırdığı kupalardan fazlasını verdi o Barcelona'ya. Bir kere takımın bugünkü oyun şablonunun oturmasında payı büyük. Sırf bu yüzden bile şu anki efsane takımın tohumlarının atılmasında pay sahibi olduğunu söyleyebiliriz.
Tabii bunların hiçbiri ilgilendirmiyor bizi. Önemli olan bundan sonra, Galatasaray bünyesi altında, ne yapacağı. Sabahtan bu yana pek çok internet sitesini ve blogları takip ediyorum. Birçok Galatasaray taraftarı belli ki olaylara toz pembe yaklaşıyor. Rijkaard şimdiden başarılı ilan ediliyor. Çok çabuk unutuyoruz yaşadığımız coğrafyanın özelliklerini. Bana soracak olursanız Galatasaray geçtiğimiz sezonun başına geri dönüş yapmıştır. İki Adnan ve bir Haldun geçen sezon başından yeniden başlayacaklar. Bu kez yol ayrımlarında daha önce seçtikleri yolu değil, diğeri seçmek zorundalar. Önlerinde bir hata şansı daha yok. Zor olanı başarıp, Rijkaard'ın arkasında durmayı başarırlarsa, neden olmasın?

31 Mayıs 2009 Pazar

Galatasaray: 2 - Sivasspor: 1

Kameramı Arda'nın gollerinden sonra Bülent Uygun'un suratına odaklamak isterdim ama yapmayacağım maalesef. Öyle ya da böyle bu sezonki kabusa son noktayı koyduk ya, bunun mutluluğunu yaşayacağım. Bunu yaparken de Galatasaray'a ve Galatasaraylı'ya karşı bir yerlerimden birkaç parçanın kopmuş olduğunu da belirtmeden edemeyeceğim. Bizi biz yapan vefa duygusuydu. Benim Galatasaray'ı seçme sebebim buydu. Anlaşılan o ki çok şey kaybetmişiz biz. Artık bir şeyi çok iyi biliyorum, ileride evlat sahibi olursam evladıma Galatasaraylı olması için de baskı yapmayacağım. Belki bir sinirle söylüyorum ama son bir ay içinde Türkiye'deki futboldan ve Galatasaray bünyesindeki pek çok şeyden nefret eder oldum. Durulmam için de epey bir zaman gerekecek sanırım.
Transfer değil ama "veda yazıları"nda görüşmek üzere...

24 Mayıs 2009 Pazar

Beşiktaş: 2 - Galatasaray: 1

33 hafta olmuş, biraz zorlasak aldığımız mağlubiyet sayısı galibiyet sayısını geçecek. 45 dakika boyunca rakibe top göstermiyorsun ama yine de top oynadığını söyleyemiyorsun. Bir de Galatasaray'ın ne yaparsa yapsın derbi kazanamama gibi bir hastalığı var, kader belledik artık, eğiyoruz boynumuzu çaresiz. Kulüp tarihinin belki de en kaliteli takımını kuruyorsun fakat sezonun son haftası gelip çattığında Avrupa'ya katılma şansının bile rakiplerinin elinde olduğunu görüyorsun. Intertoto da kalkacak zamanı buldu canım! Devre arasında 6 milyon Euro'ya koca bir sezonu satıyorsun. Arda Turan'a canım acıyor vallahi. Kaç kurtar kendini be Arda!

17 Mayıs 2009 Pazar

Galatasaray: 2 - Gençlerbirliği: 1

9 ay olmuş yahu! 5 yıldır özenle uzattığım saçlarımın gözyaşlarına bakmadığım günden bu yana tam 9 ay geçmiş. Alışmak için ne kadar çaba sarf ettiğimi ben bilirim. Hele o ilk gün yok muydu, çırılçıplaktım sanki. Bir aylık sakallarınıza sinek kaydı yaptığınızda ayna karşısındaki halinizi bir düşünsenize... Ya, işte! Benim halimi ancak bir başka ben anlayabilirdi o ağustos gününde.
9 sene olmuş yahu! 1905'den bu yana özenle salladığımız Avrupa'nın kapısını en nihayetinde kırışımızın üzerinden tam 9 sene geçmiş. Rüya desen değildi, gerçeğin ise idrakına varmak epey zaman almıştı. Gözümü açtık, kapadık ve bir de baktık 9 sene geçivermiş. Popescu daha dün akşam abanmamış mıydı Seaman'ın sağına, yerden, sert! Kimse anlamamıştı ne olduğunu bizden başka. Kimse anlayamamıştı UEFA Kupası'nın nasıl hissettirdiğini bizden başka. 9 sene geçmiş aradan, hala anlayan yok bizden başka.
9 sene içinde çok şey değişmiş Galatasaray'da. Saymaya kalksam, daha ilk birkaç saniyenin sonunda
"Amaaan, hangi birini yahu" der ve noktalarım herhalde. Sessizce giriyorum stada... Maçın başlamasına 3 saat var ama olsun, doya doya bakmak lazım Ali Sami Yen'e... Ne de olsa pek çok devin mezarı olan çimlere duvarlarının yıkılacağı gün pek uzak değil Eski Açık'tan bakınca. Bir ara canım sıkılıyor, Yeni Açık'taki insanları saymaya başlıyorum uzaktan: 1, 2, 3, 4... 17'de bırakıyorum. Kapalı'ya bakıyorum. Orada da 5'e kadar saymak yetiyor.
Bir saat sonra etraf biraz daha kalabalıklaşmış ama o kalabalığa "kalabalık" diyeni döverler herhalde. En sol setin altındaki kapıdan hareketleniyor iki yabancı. Yabancı dediysem harbiden yabancı. Bir tanesi esmer tenli, diğeri beyaz tenli iki yabancı sırtlarında Galatasaray formaları ile giriyorlar Ali Sami Yen'e. Bir tanesinde tam Avustralyalı tipi yoktuysa ben de adam olmayayım. Gözlerimi ayırmadım üstlerinden, ekmek arası köfte aldıklarını bile gördükten sonra
"Tamam" dedim, "bizden olmuş bunlar da." Oturdukları yerin önünde ve arkasında konuşlanan taraftarlarla sıkı bir muhabbete tutuştular sonra.
Aradan çok geçmedi. Önümdeki koltuğa oturdu biri. Saçları dikkatimi çekti ilk bakışta. Uzundu ama tamamen toplanmamıştı, Beckham'ın bir zaman sahip olduklarına benziyordu. Alt tarafı salınık ama aynı zamanda da toplanmış. Evet evet, bir zamanlar benim sahip olduğuma da benziyordu. Kolumu koydum omzuna, döndü. Basbayağı samuraydı bu yahu! Hem de "66 Arda" formalı bir samuray. Bu vesileyle konuşma fırsatı buldum kendisiyle. Japonya'dan kalkmış gelmiş. Az biraz önce çadırdan formasını da almış. İlhan Mansız'dan sonra hayran oldukları ikinci Türkmüş Arda, bilemiyorum kendisinin haberi var mıdır? Kaldığı yer, İstanbul, futbol, Japonya, Türkiye derken maçın başlama vuruşu gelmiş... Stadyumdaki bir avuç taraftar üçlü çekmeye başladığında yüzündeki şaşkınlık onu ele veriyordu. Kafamı çevirdim diğer iki yabancıya, onlar yanlarındakiler ile çoktan girmişler "omuz omuza", zıplıyorlar... Maç başladığında yanımdan bir ses geldi. Bizim samuray soruyordu
"Daddy Cool nerede?" Ne yanıt verseydim ki şimdi bu soruya? Duymazdan geldim ve başımı çevirdim sahaya. Zaten 3 dakika sonra yılın şanssızı Emre Güngör sakatlandı, Daddy Cool bu bahaneyle sahaya sürüldü. Maç bittiğinde bir asist ve bir golle maçı kazandıran adam Kewell'di, aptal aptal sırıtan ise yanımdaki samuraydı. Stadyumdan çıkarken de "Ben Türkiye'de futbolun daha tutkulu olduğunu sanırdım" dedi. "Öyledir zaten" dememe kalmadan lafı yapıştırdı "Ben yanlış stadyuma mı geldim?"
Haklıydı belki de... 1 ay önce Fenerbahçe derbisi öncesi ya da geçen sezon şampiyonluk maçı öncesi bilet kuyruklarını hatırlıyorum. Haklılar tabii, o vakitler takımın bir iddiası vardı ve maç gelmek için bir sebep tabii ki. Dün Ali Sami Yen'de maç öncesi karaborsacılar gişedeki biletlerden de ucuza satıyorlardı bileti. Karaborsacılar renk değiştirmişlerdi basbayağı.
Maç yazısı mı? Bundan sonra maçtan bahsetmek yok. Anılarla gitmek daha bir keyifli oluyor esasen.

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Bize Bu Sezondan Geriye Kalan Sadece Harry Kewell

"Buraya gelince çok farklı olduğunu anladım. Bazen gittiğiniz yerdeki atmosferi yaşayınca anlıyorsunuz ve orayla ilgili fikirleriniz değişiyor. Türkiye, çok ilginç bir yer. İstanbul, fantastik bir kent. Belki de şu ana kadar yaşadığım şehirler arasında en iyisi. İstanbul’da insanlar çok saygılı. Özellikle kendilerinden daha yaşlılara karşı. Bunu dünyanın başka bir yerinde göremezsiniz. Burada ihtiyacınız olan her türlü şeyi bulabilirsiniz. İstediğiniz şeyi yiyebilir, istediğiniz şeyi giyebilir ve istediğiniz gece kulübüne gidebilirsiniz."

Bu sezon kulübün yaptığı tek doğru iştir Harry Kewell. Kalsın senelerce... Yapılacak çok şey var çünkü.

Galatasaray: 1 - Ankaragücü: 0

Takım evsahibi ama rakibini Kayseri'de konuk ediyor... Sanki artık Ali Sami Yen Stadı'nın varlığı takımı da taraftarı da yakıyor... 19 Mayıs'ta İnönü Stadı'nda Fenerbahçe ile yapılacak dostluk maçı acı acı gülümsetiyor... Galatasaray kazanmanın ne demek olduğunu 1-0'la da olsa hatırlıyor... İş işten geçeli zaten çok olmuş... Hasan Şaş ile Ümit Karan resmen olmasa da fiilen kadro dışı bırakılmış... Takımda kalmak için son kozlarını oynayan futbolcular yumurtayı ağzındayken seyrediyor... Lincoln bile top oynuyor... Yönetim hatalarını kabul ediyor... Schuster'in takımın başına geçeceği gündemi meşgul ediyor... Harry Kewell 90+1'de zaman geçirmek uğruna oyuna alınıyor... Of ki ne of! Bitse de gitsek... Gerçekten!

1 Mayıs 2009 Cuma

Hacettepe: 2 - Galatasaray: 0

Winamp açık... Çalan şarkı tam da anı anlatıyor aslında; "Kimler Geldi, Kimler Geçti..." Yalan da değil hani. İsterseniz saymaya başlayalım bi'! Erik Gerets, Mircea Lucescu, Vicente Del Bosque, Gheorghe Hagi... Yeter mi? Devam edelim isterseniz... Guus Hiddink, Zico, Ertuğrul Sağlam, Jean Tigana... İsimlerin sayısını uzatmak mümkün de abartmayalım. Hepsinin buluştuğu ortak bir nokta var. Siz de benim kadar tahmin ediyorsunuz bunu. Hepsi birer kurban. Futbolun zerre anlaşılmadığı, taraftarlık bilincinin sıfırın altında gezdiği bir ülkede teker teker harcanmış isimler bunlar. İlk değillerdi, son da olmayacaklar. Neler demediler ki onlar hakkında? "Disiplinsiz" oldular bazen, "Büyük oyuncuydu ama hoca değil" dedi kimileri, bazılarına göre ise aşırı yumuşaktılar. Hele hele hepsi taktiksel zekadan yoksundular. Beş para etmez adam damgasını sırtlarına yiyip yollarına başka kapılar ardında devam ettiler.
Mircea Lucescu... Ukrayna'ya gitti, Dinamo Kiev'in saltanatına son verdiği gibi, bu sezon takımını UEFA Kupası'nda finalin kapısına kadar getirdi. Evet evet, zamanında şampiyon yaptığı takım tarafından kovulan adamdan bahsediyorum.
Erik Gerets... Şampiyon olması imkansız görülen takımı kulüp tarihinin puan rekorunu kırdırarak, 83 puanla, şampiyonluğa taşıdı. Ertesi sene aynı insanüstü performans sergilenemeyince günah keçisi ilan edildi, kapı önüne konuldu. Soluğu Marsilya'da aldı. Kendisi şu günlerde Olympique Lyon'un 7 senelik saltanatına son vermek üzere...
Zico... Fenerbahçe'ye bir şampiyonluk kazandırdı. Yetmedi, takıma tarihinin en büyük Avrupa macerasını yaşattı, Şampiyonlar Ligi'nde yarı finalin kapısından döndü. Kapı önüne kondu! Suçlu tabii ki kendisiydi.
Guus Hiddink... Değinmeyeceğim bile... Ülkemizde bazı spor yazarları tarafından "Futboldan anlamıyor" ithamına maruz kalsa da, Güney Kore gibi bir takıma Dünya Kupası dördüncülüğü, Rusya Milli Takımı'na EURO 2008 üçüncülüğü getirmiştir. Real Madrid'e kazandırdığı Kıtalararası Kupa ve PSV Eindhoven ile yaşadığı şampiyonluğa ise şöyle bir değinip geçiyorum. Kendisi şu günlerde Chelsea'nın başında.
Michael Skibbe hakkında da konuşalım biraz. En büyük rakip sezona Avrupa Şampiyonu İspanya Milli Takımı'nın teknik direktörü Aragones ile başlamışken, sen geçen sezon sana 5 tane sallayan adamı takıma getiriyorsun. Geçen günler gösteriyor ki iki taraf için de işler yolunda gitmiyor. Üstelik bir taraf şampiyon kadrosunu korumuş, üstüne Kewell, Baros ve Meira gibi isimleri getirmiş; diğer taraf da İspanya gol kralını renklerine bağlamışken... İşler yolunda gitmeyince okların çevrileceği yer belli tabii. Gariptir, Aragones disiplinli olduğu için eleştirilirken, Skibbe disiplinsiz olduğu için yeriliyordu. Biz bi' çay koyup geliyorduk o sırada...
Bunları neden anlatıyorum? Yavaştan olaya girelim öyleyse...
1 Mayıs 2009 Cuma gününü taraftarlıktan, Türkiye'deki futboldan, futboldan zerre anlamadığı halde ahkam kesen yığınla insandan iyiden iyiye nefret ettiğim gün olarak hatırlayacağım. Ligin en kaliteli kadrosuna sahip takımı
Galatasaray gitmiş, ligde kalması mucizelere bağlı olan son sıradaki Hacettepe'ye yenilmiş. Çok mu mühim? Üst üste bir 20 maç daha kaybetsek ne olur ki? Ligin başında iki Adnan ve bir Haldun oturmuşlar, şampiyon takımı korumuşlar, yıldız isimleri takıma katmışlar, gerisini koyvermişler... Eeee? Sonra? "Şampiyonluk bekliyoruz hanım. Bu sene yürüyerek şampiyon olacağız!" Nah olursun! Dedim ya, şaşkınlara söylenir "Allah yaratmış, gerisini koyvermiş" diye... Yönetimin yaptığı buydu sezon başında, yazık, biz geç anlamışız. Öyle ya, adamlar daha ne yapsındı, üç yıldız ismi birden takıma kazandırmak her babayiğitin harcı mıydı?
Süreç işledi işledi işledi... Çok şeyler umulan sezon bir çırpıda geçip gitmiş, haberimiz yok. Sezonun dörtte üçü tamamlanmış, takım Şampiyonlar Ligi potasında dahi olmayınca hoca gönderilir zaten. Sonra yeni bir hoca alır görevi. Mucizeler yaratması beklenir. Zaten inanç desen yoktur, motivasyon desen yoktur. Hoca durup da kıç çimdikleyecek değildir ya! Taşlar hep başına kadar kuma gövülü olan adama, teknik direktöre atılır. Üstelik para uğruna yarı yolda sezonu satan yönetim, suçunu kabullenmişken.
Bu gece Ankara'da gördüklerimi yıllar boyunca unutmayacağım. Zira bu mümkün olmayacak.
Bülent Korkmaz'ın bu kulüp için ne denli değerli olduğunu, yıllar yılı neden "Bülent Korkmaz eşittir Galatasaray" denildiğini uzun uzadıya anlatacak değilim. Bilen biliyor... Taktik kapasiteden ne denli yoksun olursa olsun, ki ben buna kesinlikle inanmıyorum, bir Galatasaray efsanesinin kendi taraftarlarının dakikalar süren yuhlamalarına maruz kalması, organize şekilde binlerce kişi tarafından istifaya davet edilmesi beni çok yaraladı. Nasıl bu hâle geldik? Gözlerimizi kazanma arzusu nasıl böylesine bürüdü? Kendimi taraftar olarak nitelediğim günden bu yana hiç bu kadar utanmamıştım. Bir yerlerde yanlış yapmış olmalıyım, taraftarlık buysa ben böyle olmamalıyım. Çünkü biliyorum bu akşam stadyumu dolduran 5 bin ya da 6 bin - her neyse - Galatasaray taraftarı yarın Hakan Şükür'ü de yuhlar, Metin Oktay sağ olsa onu dahi yuhlar. Yazık sizin taraftarlık dediğiniz şeye be!
Ergün Penbe'yi gördünüz mü bugün bilmiyorum. Galatasaray ikinci golü yediği anda başını öne eğdi, bir an arkasını döndü. Belli ki Galatasaray'ın içinde bulunduğu duruma hüzünlenmişti birden. Kolay değil... 13 sene terletmişsin o kulübün formasını. Ne başarılar, ne şampiyonluklar görmüşsün, kaptanlığa kadar yükselmişsin. Yıllar sonra göğsünde farklı bir armanın onur mücadelesi için karşına alıyorsun Galatasaray'ı... Savaşıp, galip ayrılıyorsun meydandan. Bir Galatasaraylı'nın yapması gereken şekilde. Ancak biliyorum, bugün Bülent Korkmaz'ı yuhlayanlar gibi, senin için "Şu maçı da bize vermedin, yazıklar olsun bu kulübün sana verdiği emeğe" diye yakınanlar olmuştur. Zira sadece benim kulağıma üç defa çalındı bu cümle... Ne denir ki? Maçtan sonra çıkıp bir de açıklama yaptın "Nasıl mutlu olabilirim ki? 13 sene bu kulübün formasını giydim, şampiyonluklar yaşadım. Ergün Penbe bugün bir noktaya gelmişse, bu Galatasaray sayesinde olmuştur"a çıkan... Ah be, Ergün, sen vefa nedir, takım sevgisi nedir biliyorsun ama taraftar bilmiyor maalesef. Taraftar bilmiyor!